Hep aynı eksik halka: Kurtlar Vadisi’nden Susurluk'a, Kozinoğlu’ndan 15 Temmuz’a

Abone Ol

15 yıl sonra bir dosya ve mezarın açılması, memleketimizin kendi hafızasıyla ne kadar tuhaf bir ilişki kurduğunu hatırlattı bize. Kaşif Kozinoğlu'nun kemikleri Adli Tıp Kurumu'na taşınırken, kamuoyunun aklına düşen ilk şey bir dava dosyası değil, bir dizi sahnesi oldu: Kazım Kaşifoğlu'nun koluna giren şırınga, gerçek ölümden yalnızca birkaç hafta önce ekrana gelen bir kurgu. Senaristlerin adliye koridorlarında ifade vermesi, meselenin vardığı noktayı özetliyor aslında. Türkiye'de bir devlet sırrının izini sürmek isteyen, önce bir televizyon dizisinin arşivine bakmak zorunda kalıyor. Bu, tuhaf bir tesadüf değil; yirmi yılı aşkın bir alışkanlığın tabiî sonucu. Çünkü Susurluk'tan Ergenekon'a, Balyoz'dan 17-25 Aralık'a, FETÖ soruşturmalarından ihale skandallarına kadar bu topraklarda yaşanan hemen her kriz, önce Kurtlar Vadisi'nin diliyle çevrildi, sonra o dilden anlaşılmaya çalışıldı.

Kozinoğlu vakası, bu okuma alışkanlığının münferit bir örneği değil, artık misalleri sayılamayacak kadar çok ce yerleşik hâle gelmiş bir refleksin son halkasıdır sadece. Dizinin kod adları, ittifakları, ihanet örüntüleri, yıllardır Ergenekon'dan Balyoz'a, 17-25 Aralık'tan FETÖ soruşturmalarına kadar hemen her büyük hadisenin şifresini çözmek için başvurulan bir referans çerçevesi olageldi. Bu kadar geniş kapsamlı, bu kadar ayrıntıcı bir tercüme faaliyetinin elindeki bütün şifre anahtarlarını kullanmış olması beklenirdi. Oysa öyle olmadı: dizinin en tepeye, Baron'a ve Konsey'e yerleştirdiği katman, yani sermaye, bu tercümenin hiçbir aşamasında gündeme gelmedi.

*

İlk Kurtlar Vadisi'nde Karahanlı ailesi ve onun reisi Baron, mafyanın da istihbaratın da üzerinde konumlanan bir hiyerarşinin tepe noktasındadır. Baron ölünce yerine kimin geçeceğine bir Konsey karar verir; adaylar arasında bir "soğuk savaş" yaşanır; mirasın büyüklüğü (bir milyar dolar nakit) bizzat anlatının konusu haline gelir.

Kurtlar Vadisi Pusu'ya gelindiğinde bu yapı daha da somutlaşır. Kare As'ı oluşturan Tataroğlu, Karacadağ, Hazarbeyoğulları ve Toros gibi aileler, klasik mafyadan tam da bu yüzden ayrılır: onları güçlü kılan silah değil, holding, ihale ve hisse senedidir. Toros Holding'in kazandığı bir inşaat ihalesini kaybeden Tataroğlu ailesi, ihaleyi iptal ettirmek için cinayet işletir, rakip aileden adam kaçırır, şantaja başvurur; kaybedilen ihalenin bedeli mahkeme salonunda değil sokakta, kurşunla ödenir. Diğer aileler ise ihaleyi kazanan Toroslardan haraç ister. Dizinin kendi diliyle söylersek, faili meçhuller artık çağın en önemli silahı olan parayla takip edilecektir; nitekim öyle de olur ama bu takip devlet eliyle değil, ailelerin kendi aralarındaki hesaplaşmalarıyla yürür. İnşaat ihalelerinden enerji yatırımlarına, sağlık sektöründen madenciliğe kadar birçok alana yayılan bu aileler, dizinin 20 yılla yaklaşan evreninde devletin, mafyanın ve istihbaratın üzerinde durduğu gerçek zemin olarak resmedilir.

Asıl şaşırtıcı olan, bu kadar açık bir modelin gerçek hayata hiç taşınmamış olmasıdır. Kamuoyu, Kaşifoğlu karakterinde gerçek bir MİT görevlisini, İskender Büyük'te gerçek bir Ergenekon sanığını arama alışkanlığını yıllar içinde mükemmelleştirdi; fakat hiç kimse çıkıp "gerçek Baron kim, gerçek Konsey hangi ailelerden oluşuyor, gerçek Tataroğlu ailesi hangi ihaleyi kaybetti" diye sormadı. Aynı yorumlama refleksi, aynı ayrıntıcı eşleştirme merakı, tam da sermaye katmanına geldiğinde nedense devre dışı kaldı.

*

Bu körlüğün gerçek dünyadaki izdüşümü, dizinin kurgusundan çok daha eskiye dayanır. Susurluk Rapor'unu yazan Kutlu Savaş, devletin göz yumduğu kumarhane dünyasından, kaçakçılık ağlarından, gündelik menfaat ortaklıklarından uzun uzun bahsetti; fakat raporun merkezinde büyük bir holding ismi, bir banka patronu, bir sanayi grubu yoktu. Oysa aynı dönemde emekli bir tuğgeneralin, bilinen bir holdingin iştirakinde önce yönetim kurulu üyesi, sonra ortak haline geldiği kayıtlara geçmişti. Bu, derin devletin sermayeyle kurduğu ilişkinin görünür kalan nadir kırıntılarından biriydi; fakat bir dava konusu değil, gazete köşesinde geçen bir dipnot olarak kaldı. Ergenekon iddianamesinde iki yüz yetmiş beşi aşkın sanık arasında generaller, üniversite rektörleri, gazeteciler, sendika başkanları, mafya liderleri, dernek yöneticileri sıralanırken, listede ne kadar arama yapılırsa yapılsın bir sermaye grubunun tepe yöneticisine, bir bankaya, bir holdinge rastlanmaz. Balyoz'da da manzara farklı değildi: darbe planlarının kâğıda döküldüğü iddia edilen belgelerde bakanlıklar, komutanlıklar, medya kuruluşları hedef gösterilirken, bu planların finansmanının nereden geleceği sorusu hep havada kaldı.

