İstiklal Mahkemeleri ve keyfî idamlar

Abone Ol

İstiklal Mahkemeleri, Millî Mücadele’nin ilk evrelerinde cephedeki çözülmeleri önlemek amacıyla kurulan olağanüstü yapılardan zamanla iktidarın rejim terörünü uyguladığı, hukuk kurallarının tamamen askıya alındığı bir infaz mekanizmasına dönüşmüştür. Özellikle Lozan Antlaşması sonrasında bin yıllık İslâm hukuku mirasının reddedilip Batılı sistemlerin topluma zorla kabul ettirilmesi sürecinde, bu mahkemeler adeta bir iç sömürgecilik aygıtı olarak işlev görmüştür. Yargılamalarda sanıklara avukat tutma, savunma yapma ve kararları temyiz etme hakkı tanınmamış; mahkeme üyelerinin çoğunun hukukçu olmaması sebebiyle kararlar siyasi direktifler ve şahsi kanaatler doğrultusunda verilmiştir. Tek parti rejiminin toplumsal dokuyu ve dini kimliği yok ederek yeni bir düzen inşa etme hamlesinde, İstiklal Mahkemeleri denetimsiz, hesap sorulamayan ve aldığı idam kararlarını aynı gün uygulayan son derece kanlı bir aygıt haline gelmiştir.

Mahkemelerin bilançosu incelendiğinde, TBMM arşivleri ve resmi kayıtlarda tespit edilen idam sayısının yaklaşık 1.800 ile 2.000 arasında olduğu görülmektedir. Dönemsel kırılıma bakıldığında, 1920-1921 arasındaki birinci dönemde asker kaçakları ve asayişsizlik suçlamalarıyla 1.054 kişi, 1921-1923 arasındaki ikinci dönemde casusluk ve düşmanla iş birliği gerekçesiyle 382 kişi, 1925-1927 Takrir-i Sükûn döneminde ise siyasi muhalefet ve devrim kanunlarına muhalefet gerekçesiyle 420 ile 500 arasında insan idam edilmiştir. Ancak resmi zabıtlara geçmeyen infazlar, seyyar mahkemelerin sorgusuz kurşuna dizmeleri ve kayıt dışı uygulamalar dikkate alındığında kurban sayısının gerçekte 5.000'in üzerine çıktığı bilinmektedir. Nitekim Ankara’da kadrolu infazcı olarak çalışan Cellat Kara Ali’nin tek başına 5.216 kişiyi ipe çektiğini bizzat beyan etmesi ve toplu idamlar sebebiyle bölgede ip kıtlığının baş göstermesi, yaşanan kıyımın boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır.

İdam cezalarının gerekçeleri zaman içinde değişmiş ve beş ana başlık altında toplanmıştır.

İlk yıllarda Firariler Hakkında Kanun uyarınca asker kaçakları, Hıyanet-i Vataniye Kanunu kapsamında ise TBMM’ye karşı çıkanlar hedef alınırken; sonraki süreçte Ahmediye, Anzavur, Düzce, Yozgat ve Şeyh Sait kalkışmaları gibi silahlı isyanlara katılanlar darağacına gönderilmiştir. Şeyh Sait davasında Şeyh Sait ile birlikte 47 lider kadro aynı gün Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda asılmıştır. 1925 yılından itibaren ise odak noktası doğrudan devrim kanunlarına muhalefete kaymıştır. Şapka Kanunu ve Tekke-Zaviyelerin Kapatılması kararlarına direnen Rize, Erzurum, Maraş, Sivas ve Giresun halkı, dini siyasete alet etmek ve rejim karşıtı olmakla suçlanarak idama mahkûm edilmiştir. Bunun yanında 1926 İzmir suikastı davası bahane edilerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmış, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay gibi Milli Mücadele kahramanları idamla yargılanmış, Ziya Hurşit, Laz İsmail, Cavid Bey, Dr. Nazım ve Yenibahçeli Nail gibi İttihatçı liderler ve siyasi muhalifler tamamen tasfiye edilmiştir.

Üç Ali'ler

Ankara İstiklal Mahkemesi, başında Ali Çetinkaya (Kel Ali), üye Kılıç Ali ve savcı Necip Ali (Küçüka) bulunması sebebiyle "Üç Aliler Divanı" adıyla anılmıştır. Hiçbiri hukuk eğitimi almamış olan bu heyet, emirleri doğrudan siyasi merkezden alan ve hukuk kurallarını hiçe sayan keyfi bir infaz mekanizması olarak çalışmıştır. Mahkeme müzakerelerinde adil bir yargılama prosedürü yerine üyelerin hiddeti hâkim olmuş, karar odasında verilecek cezaların şiddeti ve kişisel husumetler yüzünden üyelerin birbirlerine tabanca çekecek ve birbirlerini vurmakla tehdit edecek noktaya geldiği tanıklıklarla sabittir. Somut delil, tanık dinleme ya da yazılı savunma hakkının tamamen kaldırıldığı bu mahkemede, kararlar sadece "heyetin vicdani kanaati" bahanesiyle alınmıştır. İsim benzerlikleri sebebiyle yanlış kişilerin asıldığı, dosyaları dahi incelenmeden başkalarının yerine masum vatandaşların darağacına gönderildiği ve sonradan "sehven olmuş" denilerek üzerinin kapatıldığı birçok acı verici olay yaşanmıştır.

Mahkemelerin ana hedefi, Kemalist rejimin önünde engel olarak görülen İslâm âlimleri, müftüler, şeyhler, seyyidler ve hafızlar olmuştur. Toplumsal dini hafızayı silmek adına, kanunun çıkarılmasından 1,5 yıl önce yazdığı "Frenk Mukallitliği ve Şapka" risalesi bahane edilerek İskilipli Şehit Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi, kanunların geriye yürütülemeyeceği temel hukuk ilkesi çiğnenerek idama mahkûm edilmiştir. Devrimin Şapka Kanunu hamlesinde Kemalizm'in ifade ettiği "gerekirse bazı kurbanlar vereceğiz" anlayışı, Anadolu genelinde kanlı bir bilançoya dönüşmüştür. Henüz 22 yaşındaki genç âlim İbrahim Edhem, sırf dini vaazlar verip halkı irşad ettiği için Şeyh Sait ayaklanmasıyla ilişkilendirilerek asılmış, Erzurum’da Şapka Kanunu’na karşı çıkan halkı yatıştırmaya çalışan Erzurumlu Hacı Galip ve Hacı Osman gibi saygın kanaat önderleri, sırf sarık ve cübbeleriyle İslâmî kimliği temsil ettikleri için düzmece yargılamalarla infaz edilmiştir. Rize, Maraş ve Sivas’ta şapka giymeyi reddeden ahali seyyar İstiklal Mahkemeleri tarafından topluca idama mahkûm edilmiş, Sivas’ta şehir nizamını sağlama bahanesiyle halk darağaçlarıyla sindirilmiştir.

Halka gözdağı vermek ve İslâmî direniş iradesini tamamen kırmak amacıyla idamlar sıradan bir infazın ötesine geçerek insanlık dışı yöntemlerle icra edilmiştir. Şeyh Sait süreci ve Doğu'daki bastırma harekâtı sırasında Diyarbakır’ın Hani ilçesinde tutuklanan 14 din âlimi, hiçbir yargılama usulüne tabi tutulmaksızın başları kesilerek katledilmiş; kesik başları jandarma süngülerine takılarak sokaklarda dolaştırılmış ve ardından ibret-i âlem olsun diye cami avlusunun demir parmaklıklarına saplanarak sergilenmiştir. İdam sehpalarının ve ipin yetersiz kaldığı seyyar infaz noktalarında sanıklar göğüslerine ve kalplerine saplanan kamalarla katledilmiştir.

Yargılamalardaki psikolojik vahşet öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, babaların direncini kırmak ve onlara en büyük acıyı yaşatmak için evvela evlatları gözlerinin önünde asılmış, ardından babalar darağacına gönderilmiştir. Ankara Ulus Meydanı’nda ve Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda günlerce iplerde çürümeye terk edilen cesetlerin göğüslerine asılan "irtica" ya da "hıyanet" levhaları ile halk üzerinde tam bir rejim terörü estirilmiş, bu uygulamalar Türk hukuk tarihine silinmez bir leke ve katliam dönemi olarak kazınmıştır.

Not: Hasan Hüseyin Ceylan'ın "Kemalizm'in Türkçe Ezan Hikayesi" isimli eserinden faydalanılmıştır.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }