Hayme-i hadra, Nusret-i a’la, Rütbe-i ulya, Devlet-i kübra

Abone Ol

Mânaları ile uçup giden kaybettiğimiz kelimelerden birkaçı sadece. Kelimelerimizi unutunca, bize taşıyıp getirdikleri mânalardan da mahrum kaldık.

İsmail Hakkı Bursevî, bir şiirinde Kur'ân ehline olan fazl u inâyeti bu kelimelerle anlatıyor.

Hayme-i hadrâ, mâlûm yeşil çadır; Kur’ân-ı Kerîm’in mahzâ ilim ve mârifet olduğu, böylece ehlini koruma ve saltanat alanı ile kapsadığına işaret ediyor. Hayme-i hadrâya dâhil olduğunuz zaman nusret-i a'lâ, yüce yardıma; rütbe-i ulyâ, yüksek rütbeye ve devlet-i kübrâ, büyük devlete erişiyorsunuz. Bu kelimelerle ifade edince olayın ruhu daha iyi kavranıyor, ister istemez mevzuya cezbediliyorsunuz.

Kur’ân ehli olmanın manevî boyutu ve incelikleri olduğuna dair uyarılıyorsunuz. En dünyevî, mekanik kalpte bile derin mânalardan bir sızıntı, bir sinyal hissiyle farklı katmanlar ve boyutlar söz konusu olduğuna dair bir uyanış olabiliyor. Yani emrolunduğumuz her ibadetin bir arka planı, ard alanı ve hakikat boyutu var. An itibarıyla dünya ve ahiret kazanımları mevcut. Bugünkü ifadeyle Kur’ân-ı Kerîm ve onun emrettiği ibadetler ve hâller, Müslümana muazzam bir konfor alanı ve bakış açısı sağlıyor.

Buna en güzel örnek Resûl-i Ekrem, Nebiyy-i Muhterem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin “Müminin ferasetinden sakının, zira o ferasetle nazar eder…” buyurmasıdır. Feraset sahibi olmak bir nevi hakkı bâtıldan ayırt edebilme özelliğidir. Kendi kişiliğinde bu özellikleri henüz geliştirmemiş, fakat olaylar karşısında mangalda kül bırakmayan insanın kifayetsiz hâlleri hem kendine hem dâvâya maalesef zarar vermektedir.

Tefsir çalışırken en mutlu olduğum şey, hangi hadis-i şerifin, hangi âyet-i kerîmenin tefsiri ve açılımı olduğunu fark etmektir. Feraset deyince de Allahu âlem neşet ettiği âyet-i kerîme: “… Bu Kur'ân, Rabbinizden gelen basiretler, kalp gözlerinizi açan beyanlardır. İnananlar için hidayet ve rahmettir…”

Doğru okuma yapabilmemiz ve en doğru tavrı sergileyebilmemiz için geçmişte ve gelecekte yaşanan ve yaşanacak olayların kodları bize bildirilmiş. Biz Kur’ân-ı Kerîm ile teçhizatlanmaz, fikrî ve zikrî altyapımızı onunla donatmaz isek hayata karşı nasıl mukavemet sergiler, düşmana karşı nasıl savunma yapabiliriz?

Kur’ân-ı Kerîm ile olması gereken ilişkiyi kuramayan, bu dünya yolculuğunda onu rehber edinmeyen, sıkıntılar karşısında onun reçeteleri ile yolunu aydınlatamayan, vahy-i ilâhîden bihaber Müslümanın hâli; teşbihte hata olmasın, Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin bir sohbetinde verdiği misal üzere, dolunayın olmadığı karanlık bir gecede eline gelenin ne olduğunu bilmeden ormanda odun toplamaya çalışan biri gibidir. Hayatı yaşarken ferdî ya da içtimaî başka başka imtihanlara maruz kalırken, Kur’ân-ı Kerîm’deki açılımından ve çözümünden bihaber, isabet etmeyen çıkarsamalarla bocalayıp duran insanın hâli…

Bu itibarla mesela hafızlık meselesinin çok yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Günümüzde hâfızların bir kısmı, Kur’ân’ı yaşayıp yaşatan ehil olanları tenzih etmekle birlikte, çok da bir işe yaramayan, topluma bir hayrı, bir etkinliği olmayan birtakım mecralarda sadece poz verip fotoğraf çekilen milletvekilleri gibiler. Bir de ses verdiyse Mevlâ, meclislerde birkaç aşır okur, hatta içlerinde bazılarının bazı artistlerin evine gidip ücreti mukabili seslendirmeler yaptığı ile övünenlerle de karşılaşabilirsiniz. Nerede kaldı ki hayme-i hadrâ, nusret-i a’lâ, rütbe-i ulyâ, devlet-i kübrâ…

Kur'ân kendini “Tibyânen li-külli şey” yani “her şeyin açıklaması” olarak tanımlar. “Biz bu Kur'ân'da her türlü örneği insanlar için açıkladık.” Vâkıf olduğu oranda, insanın kazanımlarını bugünkü mertebesiyle tahayyül edebilmek müşkül. Yöneliş yetersiz, mesafe açık olsa da yine de toplum mühendisleri, sosyologlar, uluslararası ilişkiler uzmanları, özellikle diplomatlar, eğitimciler, hâfızlar ve Kur’ân ilimleri ile donatılmış kişilerden oluşmalıydı. Zira yaşanan olayları, gelen tehlikeleri en doğru Kur’ân-ı Kerîm perspektifinden bakabilen âlimler tahlil edebilir; devlet adamlarını doğru onlar yönlendirebilir, danışmanlık edebilirler. Bugün bütün İslâm ülkelerinde fevkalâdenin fevkinde işgaller, katliamlar ve savaşlara maruz kalıyoruz.

Yine bugünlerde öğreniyoruz ki, Müslümanlara İbrahim Aleyhisselâm kartı oynayıp Abraham anlaşmaları yapan, Yahudi diye bildiğimiz kesim, önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi Musa Aleyhisselâm’a da tam anlamıyla hiçbir zaman itibar etmemişler, Musa Aleyhisselâm ile birlikte Mısır’dan çıktıktan sonra yolda puta tapan bir kavimle karşılaşmışlar, biz de puta tapalım diye pek heves etmişlerdi. Sâmirî, buzağı heykelini bu heves üzere yapmış ve tapmaya başlamışlardı.

O gün bugündür putperest ve her türlü sapık bir kavimle karşı karşıyayız fakat âlimler toplumu bilgilendirmediği için devlet erkânı da ekranlarda “Musevî vatandaşlarımız” diye ima ederek bir kamuflaj tercih ediyor. Böyleyken bugün artık her yerde simgesi kullanılan buzağıdan bozma öküz mü, iri kıyım bir keçi mi, direkt Sâmirî'nin buzağısı mı, boynuzlu bir put mu; Baal efsanesi dillerde dolaşıyor. Belki de doğrusu, şeytanı remzeden, şeytanın vücut bulmuş hâlinin heykelidir.

Aslında biz bu şeytanî simgeye câmi süslemelerinde, seccadelerimizin desenlerinden âşinâyız da, her nedense görmezden gelmeyi tercih ediyoruz…

Kur'ân-ı Kerîm donanımına sahip olsaydık, ya da bize âyetleri yanık sesleri ile okuyan kârilerimizden çok, anlamını anlatan, öğreten, yazan ulemamız olsaydı Sâffât Sûresi'nde geçen “Ahsenü'l-Hâlikîn'i bırakıp ba'le mi yalvarıyorsunuz” âyetinden haberimiz olurdu.

Mesela, had safhaya ulaşan gıda terörü bu kadar gündemdeyken “yeryüzünde bozgunculuk yapan, ekin ve nesli yok etmeye çalışanlar”ı ilgili âyetlerle birlikte okurduk.

Abdullah bin Mes'ûd -radıyallahu anh- buyurdu ki:

“Siz fukahası çok kârisi az, Kur'ân'ın kıraatinden çok ahkâmına önem gösterilen bir zamandasınız. İnsanlara bir zaman gelecek ki fukahası az kârisi çok, Kur'ân'ın ahkâmından çok kıraatine önem gösterilecek.”

