İçimizde ne çok İran yalaması varmış!

İçimizde ne çok İran yalaması varmış! Bunu; ABD-İsrail’in İran’a saldırısından sonra "Müslüman" diye tabir ettiğimiz bazı kesimlerin Hamaney’e rahmet dilemesiyle, Şii veya İran güzellemeleri yapmalarıyla; köşelerinden "Her ne olursa olsun Hamaney bir Müslümandı, ölümü karşısında rahmet dilemek bir dinî edeptir" diyerek rejim yalaklığına düşenleri görünce bir kez daha anladık.

Abone Ol

İçimizde ne çok İran yalaması varmış! Bunu; ABD-İsrail’in İran’a saldırısından sonra "Müslüman" diye tabir ettiğimiz bazı kesimlerin Hamaney’e rahmet dilemesiyle, Şii veya İran güzellemeleri yapmalarıyla; köşelerinden "Her ne olursa olsun Hamaney bir Müslümandı, ölümü karşısında rahmet dilemek bir dinî edeptir" diyerek rejim yalaklığına düşenleri görünce bir kez daha anladık.

Biz bunların geçmişini de biliyorduk. Üstad Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu küfür dağını eritirken; bunların "Humeyni aşağı, Humeyni yukarı" koşturduklarını, dergilerinde İran propagandası yapmaktan ellerinin aşındığını, ne kadar Şii kültürü varsa "İslâm" adı altında içimize sokmaya çalıştıklarını ve Hz. Muaviye düşmanlığını bir dinî vecibe gibi pazarladıklarını hepimiz biliyoruz.

Özellikle Necmettin Erbakan’dan “Milli Görüş”çülere miras kalan bu Şii severlik, artık mide bulandıracak hale geldi. Erbakan’ın Başbakan olur olmaz ilk resmi ziyaretini Tahran’a yapmasıyla meşrulaştırılan bu "İslam Birliği" maskeli Şia hayranlığı, bugün Saadet Partisi koridorlarında katil Esed güzellemelerine ve eli kanlı Kasım Süleymani’ye "şehit" payesi vermeye kadar vardı. Sincan’daki o meşhur "Kudüs Gecesi" tiyatrolarından bu yana, “Siyonizm bu Siyonizm” sosuna batırılmış bir Rafizi propagandasını Müslüman Anadolu’nun saf zihnine zerk eden bu avane; Suriye’de Sünni kanı akarken "fitne çıkmasın" edebiyatıyla zalimin sırtını sıvazladı. Bunların "mezhepçilik yapmayalım" teranesi, aslında bin yıllık Selçuklu-Osmanlı ruh köküne ihanet ederek, Şia’nın yayılmacı emellerine gönüllü taşeronluk yapmaktan başka bir şey değildir.

Bu rezalete, içimizdeki mezhepsizlerin ve modernist "İslamcıların" Ali Şeriati’den Mevdudi’ye kadar uzanan o zehirli literatürle genç dimağları iğfal etmesi de eklenince manzara tam bir ihanet tablosuna dönüştü. Bu isimlerin kitaplarıyla gençliğin zihin haritasını kirlettiler. Aslında sahabe hürmetini yıkarak, Şia'nın o zehirli intikamcılığını "modern İslami devrim" masalıyla Anadolu irfanına zerk etmeye kalktılar.

Mesele sapla samanın karıştırılması

Mesele sadece İran’ın yanında olup olmama meselesi de değil; mesele sapla samanın birbirine karıştırılmasıdır. İran’a siyasi destek verilip verilmemesi siyaseten tartışılabilir, devlet erkanı masaya oturur; fakat bir anda itikatları askıya alırcasına rahmet düzülmesi, katillerin baş tacı edilmesi, onca katliamın ve Sünni zulmünün bir kalemde unutulması kabul edilebilir bir şey değildir. Müslümanların itikatları bu kadar mı pamuk ipliğine bağlı?

Bir kere bunu kafanıza sokun: Bu Rafizi fitnesinin özü, dün neyse bugün de odur: İslâm’ın ve Müslümanların düşmanı oldular ve olmaya devam edecekler. Kendi sapkın inanç dünyalarında Allah Resulü’nün dostlarını aşağılamış, Hazreti Fatıma’ya vahiy indiğini iddia edecek kadar zıvanadan çıkmış, "Fatıma Mushaf’ı" hezeyanıyla gerçek Kur’an-ı Kerim’i tahrif etmeye yeltenmiş Humeyni ile Ehl-i Sünnet Müslümanların "kardeşliği" ancak bir aldatmacadır. Rafizilik bir mezhep değil, bir sapkınlık ve hastalıktır. Tem amaçları da Sünni düşmanlığıdır. Yani katil Esad’la işbiliği yapmış, binlerce Müslümanı katletmiş bir cani sürüsünden bahsediyoruz.

