İstiklal Mahkemeleri
İstiklal Mahkemeleri, Millî Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet’in ilk döneminde iç güvenliği sağlamak, asker kaçaklarını ve isyanları bastırmak amacıyla kurulmuş yargı organlarıydı. İlk kuruluş safhasında Meclis denetimi altında faaliyet gösteren bu mahkemeler, kararlarını Meclis onayıyla infaz eden bir yapıya sahipken özellikle Lozan Antlaşması sonrası bin yıllık İslâm hukuku mirasının reddedilip Batılı sistemlerin getirilmesiyle birlikte bu denetim ortadan kalkmış, mahkemeler doğrudan yürütme otoritesine bağlı ve hesap sorulamayan bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bu dönüşümle birlikte İstiklal Mahkemeleri’nin işleyişi de köklü biçimde değişmiştir. Yargılamalarda klasik hukuk kurallarının büyük ölçüde dışına çıkılmış, sanıklara avukat tutma, savunma yapma ve temyiz hakkı tanınmamıştır. Lozan süreciyle hedeflenen “kültürel kapitülasyon” ve Batılılaşma hamlelerini halka cebren kabul ettirmeyi amaçlayan bu “iç sömürgecilik” aygıtında, verilen kararlar kesin kabul edilmiş ve çoğu zaman aynı gün içinde infaz edilmiştir. Mahkeme üyelerinin önemli bir kısmının hukukçu olmaması, buna rağmen ölüm dâhil ağır cezalar verebilmeleri, bu kurumların hukukî bir mahkeme olmaktan ziyade yerli toplumsal dokuyu, İslâmî anlayışı yok ederek yeni bir kimlik inşa eden olağanüstü bir infaz organı gibi çalıştığını göstermektedir. Bu kapsamda muhalif milletvekilleri, din adamları, kanaat önderleri ve toplumda etkili kişiler çeşitli suçlamalarla yargılanmış, önemli bir kısmı idam veya ağır cezalara çarptırılmıştır. Mahkemelerin bu yönü, onları siyasî hesaplaşmaların yürütüldüğü bir zemin hâline getirmiştir.
Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabulüyle birlikte İstiklal Mahkemeleri’nin yetki alanı daha da genişlemiş, özellikle Doğu vilayetleri başta olmak üzere Anadolu’nun birçok bölgesinde seyyar şekilde faaliyet göstermiştir. Bu mahkemeler yalnızca fiilî isyanları bastırmakla kalmamış, aynı zamanda potansiyel tehdit olarak görülen unsurları da hedef alarak geniş çaplı tutuklamalar ve yargılamalar gerçekleştirmiştir. Bu süreçte toplum üzerinde güçlü bir baskı ve korku ortamı oluşmuştur.
Yargılamaların önemli bir kısmı somut delillere dayanmaktan ziyade hâkimlerin kanaatlerine göre yürütülmüş, hızlı karar alma ve infaz uygulamaları ciddi adlî hatalara yol açmıştır. Yanlış kişilerin cezalandırılması, hatta başkası yerine idam edilenlerin bulunması gibi örnekler bu sürecin ne denli sert ve kontrolsüz ilerlediğini göstermektedir.
Mahkeme heyeti üyeleri arasında sık sık ciddi görüş ayrılıkları yaşanır, karar odasında kavgalar çıkar ve hatta birbirlerine tabanca çektikleri bile olurdu. Böylesine düzensiz ve keyfi bir ortamda, korkunç adli hataların yaşanması kaçınılmaz bir sonuçtu. Ankara İstiklal Mahkemesi; Kel Ali, Kılıç Ali ve Necip Ali adlı üyelerinden dolayı tarihte "Üç Aliler Divanı" olarak anılmıştır. Bu mahkemeler, dönemin iktidarı tarafından topluma dehşet saçma ve siyasi muhalefeti tasfiye etme aracı olarak kullanılıyordu. İktidara alternatif olabilecek ne zaman yeni bir parti kurulsa, o partinin üyeleri bu mahkemeler aracılığıyla siyaset sahnesinden silinmiştir. Sadece 1920-1923 yılları arasında mahkemeler vasıtasıyla tüm muhalefet yok edilmiş ve yeni devlete doğru kanlı, dikensiz bir yol inşa edilmiştir.