Farz-ı muhal, Muvatta'da İmâm Mâlik'in bu rivayeti ilim sahiplerinin olduğu bir mecliste zikredilse ya da okunsa ne olur; hiç… Tıpkı şeytan simgesini seccadesinde görüp umursamamak gibi; başlar sallanır, mânalı mânâsız bakışmalar olur ve dağılınır. Sanırım artık hakikatlerden etkilenmeyen bir topluma dönüştük. Biz her sene Kur’ân-ı Kerîm’i güzel okuma yarışmaları yapıyoruz. Kur’ân’ı doğru ve güzel anlama müzakerelerinin yapıldığı, ahkâmının konuşulduğu programlar kimsenin aklına gelmiyor. Gerçi böyle programlar için zaman zaman hazırlıklarım ve gayretlerim oldu; TRT ve özel kanalların kapısında… Tabii kimseler duymadı…

Kur'ân-ı Kerîm’i tanısaydık, onunla yaşamayı bilseydik, emin olun her hâlin, her gündemin açılımını yapan, yol gösteren âyetler olduğunu görürdük. Kerremallâhu Vecheh Hz. Ali’ye nisbet edilen “Ayakkabımın bağını kaybetsem onu Kur’ân’da bulurum.” ifadesi de bu mânâyı işaret eden bir mecazdır ve elbette ki: “Kur’ân’da hiçbir şey eksik değildir…”, “Kur’ân her şeyin açıklamasıdır…” âyetlerinden mülhem bir sözdür. İşi ayakkabı bağına indirmesi ise elbette en küçük detayların, iç ve dış sorunların bile çözümünün bulunduğu imasıdır. Bu, Kur’ân’ın hem dış dünyayı hem iç âlemi kuşatan bir açıklaması olarak yorumlanabilir. Bir önceki yazımın başlığında olduğu gibi âyet-i kerîmeler “yol arkadaşımız” olabilseydi, hayatlarımız bambaşka olurdu. Kur’ân’ın cihanşümul ve eksiksiz rehberliğini kullanabilseydik, en azından bugün olduğu gibi toplum olarak saçma sapan hastalıklarla psikiyatristlerin kapısında birikmezdik.

Efendimiz Aleyhisselâm’ın “Allahümme erinel eşyâ kemâ hiye”, “Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster” niyazında olduğu gibi, bizim de Kur’ân’a her yöneldiğimizde âyet-i kerîmelerle ne kastedildiğini, anlamamızı murad ettiğin şekilde anlamayı nasip et duasıyla okumaya başlamamız gerekirdi. Eşyanın hakikatini görmek, her şeyin arka planını bilmek; böylece basiretin en yüksek mertebesini talep etmek, hakikati perdeleyen vehimlerden arınmak, nefsî bakış açılarından kurtulmak, âyet, esmâ ve varlık arasındaki tecelliye vâkıf olmak demektir.

Kur’ân-ı Kerîm’i tahsil etmek bizi feraset ve basiret sahibi yaparken, aksi hâlde bu mahrumiyette iç dünyamızdaki karanlık ve ruhî hastalıklardan tutun da dış dünyadaki esaret ve zillete kadar götüren bir körlük söz konusu…

“Kim de benim zikrimden yüz çevirirse bilsin ki; onun dar bir geçimi olur ve kıyamet gününde Biz onu kör olarak haşrederiz…

O da şöyle der: “Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum hâlde, niçin beni kör olarak haşrettin?

Allah, “Evet, öyle. Âyetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsun, der.”

Zikirden yüz çevirenlere tahsis edilen dar geçim, elbette sadece maddiyat olarak algılanmamalı. O dar geçim, imtihan ve rütbe için olandan maada tüm ruhî hastalıkları ve mutsuzlukları da içermekte; zulmette kalma bir nevi. Hayatın tamamı, feraset ve basiretle görme ile körlük arası bir salınım. Kim bilir, belki de tüm filmin adı uzaktakiler ve yakındakiler olmalıydı…

İbn Mâce’nin mukaddime bölümünde geçen rivayette Efendimiz Aleyhisselâm şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz insanlardan Allah’a yakın olanlar vardır.”

Ashâb-ı kirâm: “Ey Allah’ın Resûlü! Onlar kimlerdir?” diye sorunca Efendimiz Aleyhisselâm

“Onlar Kur’ân ehli, Allah ehli ve Allah’ın has kullarıdır.”

Evet, insan başı sonu bir hazin hikâye. Yaklaştığı ve ubudiyeti ihtisas ettiği oranda hayme-i hadrâ, nusret-i a'lâ, rütbe-i ulyâ ve devlet-i kübrâ gibi nimetler, konfor ikram ve ihsanlar söz konusu, uzaklaştıkça da mahrumiyetler…

Aylık Baran Dergisi 50. Sayı Nisan 2026

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }