Her şey değişiyor. Günler akıp gidiyor, kavramlar dönüşüyor, ideolojiler birer birer eskiyor. Kapitalizm, sosyalizm, feminizm, marksizm… Hepsi bir dönemin ruhunu taşıdı, fakat bugün artık yıpranan kavramlar arasında yerlerini aldılar. Buna karşılık hakikat, çağlara direnen tek sabite olarak varlığını korumaya devam ediyor.
Günümüzün modern değişim anlayışı, çoğu zaman ilerleme değil savrulma anlamına geliyor. Oysa geçmişte değişim, ekseriyetle “canlılık” ve “yenilenme” olarak görülürdü. Yunan filozofu Herakleitos’un, “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözü tam da bunu anlatır. Nehir akar, su değişir. Ancak burada asıl ihtimam gösterilmesi gereken, nehri besleyen kaynağın kendisidir.
Toplumlar da böyledir. Her toplum, var oluş gayesini esas alarak, anlamlı bir bağ kurma iştiyakıyla bazı sabitelere tutunur. Mesela Heidegger’in Alman, Descartes’in Fransız olması asla tesadüf değildir. Düşünürler, içinde yaşadıkları toplumların değerlerinden beslenirler ve bu değerleri dünyaya taşıma mesuliyeti hissederler.
Mevlânâ’nın pergel metaforu bu noktada oldukça öğreticidir. Pergelin bir ayağı sabittir, diğeri ise sabit ayağın etrafında sürekli olarak dönmektedir. Sabit ayak olmadan, rotayı belirlemek mümkün olamayacağı için, hareket de mümkün değildir. Nitekim sabitelerini yitiren toplumlar, yalnızca yollarını kaybetmemişler, aynı zamanda, içtimaî hayata anlam katan eylem hâlini de yitirmişlerdir. İnsan, kendini inşâ ederken, içinde bulunduğu toplumun değerlerinden ve inançlarından muhakkak etkilenir. Bu sebepledir ki, fasık (sapmış) toplumların, fasık bireyler üretmesi; fazıl (erdemli) toplumların ise fazıl şahıslar üretmesi kaçınılmaz olur.
Bugün dünyanın geldiği noktaya baktığımızda, menfî ve müspet neticelere yönelik ayırımların, ne kadar hayatî olduğu açıkça görülüyor. Bir yanda teknik ve teknolojik ilerlemeyi insanlığın kurtuluşu olarak görenler varken; diğer yanda savaşların, sömürünün ve tahakkümün insanlığı karanlığa sürüklediğini söyleyenler de bir hayli fazladır. Francis Bacon’ın “bilgi güçtür” sözüyle başlayan modern anlayış, ne yazık ki artık açıkça “Güç, tahakkümdür” noktasına verilmiş durumda.
Özellikle Orta Doğu’da yaşananlar, modern dünyanın bütün mottolarını yerle yeksan etti. Filistin’de hastanelerin, okulların, ibadethanelerin bombalanması; binlerce çocuğun ve kadının katledilmesi, Batı’nın yıllardır savunduğu “demokrasi” ve “insan hakları” söylemlerinin içinin ne kadar da boş olduğunu gözler önüne serdi. Dahası, bu zulme karşı ses çıkaran insanların Batı ülkelerinde şiddet görmesi ve tutuklanması, gerçeği daha da görünür kıldı.
Fransız düşünür Jean Baudrillard yıllar önce, hakikatin yerini simülasyonların alacağını söylemişti. Bugün medya aracılığıyla sahte olanın nasıl gerçek gibi sunulduğunu; suçların nasıl meşrulaştırıldığını görüyoruz. Ancak tüm karartma çabalarına rağmen, Filistin’den yükselen çığlıklar, gerçeğin üzerindeki perdeyi çekip attı. Tarih defalarca gösterdi: Zulümle âbâd olunmaz!
Tam da bu noktada Türkiye’ye düşen sorumluluk büyüktür. Geçmişten ders alarak, kendi var oluş değerlerimize yeniden yönelmek zorundayız. Pergelin sabit ayağını hakikat zeminine yerleştirmeden, dünyada anlamlı bir söz söylemek mümkün değildir. Türkiye’nin mayasında sömürgecilik değil; adalet, şefkat ve emanet bilinci vardır.
Tarih, bizleri özümüze dönüşe çağırıyor. Bugün bize düşen, bu dönüşün neresinde durduğumuzu ve nasıl bir misyon taşıdığımızı idrâk etmektir.
Elbette her şey değişir; hakikat müstesna!