Bu hususta Yazar Peren Bir Saygılı Mut’un sosyal medya hesabından paylaştığı şu cümleler, içimizdeki İran yalamacılarına da ibret olmalı:

“Hayatımda Suriye halkı kadar haksızlığa maruz kalan başka bir halk görmedim. Filistin ve Suriye arasında hiçbir fark olmamasına rağmen, Filistin direnişi rahatça konuşulurken (hatta üzerinden büyük bir endüstri bile oluşmuşken), Suriye halkının yaşadığı büyük zulüm görmezden gelindi ve dahası üzerlerine türlü iftiralar atıldı. Şimdi ise Filistin halkının katilleri lanetlenmeye devam edilirken, Suriye halkının (en az İsrail-Abd kadar Müslüman öldürmüş) katillerine ise methiyeler düzülüyor. Sonra da neymiş efendim mezhepçilik yapmamak gerekirmiş. Bunun mezhepçilikle falan hiçbir alakası yok oysa. Söz konusu olan Suriye’de on binlerce Müslümanı katleden katil bir rejim sadece. Neymiş efendim, İsrail’e ve Amerika’ya karşı direniyorlarmış. Burada söz konusu olan, İsrail’in Filistin halkına ya da Amerika'nın Irak halkına yaptığının aynısını, onlarca sene boyunca Suriye halkına yapan bir rejim. Bir insanın Amerika-İsrail tarafından öldürülmesi, onu bütün geçmiş günahlarından arındırmıyor. Yüce Allah’ın kimi zaman zalimleri birbirine musallat ettiğine dair ayet de var ya hani... Gidip bir de tebrik edelim isterseniz, aman ne iyi yaptınız da insanları Halep’te diri diri toprağa gömdünüz diye. Küçücük çocuklar toplu mezarlara defnedildi sizin yüzünüzden diye alkış tutalım bir de isterseniz... Müslüman, başka bir Müslümana yapılan zulmü sineye çekebilir mi? Unutabilir mi? Bir Müslüman, Müslüman katillerine karşı kalbinde bir saniye için dahi olsa merhamet hissi duyabilir mi hiç?”

Savaşın perde arkası

Gelelim bu tiyatronun perde arkasına... İran’ın bugün sağa sola fırlattığı füzeler, Kudüs aşkından veya Ortadoğu’daki kanı durdurma sevdasından falan değil, tamamen kendi kıçını kurtarma derdindendir. Daha düne kadar yıkılmamak için Amerika ile el altından pazarlık yapan, bölgeyi kendi Farisi emelleri doğrultusunda dizayn etmek için her türlü tavizi vermeye hazır olan bir yapıdan bahsediyoruz. Irak’ı ve Afganistan’ı işgal eden ABD-İsrail ekseniyle aynı safa dizilip boşalan yerlere çöken bu kirli zihniyet, bugün sıkıştığı için sahte kahramanlık pozları kesiyor. İran’ın tek derdi, Müslüman coğrafyayı Sünni düşmanlığıyla kuşatmak ve kendisi için tek gerçek engel gördüğü Türkiye’ye karşı fitne ateşini körüklemektir.

Ayrıca, bize propagandasını yaptıkları ve kardeşimiz diye pazarladıkları o coğrafyada şahit olduğumuz çalkantılar, sadece basit birer sokak hareketi değil; temeli çürük bir akidenin üzerine bina edilen nizamın yapısal çöküşüdür. İtikadı sakat olan bir zihniyetin, İslâm’ın mukaddes emirlerini birer baskı aracına dönüştürerek "şeriat" adı altında pazarlaması, kitleleri inanmadıkları bir hayatı yaşamaya zorlayan şizofrenik bir kimlik buhranına sürüklemiştir. Hakikatte bu yapı, bin yıllık Mecusi hırslarını "devrim" maskesiyle örten, İslâm’ın asil öncülerine duyulan tarihî kini mazoşist ayinlerle diri tutan bir esaret kurgusudur. Kadim Pers imparatorluğunun yıkılış sancısını Müslümanlardan çıkarma gayretindeki bu zihniyet, halkını yapay korkular ve zorbalıkla ayakta tutmaya çalışırken aslında kendi tıkanmışlığını ele vermektedir. Fıtratla ve sahih din anlayışıyla bağı kopmuş bu nefrete dayalı sistem, sadece bağlılarını ruhsal bir çöküşe mahkûm etmekle kalmıyor; aynı zamanda mübarek dinimizi kendi karanlık emellerine siper ederek en büyük zararı yine İslâm davasına veriyor.

Unutulmamalıdır ki, menfaatleri çakıştığı anda bu zihniyet, Türkiye’nin karşısında durmak pahasına en azılı düşmanla bile gizli nikah kıymaktan zerre çekinmez. Bölgedeki nüfuz alanlarını korumak için, Türkiye’yi saf dışı bırakmak uğruna Yahudi’nin yanında saf tutmaları sadece bir ihtimal değil, tarihî bir potansiyel, vakadır. Bu sebeple, sözde "direniş" naraları atarak İsrail’le kapışırken palazlanan, bölgeye nizam vermeye kalkan "diri" bir İran değil; hareket kabiliyeti kısıtlanmış, hırsları kursağında kalmış ve stratejik olarak "sakat" bırakılmış bir yapı, hem Türkiye’nin hem de mazlum ümmetin selameti açısından çok daha hayırlıdır. Kendi içindeki ruhî bunalımını dışarıya ihraç etmeye kalkan bu habis urun, sahte kahramanlıklarla güç devşirmesine izin vermek, yarın kendi kapımızda daha büyük bir fitneye ve belaya davetiye çıkarmaktır.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }