İktibas

Fransa’nın Cezayir’deki nükleer denemeleri ve bitmeyen felâket

Araştırmacı gazeteci ve sömürgecilik karşıtı çalışmalarıyla tanınan Baya Attard, bu kapsamlı dosya yazısında Fransa’nın Cezayir Sahrası’nda yürüttüğü nükleer denemelerin ardında bıraktığı ölümcül mirası tarihî belgeler, tanıklıklar ve güncel sonuçlarıyla birlikte gözler önüne seriyor.

Abone Ol

13 Şubat 1960 sabahı Cezayir’in uçsuz bucaksız Sahra Çölü, insanlık tarihinin en yıkıcı güçlerinden biriyle sarsıldı. Plütonyum yüklü bir atom bombası gökyüzünü yaran dev bir mantar bulutu oluştururken, patlamanın aşırı sıcaklığı çevredeki kumu siyaha çalan cam parçalarına dönüştürdü. Fransız ordusunun “Mavi Jerboa” adını verdiği bu bomba patladıktan yalnızca 45 dakika sonra Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle kameraların karşısına geçerek “Yaşasın Fransa. Bu sabah daha güçlü ve daha gururlu” sözleriyle sömürgeci bir zafer ilan ediyordu. Ancak bu gösterişli açıklamanın ardında, on yıllar boyunca sürecek bir insani felaketin ilk adımı atılmıştı.

Bu patlama, Fransa’nın Cezayir Sahrası’nda altı yıl boyunca sürdüreceği ve toplam 17 nükleer silah denemesiyle devam edecek karanlık bir dönemin başlangıcı oldu. Aradan geçen altmış yılı aşkın sürede bu denemelerin bıraktığı radyoaktif kirlilik yalnızca toprağı değil, toplumları da zehirledi. Fransa ile Cezayir arasındaki tarihsel yaraların kapanmasını engelleyen en ağır miraslardan biri haline geldi.

Cezayir'in sözde bağımsızlığı bir şeyi değiştirmedi

Sömürge şiddetinin en çarpıcı yönü ise Fransa’nın bu denemeleri büyük ölçüde Cezayir bağımsızlığını kazandıktan sonra sürdürmüş olmasıydı. 1962’de sekiz yıl süren kanlı kurtuluş savaşının ardından özgürlüğüne kavuşan Cezayir, Evian Anlaşmaları kapsamında Sahra’daki test sahalarını Fransa’ya beş yıl daha kullandırmaya zorlandı. Yeni kurulan devletin karşı çıktığı bu dayatma, fiilen bağımsızlığın gölgelendiği bir sömürge devamlılığı anlamına geliyordu. Yapılan 17 denemenin 13’ünün bağımsızlık sonrasında gerçekleşmiş olması bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.

İlk patlamanın gücü bile tek başına yaşanan vahşeti anlatmaya yetiyordu. Mavi Jerboa, 1945’te Nagasaki’ye atılan atom bombasından üç kat daha güçlüydü. Operasyonu yöneten General Charles Ailleret bölgenin “yaşam belirtisi taşımadığı” iddiasıyla seçildiğini öne sürüyordu. Oysa test alanına yalnızca 50 kilometre uzaklıktaki Reggane kasabasında o dönem altı binden fazla insan yaşıyordu. Bölgede yaşayan aktivist Abderrahmane Toumi’nin ortaya koyduğu bu gerçek, Fransa’nın bile isteye sivil nüfusu radyasyona maruz bıraktığını gösteriyordu.

Bölge halkı radyasyon belasına düçar oldu

1960 ile 1961 yılları arasında Reggane çevresinde dört atmosferik patlama gerçekleştirildi. Radyasyon bulutları Sahra’yı aşarak Senegal’den Sudan’a kadar yayıldı. Uluslararası tepkiler artınca Fransa bu kez denemeleri yer altına taşıdı ve Hoggar Dağları yakınlarındaki In Ekker bölgesinde 1966’ya kadar 13 yeni patlama yaptı. Ancak bu “gizleme” çabası felaketin boyutunu azaltmadı; aksine radyoaktif kirliliği toprağın derinliklerine hapsetti.