Keza Gezi Olayları da bu tabloya dahil edilmelidir; ama meselenin can alıcı noktası, hareketin bir inşaat projesiyle başlamış olması değil, iktidarın bu hareketi bizzat bir iktidarı devirme teşebbüsü olarak kodlamasıydı. Darbe girişimleri ve muhtıralar nasıl bir "devleti ele geçirme" senaryosu üzerinden okunuyorsa, Gezi de zamanla aynı jenerik anlatının içine yerleştirildi: dış güçler, örgütlü provokasyon, planlı bir kalkışma. Bu anlatının sermayeyle en açık kesiştiği an, Taksim Gezi Parkı'nın hemen yanı başındaki Divan Oteli'nin, biber gazından kaçan göstericilere kapılarını açtığı andı. Dönemin Başbakanı bunu doğrudan "yataklık" suçuyla nitelendirdi; Koç Holding'in adı, sanat camiasından gelen açık desteklerle birlikte, aylarca bu tartışmanın merkezinde kaldı. Yani sermaye, bu safhada hiç de görünmez değildi; tam tersine, hükûmetin en tepesinden gelen bir suç isnadıyla açıkça hedef gösterildi. Buna rağmen ne Koç Holding ne de o dönem destek veren başka bir sermaye grubu hakkında bir dava açıldı. Bu örüntüde göze çarpan tek istisna, Anadolu Kültür'ün kurucusu işadamı Osman Kavala'dır: hükûmeti ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlamasıyla yargılandı ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Ama bu istisna kaideyi bozmaz, aksine doğrular; çünkü mahkûm edilen, holdinglerin en büyüğü değil, sivil toplum çevresinde tanınan, göreli olarak küçük ölçekli bir hayırsever(!)di. Ceza, büyük sermayenin üzerine değil, onun çeperinde duran bir ismin üzerine düştü.

Sabancı suikastı, meselenin en keskin göründüğü noktalardan biriydi. Resmî kayıt açıktır: 9 Ocak 1996'da Özdemir Sabancı'yı, Haluk Görgün'ü ve Nilgün Hasefe'yi öldürenler DHKP-C üyesi militanlardı, dava da bu çerçevede sonuçlandı. Ama kamuoyunun hafızasında bu olay hiçbir zaman yalnızca bir terör saldırısı olarak kalmadı; büyük sermaye gruplarının kendi aralarındaki hesaplaşmanın su yüzüne çıktığı bir an olarak da idrak edildi. Bu okumanın hukukî bir karşılığı ise hiçbir zaman oluşmadı; ama sorunun kendisi otuz yıldır kapanmayan bir yara gibi durur.

Medya sermayesi meselesinde tablo biraz farklılaşır; çünkü orada sermaye en azından sahneye çıkar, fakat her seferinde özne değil nesne olarak. Muhtıralar, kapatma davaları, el değiştiren büyük medya grupları anlatılırken sermaye hep bir ödül yahut bir kurban olarak belirir: kazanılan, kaybedilen, el konulan, devredilen bir şey. Failin kendisi değil, failin peşinde koştuğu ganimettir.

*

Klasik siyaset düşüncesi bu kör noktayı hiç kabul etmezdi. Dâire-i Adliye'nin, yani Osmanlı devlet aklının temel şemasının, mülkü askerle, askeri hazineyle, hazineyi reayanın ürettiği servetle, o serveti de adaletle birbirine bağladığını hatırlamak gerekir. Bu çerçevede hazine, yani sermaye, iktidarın nedenlerinden biri değil, doğrudan merkezidir; ondan ayrı bir asker, ondan ayrı bir adalet tahayyül edilemez. Tuhaf olan şu ki, otuz yıl önce yazılmış bir aksiyon dizisi bile bu çemberi kendi saf popüler diliyle gayet iyi anlamıştı: Baron'suz bir Konsey, Konsey'siz bir ihale savaşı, dizinin kendi dünyasında bile tasavvur edilemezdi. Modern Türkiye'nin kendi krizlerini anlatırken kurduğu popüler dil ise tam tersine, sermayeyi bu çemberin dışına, neredeyse metafizik bir masuniyet alanına yerleştirmiş görünüyor. Askere operasyon yapılabildi, yargıya yapıldı, polise yapıldı, siyasete ve cemaatlere yapıldı; çünkü bunların hepsi, adı sanı belli, rütbesi kayıtlı, hiyerarşisi izlenebilir yapılardı. Sermaye ise dağınık, ağ biçiminde, sınır tanımayan bir yapıya sahip olduğu için belki de bu tür bir muhasebeye kendiliğinden direnir; belki de bu direnç tabiî değil, bizzat tasarlanmış bir görünmezliktir.

Bu iki ihtimal arasında kesin bir hükme varmak, meselenin kendisini basitleştirmek olur. Ama şu kadarını söylemek mümkün: otuz yıl boyunca aynı dizinin peşinden giden bir toplum, kurgunun en açık söylediği şeyi duymamayı da otuz yıl boyunca başarmış demektir. Bir anlatının neyi gösterdiği kadar, izleyicinin o anlatıda neyi görmemeyi tercih ettiği de, meselenin asıl merkezini ele verir.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }