İlmiyle amel eden, fazilet ve kemal sahibi büyük âlim Mevlânâ Fahreddin el-Acemî. Allah sırrını takdis eylesin.
Fahreddin el-Acemî, evvelâ kendi memleketinde ilim tahsil etti. Daha sonra Seyyid Şerif’in hizmetine girerek çeşitli ilimleri ondan öğrendi. Ardından Anadolu’ya geldi. Mevlânâlardan Mehmed Şah el-Fenârî müderris bulunduğu sırada onun yanında muîd oldu. Buradaki tahsil ve hizmetinden sonra mülâzım oldu ve bazı medreselere müderris tayin edildi. Sultan Murad Han devrinde zamanın müftüsü oldu. Kendisine günlük yüz otuz akçe vazife verilmişti. Maaşının artırılması birkaç defa teklif edildiği hâlde kabul etmedi ve: “Bana bu miktar kâfidir. Bundan fazlası helâl değildir.” derdi. Fahreddin el-Acemî hiçbir işinde hak ve adalet ölçüsünden ayrılmaz, yalan sözlerden ve asılsız dedikodulardan son derece sakınırdı. Devrin büyük âlimlerinden Hocazâde, Sahîh-i Buhârî’yi kendisinden okumuş ve hadis rivayet etme icazeti almıştı. Fahreddin el-Acemî ise hadis rivayeti icazetini Haydar-ı Herevî’den, o da Allâme Teftâzânî’den almıştı.
Fahreddin el-Acemî ile Sultan Mehmed Han arasında dikkate değer bir hadise cereyan etmişti. Rivayete göre sapkın Hurûfî taifesinin önderi Fazlullah-ı Tebrizî idi. Onun taraftarlarından bazıları seyahat ederek Sultan Mehmed Han’ın huzuruna geldiler ve kendi bâtıl fikirlerinden bir kısmını süslü sözlerle anlatmaya başladılar. Sultan zamanla bunlara meyletti. Hatta bu topluluğa sarayında yer verdi ve gece gündüz sohbetlerinde bulunmaya başladı.
Mahmud Paşa bu vaziyetten büyük bir üzüntü duyuyordu. Fakat Hurûfîlerin padişaha fazlasıyla yakınlaşmış olmaları sebebiyle onlar aleyhinde söz söylemeye cesaret edemedi. Bu hâl bir müddet böyle devam etti. Nihayet Mahmud Paşa daha fazla dayanamayarak vaziyeti Fahreddin el-Acemî’ye bildirdi.
Fahreddin el-Acemî, Hurûfîlerin fikirlerini ve ileri sürdükleri delilleri bizzat kendi ağızlarından dinlemek istedi. Bunun üzerine Mahmud Paşa ile bir tertip kurdular. Hurûfîler bir ziyafete davet edilecek, Fahreddin el-Acemî ise gizlice bir köşede bulunacaktı. Mahmud Paşa onlara büyük bir yakınlık gösterecek, fikirlerine meylediyormuş gibi davranacak ve böylece mezhep ve meşreplerinin esaslarını açıkça anlatmalarını sağlayacaktı.
Bu karar üzerine Mahmud Paşa gösterişli bir ziyafet hazırladı ve Hurûfîleri gizlice davet etti. Onlar da, “Veziri de aramıza aldık!” düşüncesiyle büyük bir memnuniyet duydular. Hurûfîlerin başı, diğer taraftarlarıyla beraber ziyafete geldi. Sohbet sırasında görüşlerini yaymak maksadıyla söz aldı ve bâtıl esaslarını, geçersiz kaidelerini güzel ve tesirli bir üslûpla anlatmaya başladı. Fahreddin el-Acemî bütün bu konuşmaları gizlendiği yerden dinliyordu.
Fahreddin el-Acemî, konuşma hulûl inancına, yani ilâhî varlığın insanda tecelli ve hulûl ettiği iddiasına gelinceye kadar sabretti. Fakat bundan sonra tahammülü kalmadı. Bulunduğu yerden çıkarak Hurûfîlerin reisine ve beraberindekilere şiddetle çıkıştı. Ardından öfkeyle üzerlerine yürüdü. Hurûfîlerin reisi doğruca padişahın sarayına kaçtı. Fahreddin el-Acemî de peşinden giderek Sultan Mehmed Han’ın huzurunda onu yakalattı ve bağlattı. Sultan ise mahcubiyetinden hiçbir şey söylemedi.
Fahreddin el-Acemî saraydan çıkarak Yeni Cami’ye gitti. Müezzinlere, bütün âlimlerin camide toplanmaları için yüksek sesle çağrı yapmalarını emretti. Devrin âlimleriyle beraber halk da camide toplandı. Fahreddin el-Acemî minbere çıkarak Hurûfîlerin bâtıl inançlarını esaslarıyla ortaya koydu. Bunların küfür ve zındıklık olduğuna hükmederek Hurûfîlerin öldürülmeleri gerektiğine dair fetva verdi.
Bunun ardından âlimler, fazilet sahipleri ve halk Edirne’deki musallaya çıktı. Hurûfîler de oraya getirildi. Reisleri ateşe atılarak yakıldı. Rivayete göre ateşi bizzat Fahreddin el-Acemî yakmış, hatta ateşle uğraşırken mübarek sakalından birkaç tel yanmıştı. Reislerinin yakılmasından sonra diğer taraftarları da öldürüldü. Müellif bu hadiseyi, “hakkın hükmünün yerine getirilmesi” şeklinde nakleder.
Fahreddin el-Acemî, Resûlullah’ın hükümlerini tatbik hususunda çekilmiş bir kılıç gibi idi. Haktan hiçbir surette yüz çevirmez, İslâm’ın esaslarını müdafaa etmekte büyük bir gayret gösterirdi. Eser, kendisini İslâm’ın en kuvvetli dayanaklarından biri olarak vasfeder.
Ölüm hastalığına tutulduğu sırada Mevlânâ Ali et-Tûsî kendisini ziyaret etti. Fahreddin el-Acemî’nin ona yaptığı vasiyet şu oldu:
“Şeriatın asasını halkın sırtından eksik etme.”
Bundan başka bir vasiyette bulunmadı. Bir müddet sonra vefat etti ve Edirne’de defnedildi.
Kıt‘a:
Âlim odur ki ilmiyle amel ede,
Başını kesseler dahi haktan ayrılmaya.
Hak sözü söylemek vakti gelince,
Kimseye bakmadan doğruyu söyleye.
Not: Bu metni, Muhtesibzâde Mehmed Hâkî’nin Mecma‘u’l-Eşrâf adlı eserinden tercüme ettim.
Kaynak: Muhtesibzâde Mehmed Hâkî, Mecma‘u’l-Eşrâf: Hâkî’nin Şakâ’ik Tercümesi, haz. Mehmet Yunus Yazıcı, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2021, s. 259-261.