Bu süreçte on binlerce insan doğrudan ya da dolaylı biçimde radyasyona maruz kaldı. Fransız programında binlerce asker, mühendis ve araştırmacının yanı sıra binlerce Cezayirli işçi çalıştırıldı. Bunun ötesinde, nesillerdir Sahra’da yaşayan Tuareg toplulukları ve bölge halkı hiçbir koruma olmaksızın radyoaktif serpintinin içinde bırakıldı. Ölçümler, radyoaktivitenin üç bin kilometre uzaktaki Sudan’ın başkenti Hartum’a kadar ulaştığını ortaya koydu.

Yer altı denemeleri dahi güvenli olmadı. “Beryl” adı verilen patlamada tünel düzgün kapatılmadı ve radyoaktif maddeler atmosfere fışkırdı. Dokuz Fransız askeri ile patlamayı izlemeye davet edilen birçok yetkili ağır şekilde zehirlendi. Akademisyen Jill Jarvis’in ifadesiyle, Sahra’dan hâlâ radyoaktif toz yükseliyor ve bu bombaların etkisi zamanla silinmiyor; kumun kendisi bile sömürge işgalinin bir parçasına dönüşmüş durumda.

Binlerce Cezayirli hastalık kaptı

Yerel araştırmalar binlerce Cezayirlinin kanser, doğum kusurları ve ağır hastalıklarla mücadele ettiğini ortaya koyuyor. Ancak bu insanlar çoğu zaman gerçeği öğrenemedi. Kendilerine “nadir hastalıklar” denilerek radyasyon gerçeği gizlendi. Etkiler yaklaşık yirmi yıl sonra belirginleşti ve bugün hâlâ yeni kuşakları vurmaya devam ediyor.

Aktivist Mohamed Mahmoudi bunun yaşayan örneklerinden biri. 1990’lı yıllarda Reggane yakınlarında askerlik yaparken maruz kaldığı radyasyonun hayatını altüst ettiğini söylüyor. Yetkililer o dönem hiçbir riskten söz etmedi. Mahmoudi yıllar içinde yüzlerce mağdur dosyası toplamasına rağmen Fransa’nın koyduğu dar kriterler nedeniyle kendisi bile tazminat alamadı.

Fransa'nın sorumsuzluğu

Fransa’nın bu büyük insani yıkıma karşı tutumu neredeyse inkâr düzeyinde kaldı. 2010’da çıkarılan Morin Yasası kâğıt üzerinde mağdurlara tazminat hakkı tanısa da ağır şartlar yüzünden Cezayirlilerin büyük bölümü sistemin dışında bırakıldı. 2021’e kadar tazminat alan 545 kişiden yalnızca birinin Cezayirli olması, adaletin kimler için işlediğini açıkça gösterdi.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un hazırlattığı Stora Raporu da sorumluluğu geçiştiren bir belge olmaktan öteye gidemedi. Somut temizlik, şeffaflık ve tazminat taahhütleri yerine yuvarlak ifadelerle Fransa’nın çıkarları korundu. Mahmoudi’nin sözleri durumu özetliyordu: “Stora raporu bir terzi gibi; Fransa’ya ne lazımsa onu dikti.”

Sahra'nın altında nükleer atıklar yatıyor

Daha da ürkütücü olan ise gömülü nükleer atıkların yerlerinin hâlâ bilinmemesi. Fransa test sahalarına ilişkin tam haritaları hiçbir zaman Cezayir’e teslim etmedi. Abderrahmane Toumi’ye göre Sahra’nın altında nükleer atıklar yatıyor ve kimse nerede olduklarını bilmiyor. İnsanların tek isteği, memleketlerinde görünmez bir ölümle yaşamamak.

Bu tablo yalnızca Fransa’ya özgü bir suç değil; küresel bir düzenin parçası. Akademisyenlerin “nükleer sömürgecilik” olarak tanımladığı bu sistemde büyük güçler silahlarını ve atıklarını her zaman yerli halkların ve sömürülmüş toplumların üzerine yıktı. Nükleer çağ, ırkçılık ve sömürü üzerine inşa edildi.

Bugün Cezayirli yetkililer Fransa’yı tarihi sorumluluğunu kabul etmeye çağırıyor. Çünkü sömürgecilik yalnızca bayrakların indirilmesiyle bitmedi; zehirli topraklar ve hasta nesillerle devam etti.

Sahra’nın radyoaktif kumu hâlâ rüzgârla Kuzey Afrika’ya savruluyor. Bu kum, Fransa’nın işlediği nükleer suçların sessiz tanığı olarak varlığını sürdürüyor.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }