Maddî cihetten galibiyetler elde eden toplumların, ruhî oluş seyrini reddederek fiziksel muvaffakiyetlerin sarhoşluğuna kapılmaları, tarih boyunca pek de olumlu neticelenmemiştir. Bugün bu hakikatin en karanlık, en bedbaht tezahürlerinden biri, hiç kuşkusuz “Epstein vakasıdır.” Zira bu dosya, sadece bireysel bir ahlâksızlık değil; modern dünyanın “bilgi–iktidar–para” üçgeninde nasıl bir “ruhî çöküşe” sürüklendiğinin de en somut göstergesidir.
Epstein meselesiyle beraber, sömürgeci gücün yalnızca maddî zenginlik üretmekle kalmadığını; aynı zamanda “dokunulmazlığı, suskunluğu ve suçların meşruluğuna yönelik birtakım mekanizmaları” da ürettiğini açık bir şekilde görmüş olduk. Hakikati koruma iddiasına soyunan modern savunucular, bugün güç sahiplerinin işlediği en ağır suçlar karşısında dahi körleşebilmişlerdir. Çünkü günümüz dünyasında güç, artık yalnızca iktidar değil; “hakikatin ne olduğuna karar verme mercisi hâline gelmiştir.
Aydınlanma sonrası “bilgi güçtür” savı ile başlayan katı tutum, bugünün dünyasında çoktan yeni bir aşamaya evrilmiş ve “güç, tahakkümdür” algısı, dünyayı yönetme salahiyetini kendi ellerinde gören şer şebekeleri tarafından menfî bir amaçla bütünleştirilmiştir.
Ve tahakküm, yalnızca bedenlerimizi değil; ruhlarımızı, zihinlerimizi ve toplumsal hafızamızı da esir almıştır.
Epstein dosyasının uzun yıllar boyunca gizli kalması, hatta kasıtlı olarak örtbas edimesi, Michel Foucault’nun işaret ettiği “bilgi–iktidar ilişkisini daha anlaşılır kılar. Bilgiyi kim üretiyor? Bilgiyi kim saklıyor? Bilgi kimin işine yarıyorsa, “gerçek” de ona göre şekilleniyor. Modern dünyada bilimin ve hukukun tarafsızlığına duyulan güven, tam da bu noktada oldukça ağır bir yarayla sarsılmıştır.
René Guénon, modern insanın artık hakikate yükselmekten vazgeçtiğine ve bunun yerine hakikati kendi seviyesine indirmeye çalıştığına dikkat çeker. Epstein vakası, bu indirgemeci zihniyetin en çirkin yüzlerinden sadece biridir. Kim bilir daha bilmediğimiz ne skandal durumlar vardır. Meğer bizlere hak, hukuk, adalet, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları gibi hümanistlik dersler verenler, diğer taraftan, en azılı suçların müsebbibi olmuşlar. İnsanı, bir “meta”ya, bir “nesne”ye; çocukları ise pazarlık unsuruna dönüştüren bu zihniyetin, insanlığın geleceği adına bir yön tayin etmesine müsaade edilebilir mi? Bu noktada artık suçun münferit kabul edilmesi mümkün değildir; “bilhassa modernitenin kendisi sanık sandalyesindedir.”
Modern mekanist anlayış, her şeyi ölçülebilir, sayılabilir ve kontrol edilebilir kılmak ister. Ancak ahlâk, vicdan ve ruh; niceliğin kabullerine sığmaz ve aşkın bir merkezîliği temsil eder. Epstein gibi figürlerin, sistemin en üst katmanlarını işgal ederek toplumun en küçük tabakasına varıncaya kadar rahatça nüfûz edebilmesi, tam da bu yüzden vuku bulmuştur. Zira niceliğin kutsandığı bir dünyada, “nitelik çoktan gözden çıkarılmıştır.”
İlginçtir ki, Epstein vakasında yer alanların büyük bir kısmı, maddî imkânlar içinde büyümüş, en iyi okullarda yetişmiş ve “ilerleme ve gelişme” gibi modern savların öncülüğünü üstlenmişlerdir. Fakat ne yazık ki, mânevî bağlardan yoksun olan bu “bireyler”(yamyamlar), kendilerini Tanrı yerine koymakla birlikte yeni bir deccalist sistem kurma gayesiyle bütün mevcut ruhsal düzeni altüst etmişlerdir.
Bugün bizleri asıl hayrete düşüren, olup biten bunca hadise karşısında hâlâ gözlerini kapatan, kulaklarını tıkayan bir kesimin varlığıdır. Sanki insanlık, yaşananları sıradanlaştırma pahasına kendi vicdanını askıya almış gibidir. Oysa yıllardır Batı’nın kendi içinden yükselen eleştiriler, modern dünyanın insanı nasıl bir boşluğa sürüklediğini açıkça ortaya koymaktaydı. Bu ikazların boşuna olmadığı bugün daha net anlaşılıyor. İfşaların inkâr edilemez bir raddeye ulaşması, görünenin ardında daha nelerin saklı olabileceği sorusunu diri tutuyor. Modernitenin “özgürlük” ve “ilerleme” vaadiyle süslediği anlatının gerisinde ise giderek büyüyen bir ahlâk enkazı söz konusu; insanlık şimdi bu enkazın gölgesinde, kendi vicdanıyla yüzleşmek zorunda.
Bu yüz karası tabloyu yalnızca “üst sınıfların çürümesi” olarak okumak da eksik kalır. Zira aynı mekanizmanın, daha küçük ölçeklerde gündelik hayatlarımıza fazlasıyla sirayet ettiği aşikârdır. Görünürlüğün erdem ve şımarıklığın özgüven sayıldığı, gücün ahlâkın önüne geçtiği, susmanın konforlu bulunduğu her yerde Epstein dosyasının izlerine rastlamak hiç de zor değildir. Vahşetin büyüklüğü, yalnızca faillerin gücünden değil; seyircilerin sessizliğinden de beslenir.
Artık dünya, daha fazla üretim ve tüketim vadeden mekanik ilerlemelerden değil; İnsan ruhunun merkez addedildiği bir hayat tasavvurundan medet ummalıdır. İnsanın yeniden ahlâkî bir varlık olarak ele alınması bir tercih değil; varoluşsal bir zorunluluktur. Aksi hâlde Epstein dosyası bir istisna olmayacak, çağın normali olarak tarihe geçecektir.