Siyasi hesaplaşmalar kapsamında, İzmir suikastı girişimi bahane edilerek Milli Mücadele'nin önde gelen isimleri olan Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay gibileri idam talebiyle yargılanmıştır. Dönemin tek muhalif partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Hıyanet-i Vataniye kanununda yapılan ve dini siyasete alet etmeyi vatan hainliği sayan yasağa dayanılarak İstiklal Mahkemeleri tarafından kapatılmış, tüm şubeleri mühürlenmiştir. Böylece mahkemeler, sadece sokaktaki vatandaşı değil, Kemalist rejime muhalif olabilecek en üst düzeydeki askeri ve siyasi figürleri de acımasızca hedef almıştır.
İstiklal Mahkemelerinin yol açtığı kurbanların kesin sayısını tespit etmek, uygulanan rejim terörünün boyutu nedeniyle oldukça zordur. Ancak resmi rakamlara göre on binlerce kişi yargılanmış, binlercesi ağır cezalara çarptırılmış ve idam edilmiştir. Mahkemelerin ne denli kanlı işlediğini gösteren en çarpıcı itiraflardan biri, Ankara'da kadrolu infazcı olarak görev yapan Cellat Kara Ali'den gelmiştir; Kara Ali sadece kendi eliyle 5216 kişiyi ipe çektiğini belirtmiştir. Hatta o dönemde art arda yaşanan idamların çokluğundan dolayı Ankara'da ip kıtlığı bile baş gösterdiği ifade edilmiştir.
Mahkemeler bilhassa 1925 yılındaki Şapka Kanunu'na karşı çıkanları, hilafeti geri getirmek isteyenleri ve dini kanaat önderlerini hedef tahtasına oturtmuştur. İsimlerinin başında şeyh, seyyid, hafız ve molla unvanı bulunan kişiler "her ihtimale karşı" denilerek tutuklanmış ve birçoğu idam edilmiştir. Mustafa Kemal'in şapkayı millete giydirmek için yaptığı konuşmada sarf ettiği "gerekirse bazı kurbanlar da verelim" sözü, bu sürecin ne kadar sert geçeceğinin habercisi olmuş ve nitekim şapka uğruna çok kan akıtılmıştır.
İdamlar sadece asarak değil, zaman zaman halka daha büyük bir korku salmak için vahşi yöntemlerle infaz edilmiştir. Örneğin Diyarbakır'ın Hani ilçesinde 14 eşkıyanın yakalandığı duyurulmuş, ancak bunların başları kesilerek jandarma süngülerine takılmış ve halka korku salmak için cami bahçesindeki demirlere asılan bu kişilerin aslında bölgenin önde gelen alimleri ve şeyhleri olduğu anlaşılmıştır. İdam sehpalarının yetersiz kaldığı durumlarda insanların kalplerine kama sokularak öldürüldüğü anlatılmıştır. Ayrıca mahkeme üyeleri, babaların feryatlarına aldırmadan evvela gözleri önünde oğullarını asıp, ardından babaları infaz etmiştir.
Mahkemelerin aceleci ve keyfi kararlarına kurban giden pek çok trajik isim olmuştur. Sadece 22 yaşında olan genç âlim İbrahim Edhem, verdiği vaazlar sebebiyle Şeyh Sait kalkışmasının tertipçisi sayılarak darağacına gönderilmiş; cesedi yıllar sonra bozulmamış halde bulunmuştur. Erzurumlu Hacı Galip ve Hacı Osman gibi saygın isimler, protestoları sakinleştirmeye çalıştıkları halde sadece "tarikat şeyhi" oldukları için asılmış, hatta ölen kişinin cesedi "halka ibret olsun" diye sehpada sergilenmiştir. Hani ilçesinde 14 alimin başları kesilerek jandarma süngülerine takılmış ve cami korkuluklarında sergilenerek halka dehşet saçılmıştır. İdam sehpalarının yetmediği durumlarda insanların kalplerine kama sokularak öldürüldüğü, babaların gözü önünde önce evlatlarının asıldığı ve masum insanların evlerinin yakılarak mallarının yağmalandığı bu dönem, hukuk tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.
Şapka Devrimi
Mustafa Kemal, 24 Ağustos 1925’te Kastamonu’da Panama şapkasıyla halkın karşısına çıkarak şapkayı "uygar ve milletlerarası kıyafet" olarak tanımlamıştır. Bu ziyaret sırasında yapılan konuşmalarda, modernleşme hedefi doğrultusunda gerekirse fedakârlıklar yapılabileceği vurgulanmıştır. Kastamonu gezisinin ardından devlet memurlarına şapka giyme mecburiyeti getirilmiş ve 25 Kasım 1925 tarihinde 671 sayılı "Şapka İktisası Hakkında Kanun" TBMM’de kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.
Şapka Kanunu’nun ilanı, Anadolu’nun pek çok yerinde halkın geleneksel ve dini alışkanlıkları sebebiyle sert tepkilerle karşılanmıştır. Zaten amaç da sadece Batılılaşma değil aynı zamanda ibadete de engel teşkil etmesi. Ve bu vaziyet de millet nezdinde ciddi bir huzursuzluk oluşturmuştur. Erzurum, Rize, Sivas ve Maraş gibi şehirlerde başlayan protestolar, Kemalist rejim tarafından İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla oldukça sert yöntemlerle bastırılmıştır. Dönemin yargı mekanizması olan İstiklal Mahkemeleri, hukukçu kimliğinden ziyade asker ve siyasetçi kimliği ağır basan isimler yönetiminde bir baskı unsuru olarak kullanılmıştır. Bu süreçte şapka giymeye itiraz edenler dahil olmak üzere fikir beyan eden gazeteci ve din görevlileri de ağır cezalara çarptırılmıştır.
Bu baskı döneminin en adi zulümlerinden biri de İskilipli Atıf Hoca’ya yapılandır. Kanundan yaklaşık bir buçuk yıl önce yazdığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eseri sebebiyle yargılanan İskilipli Atıf Hoca, daha önce başka bir mahkemeden takipsizlik almasına rağmen, Ankara İstiklal Mahkemesi kararıyla 4 Şubat 1926’da Ulus Meydanı’nda idam edilmiştir. İdamın ardından cesedinin ibret olması amacıyla üç gün boyunca sergilendiği tarihi kayıtlara geçmiştir.
Sivas’ta yaşanan hadiselerde ise şapka aleyhine hazırlanan bildirilerin kahve duvarlarına asılması sebebiyle, mahkeme çok sert kararlar almıştır. Bu kapsamda bölgede bir kişi idam edilirken, çok sayıda kişiye 15 yıla varan ağır hapis ve sürgün cezaları verilmiştir. Bölge halkı üzerinde korku iklimi oluşturmak amacıyla kurulan gezici mahkeme heyetleri, cellatları ve askeri birlikleriyle birlikte gittikleri her yerde hızlı infazlar gerçekleştirmiştir.
Erzurum’daki protestolar sırasında askeri birliklerin müdahalesi sonucu ölümler yaşanmış, sürecin en dikkat çeken kurbanı "Şalcı Bacı" lakaplı Şöhret Bacı olmuştur. Bir kadın olmasına rağmen, oğlunun gözaltına alınmasına tepki gösterdiği ve Kemalist rejim aleyhine konuştuğu gerekçesiyle mahkemesiz şekilde idam edilmiştir. İdamı sırasında kimliğini gizlemek için başına un çuvalı geçirildiği belirtilen Şalcı Bacı, Türkiye tarihinde -hem de haksız yere- asılan ilk kadınlardan biri olarak tarihe geçmiştir.
Mücadelenin bir diğer merkezi olan Rize’de, Hamidiye kruvazörünün şehri denizden bombalaması halk üzerinde büyük bir travma meydana getirmiştir. 15 Aralık 1925’te cami önünde toplanan halkın üzerine ateş açılmasıyla başlayan süreçte, sadece bir gün süren yargılamalar sonucunda aralarında din görevlilerinin de bulunduğu sekiz kişi cami avlusunda idam edilmiştir. Bu hadise, Karadeniz halkının hafızasında hüzünlü türkülerle yer edinmiştir.
İnkilapların ekonomik boyutu da toplum üzerinde büyük bir yük oluşturmuş, yerli üretim yetersizliği sebebiyle Avrupa’dan kalitesiz şapkalar yüksek fiyatlarla ithal edilmiştir. Bir şapkanın bedelinin bir memur maaşına denk geldiği bu dönemde, halk idam korkusuyla geçim kaynağı olan hayvanlarını satarak şapka almak zorunda kalmıştır. Bu baskı ve zulümle gayrimüslim tüccarlar da bu ticaretten büyük kazanç sağlamıştır.
11 Ekim 1926 tarihinde kabul edilen Kıyafet Kanunu ile süreç daha geniş bir zemine yayılmış ve modernleşme hamlesi memurların ötesinde tüm topluma teşmil edilmiştir. Bu kanunla dini kıyafetlerin mabetler dışında giyilmesi yasaklanmış, Batılı tarzda giyim devletin resmî ve toplumsal kimliği haline getirilmiştir. Bu düzenleme, toplumsal hayatın her alanında İslâmî simgelerin tasfiye edilmesini ve yerine seküler bir dış görünüşün ikame edilmesini hedeflemiştir.
Şapka ve kıyafet düzenlemelerinin ardından gelen harf devrimi ile birlikte, toplumun tarihî birikimiyle olan bağı büyük ölçüde kopmuştur. Binalar üzerindeki kitabeler ve tuğralar kazınmış, binlerce yıllık el yazması eserler, hat levhaları ve dini metinler imha edilmiş veya sahipsiz kalarak zayi olmuştur. Bu kültürel dönüşüm, sadece alfabenin değişmesi değil, kütüphaneler dolusu mirasın bir gecede “okunamaz” hale gelmesi sonucunu doğurmuştur.
Kısacası 1925-1950 arasındaki tek parti dönemi, bazı tarihçiler tarafından devlet eliyle yürütülen ve bedeli ağır olan bir mühendislik projesi olarak değerlendirilmektedir. Resmî belgelerin ötesinde, bu süreçte yaşanan can kayıplarının ve toplumsal travmaların binlerle ifade edildiği kaynaklarla belirtilmektedir. Şapka ve kıyafet devrimleri, laik, Batıcı ve modern bir ulus inşa etme çabasının sembolleri olsa da, uygulama yöntemleri itibarıyla Anadolu halkının kolektif hafızasında kapanmaz yaralar bırakmıştır.
Harf Devrimi
Türkiye'de 24 Kasım 1928 tarihinde gerçekleştirilen harf devrimi ile birlikte, bin yıldan fazla bir süredir İslâm ülkelerinin ve Türk milletinin kullandığı Kur'an alfabesi yasaklanarak yerine Latin alfabesi getirilmiştir. Bu ani değişiklik neticesinde ülkedeki okur-yazar oranı bir gecede sıfıra inmiş ve toplumun geçmişle olan din, dil, kültür ve gelenek bağı tamamen kesilmiştir. Eğitim seviyesi büyük bir düşüş yaşamış ve Cumhuriyet, önceki dönemlerin eğitim seviyesine ancak yıllar sonra ulaşabilmiştir. Harf devriminin gerekçesi olarak Arap alfabesinin zorluğu öne sürülse de, asıl gaye bin yıllık bir kültür birikimini bir anda anlaşılamaz hale getirmektir. Geçmiş medeniyetlere ait kayıtların ve eserlerin yeni nesiller tarafından doğrudan okunamaması, kültürel bir kopuşa sebep olmuştur. Ayrıca, Türkçeye Latin alfabesinin uyarlanması fikrinin ilk defa 1918 yılında Lenin'in isteğiyle Azerbaycan'da uygulanmış olması, bu değişimin tamamen yerel bir ilk olmadığını göstermektedir.
Henüz harf değişikliği tam olarak gerçekleşmeden önce, 28 Mayıs 1927 tarihinde çıkarılan 1057 nolu kanunla resmi binalar üzerindeki tarihi kitabelerin ve tuğraların kaldırılması süreci başlatılmıştır. Bu kanun doğrultusunda, her biri usta sanatkarların elinden çıkmış, paha biçilemez tarihî ve kültürel değere sahip sayısız Osmanlı tuğrası ve kitabesi, taş ustalarının çekiç ve keskileriyle kazınarak yok edilmiştir. Kültür varlığı olarak korunması ve müzelerde sergilenmesi gereken bu eserler, Osmanlı'nın izlerini silmek adına acımasızca tahrip edilmiştir. İstanbul Üniversitesi'nin Beyazıt'taki meşhur kapısının üzerindeki Şevki Bey'e ait tuğra, Galatasaray Lisesi'nin kapısındaki muhteşem tuğra ve Eyüp Sultan semtindeki mekteplerin kitabeleri, bu kanun bahane edilerek sökülen veya üzeri kapatılan sayısız tarihî şaheserden sadece birkaçıdır.
Harf devriminin ardından eski yazılı eserlere karşı büyük bir düşmanlık baş göstermiş, kütüphaneler dolusu Osmanlıca ve Arapça el yazması kitaplar imha edilmiştir. Örneğin, Balat'taki bir kütüphaneden at arabalarına yüklenen eski kitaplar Haliç'e dökülmüş, Ayaş'taki Mustafa Bünyamin Veli Hazretlerinin türbesi yanındaki kütüphaneden çıkarılan yüzlerce cilt nadide eser ise Ayaş Çayı'na atılarak kültür tarihimizden silinmiştir. Sadece kitaplar değil, 600 yıllık tarihi birikimi barındıran devlet arşivleri de bu tahribattan nasibini almıştır. Milyonlarca kıymetli evrak, vakfiye ve tarihi belge, "kuru ot fiyatına" hurda kâğıt olarak Bulgaristan'a satılmış veya kâğıt hamuru yapılmak üzere SEKA fabrikalarına gönderilmiştir. Hatta Osmanlı matbaalarının depolarında bulunan tonlarca ağırlıktaki Kur'an-ı Kerim sayfalarının, kese kâğıdı yapılmak üzere esnafa satıldığı durumlar bile yaşanmıştır.
Devletin eski kitapları müsadere edip imha etmesi veya hurdaya ayırması karşısında halk, ellerindeki dini ve tarihi eserleri korumak için çareler aramıştır. Korku ve endişe içindeki Müslüman halk, evlerindeki Kur'an-ı Kerimleri, cönkleri ve el yazması kitapları sandıklara, çuvallara koyarak gece yarıları bahçelerine, kör kuyulara veya toprağa gömmek zorunda kalmış, bu eserlerin birçoğu yıllar sonra çıkarıldığında çürümüş veya fareler tarafından yenmiş halde bulunmuştur.
Harf İnkılabı ile birlikte dini eğitime ve Kur'an öğretimine de ağır yasaklar getirilmiş, eski harflerle eğitim vermek adeta terörist muamelesi görmüştür. Kur'an okutmak ve öğrenmek isteyen halk, jandarma ve polis baskınlarından kaçarak mağaralarda, dağlarda ve ormanlık alanlarda gizlice dini eğitim faaliyetlerini sürdürmeye çalışmış, evlerde kurulan gizli Kur'an kursları sık sık güvenlik güçleri tarafından basılmıştır. Bu baskınlar sırasında Kur'an öğreten hocalara ve din alimlerine son derece sert ve onur kırıcı muameleler yapılmıştır. Jandarma ve polislerin evlere postallarıyla girerek çocukların gözü önünde Kur'an'ları yere atıp çiğnediği, ders veren kadın veya erkek hocaları öğrencilerin önünde darp edip tutukladığı olaylar dönemin acı hatıraları olarak kayıtlara geçmiş; eski harflerle dini eğitim vermek ağır hapis ve sürgün cezalarıyla cezalandırılmıştır.
Tek Parti devrindeki bu kültürel tasfiye süreci, kütüphanelerin boşaltılması ve tarihî evrakın imhasıyla sınırlı kalmamış, İslâmî içerikli yayınların sistematik olarak yasaklanmasıyla sürmüştür. Dönemin iktidarı, halkın dini bilgiye ulaşmasını sağlayan temel eserleri "irticai" kapsamına alarak toplatmış ve imha etmiştir. Özellikle Kur’an-ı Kerim eğitiminde kullanılan elifbalar, ilmihaller ve dua kitapları bu yasakların ana hedefi haline gelmiştir. Bu uygulamalar, İslâmî referansları toplumsal hayattan ve yeni nesillerin zihninden tamamen silmeyi amaçlayan resmî bir devlet politikası olarak yürütülmüştür. Arşiv belgeleri, Kur’an-ı Kerim’in basımı ve dağıtımının dahi fiilen engellendiğini kanıtlamaktadır. 1950'de Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle Kahire’den ithal edilen 250 bin Kur’an’ın çok kısa sürede tükenmesi, geçmişteki dini baskının ve oluşturulan yokluğun en açık kanıtıdır. Dönemin emniyet raporları ve resmî kararnameler, evinde dini kitap bulunduran vatandaşların takibata uğradığını ve bu eserlerin "yasak yayın" sıfatıyla müsadere edildiğini tevsik etmektedir. Bu baskı ve zulümler, dini yayıncılığı tamamen durdurma girişimi olarak da tarihe geçmiştir.
Lozan
Lozan Antlaşması, 21 Kasım 1922'de İsviçre'nin Lozan şehrinde başlayan ve 24 Temmuz 1923'te imzalanan, dünya tarihinin en kritik pazarlık süreçlerinden biridir. Masanın bir tarafında Ankara hükümetini temsil eden İsmet İnönü ve heyeti, diğer tarafında ise İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya gibi I. Dünya Savaşı'nın galip devletleri yer almıştır. Görünüşte yeni Türk devletinin bağımsızlığını tescil eden bir barış belgesi gibi sunulsa da, bu masada alınan kararlar Türk milletinin geleceğini Batı’nın çizdiği dar bir çerçeveye mahkûm etmiştir.
Lozan, büyük bir askeri mücadelenin ardından masada alınan ağır bir hezimettir. Meydanlarda dökülen şehit kanları, masadaki diplomatik tecrübesizlik ve Batı hayranlığı yüzünden heba edilmiştir. Bağımsızlık belgesi olarak yutturulan bu metin, aslında imparatorluk mirasının tasfiyesi ve bin yıllık bir medeniyet iddiasından vazgeçişin resmileşmesidir. Türk heyeti, cephedeki zaferin özgüveniyle değil, Batılı devletlere yaranma ve yeni rejimi kabul ettirme kaygısıyla hareket etmiştir.
Antlaşmanın en büyük somut kayıplarından biri, petrol havzaları ve yoğun Türk nüfusuyla vatanın ayrılmaz bir parçası olan Musul ve Kerkük’ün İngilizlere terk edilmesidir. Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan bu stratejik bölgeler, İngilizlerin dayatması karşısında hiçbir ciddi direnç gösterilmeden masada feda edilmiştir. Vatan toprağının bu şekilde peşkeş çekilmesi, Türkiye’nin bölgesel bir güç olma imkanını elinden almış ve ekonomik geleceğine büyük bir darbe vurmuştur.
Ege Denizi’ndeki hakimiyetimiz, kıyılarımızın hemen dibindeki adaların Yunanistan’a bırakılmasıyla tamamen yok edilmiştir. On İki Ada ve stratejik öneme sahip diğer adalar üzerindeki haklarımızdan vazgeçilmesi, Anadolu’nun güvenliğini tehlikeye atmış ve Ege’yi bir Yunan gölü haline getirmiştir. Masada gösterilen bu acziyet, gelecekteki kıta sahanlığı ve deniz sınırı krizlerinin ana kaynağını oluşturmuştur.
Lozan’ın en ağır bedeli toprak kayıplarından ziyade manevi sahada ödenmiştir. İngilizlerin antlaşmayı imzalamak için öne sürdüğü en temel şart, Türkiye’nin İslâm dünyasının liderliği olan Hilafet’ten vazgeçmesidir. Bu şartın kabul edilmesiyle birlikte Türk milleti tarihî misyonundan koparılmış, İslâm dünyası başsız bırakılmış ve Türkiye kendi coğrafyasında yalnızlaştırılarak Batı’nın uydusu haline getirilmiştir. Bu, askeri bir yenilgiden çok daha yıkıcı bir ruh kökünün teslimiyetidir.
Antlaşmanın gizli kapıları ardında, yeni kurulacak devletin toplumsal yapısına dair Batı’ya büyük tavizler verilmiştir. Türkiye’nin aslî harfinden kıyafetine, hukukundan inanç sistemine kadar her alanda İslâm medeniyetini terk edip Batı’yı taklit edeceği sözü, Lozan’da varılan bu örtülü mutabakatların bir parçasıdır. Bağımsızlık maskesi takılarak, milletin bin yıllık kültürel kodları masada pazarlık konusu yapılmış ve kültürel bir kölelik düzeninin temelleri atılmıştır.
Lord Curzon gibi sömürgeci diplomatların karşısında İsmet İnönü ve heyeti, milli çıkarları savunmak yerine Batı’nın her istediğine boyun eğen bir tavır sergilemiştir. İngilizlerin oyunlarına ve diplomatik manevralarına karşı duramayan heyet, milletin haklarını koruyamamış ve mağlup bir devlet psikolojisiyle hareket etmiştir.
Lozan’daki bu büyük hezimete ve vatan topraklarının kaybına mecliste itiraz eden kimi milletvekilleri, çeşitli baskı yöntemleriyle susturulmuştur. Özellikle Misak-ı Milli’den verilen tavizleri sert şekilde eleştirenlerin etkisiz hale getirilmesi, antlaşmanın halktan gizlenen karanlık yönleri olduğunu doğrulamaktadır. Hakikatler, baskıcı kanunlar ve tek sesli bir yönetim anlayışıyla milletin gözünden kaçırılmaya çalışılmıştır.
Antlaşma sonrasında gerçekleştirilen inkilaplar, aslında Lozan’da Batılı devletlere verilen sözlerin birer birer uygulanmasından ibarettir. Şapka Kanunu, Latin alfabesinin kabulü ve dini eğitimin kısıtlanması gibi adımların tamamı, İslâm’ın toplumsal hayattaki izlerini silme ve Türk milletini Batı normlarına köle yapma operasyonudur.
Koca bir imparatorluk mirasının tasfiyesi olan Lozan’ın bir "zafer" gibi kutlanması, nesiller boyu sürdürülen sistemli bir propaganda çalışmasıdır. Okul kitaplarında ve resmî törenlerde bu yalan sürekli işlenerek milletin gerçekleri görmesi engellenmiştir. Aslında gerçek Lozan, sınırların daraldığı, egemenlik haklarının zedelendiği ve milletin manevi kimliğinin Batı’ya kurban edildiği bir kara sayfadır. Lozan, Türk milletinin kendi öz değerlerine yabancılaştırıldığı ve Anadolu’ya hapsedildiği bir prangadır. Bağımsızlık iddiası altında ruhu çalınmış bir devlet yapısı inşa edilmiş ve milletin tarihiyle olan bağı koparılmıştır.
Kaynaklar
Kemalist Devrimlerin Analizi, Ebubekir Aytekin, Kayıhan Yayınları, 2025.
Yakın Tarihimizi Sorgulamak, Fikret Aktaş, İslambol Yayınları, 2025.
Put Adam, Eski Bir Türk Subayı, İslambol Yayınları, 2025.
Said Alpsoy’un kaynaklarıyla YouTube kanalında ele aldığı konuşmaları.
Aylık Baran Dergisi 50. Sayı Nisan 2026