Hayatı
Jean-Paul Sartre, 21 Haziran 1905’te Paris’te doğdu. Babası deniz subayı Jean-Baptiste Sartre, o henüz çok küçükken hayatını kaybetti. Sartre, Sözcükler’de babasının ölümünü hayatının en büyük hadiselerinden biri olarak anlatır ve babasını tanımaya dahi fırsat bulamadığını söyler. Babasının ölümünün ardından annesi Anne-Marie Schweitzer ile birlikte anne tarafından ailesinin yanına döndü. Çocukluğunda bilhassa büyükbabası Charles Schweitzer’in tesiri altında kaldı. Büyükbabasının kitaplarla dolu çalışma odası, küçük yaşlardan itibaren Sartre’ın hayatında önemli bir yer tuttu. Kendi anlatımında çocukluk yıllarını büyük ölçüde okumak ve daha sonra yazmak etrafında hatırlar. Henüz küçük yaşlarda yazmaya başlayan Sartre, Sözcükler’de zamanla kendisini “yazan ben” üzerinden tanımlamaya başladığını da anlatır.
1924 ile 1929 yılları arasında Paris’te École Normale Supérieure’de öğrenim gören Sartre, burada Raymond Aron, Maurice Merleau-Ponty gibi isimlerle aynı çevrede bulundu. Simone de Beauvoir ile öğrencilik yıllarında başlayan beraberliği de hayatının sonuna kadar sürdü. Mezuniyetinin ardından Le Havre başta olmak üzere çeşitli liselerde felsefe öğretmenliği yaptı, bir süre Berlin’de eğitimine devam etti. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusuna alındı ve Almanlara esir düştü. İşgal yıllarında ise bir direniş grubu içinde faaliyet gösterdiğini daha sonra kendi anlatımında kaydetti. Savaştan sonra öğretmenliği bırakarak hayatını yazarlığa, yayın faaliyetlerine ve siyasî çalışmalara ayırdı. Simone de Beauvoir ile birlikte Les Temps Modernes dergisinin kuruluşunda yer aldı. Roman, tiyatro, deneme ve felsefe alanında çok sayıda eser yayımladı. 1964’te kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü kabul etmedi. Sartre, 15 Nisan 1980’de Paris’te 74 yaşında öldü. Cenazesine on binlerce kişinin katılması, hayatının sonuna gelindiğinde Fransa’daki şöhretinin ulaştığı çapı da gösteriyordu.
Giriş
Jean-Paul Sartre, modern Batı insanının hürriyet, mesuliyet, yalnızlık, mânâ, ahlâk ve varlık karşısındaki sıkıntılarını en açık biçimde dile getiren isimlerden biridir. Bu sebeple onu okumak, günümüz insanının hangi fikrî zeminden hareket ettiğini ve hangi çıkmazlara sürüklendiğini anlamak için gereklidir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na göre de Batı tefekkürü bütünüyle reddedilecek bir yığın olarak değil, doğruyu ararken hakikatin bazı parçalarına temas eden fakat bunları Mutlak Fikir’e bağlayamadığı için eksik kalan bir düşünce sahası olarak ele alınmalıdır. Büyük Muztaribler’in 2. cildinde beşerî sistemlerin İslâm önünde hesaba çekilmesi ve doğru taraflarının aslına irca edilmesi gerektiğini vurgulayan Mirzabeyoğlu, bu bakımdan Sartre’ın ferdî mesuliyet, seçim, hürriyet ve insanın kendisini fiilleriyle gerçekleştirmesi gibi meselelerde önemli sorular yakaladığını belirtir. Sartre’ı ele alırken de, onu tanımaya çalışıyoruz ve sorduğu soruların derinliğine nazaran verdiği cevaplarda kaybettiği istikameti göstermeye çalışıyoruz.
Sartre’ın düşüncesi
Sartre’ın düşüncesine “bulantı”, “bunalım” yahut “saçma” kavramlarından girildiğinde, onun kurduğu sistemin asıl düğüm noktası gözden kaçabilir. Mesele daha geride, insanı ve varlığı nasıl tarif ettiği yerde başlar. Varlık ve Hiçlikte eşyanın varoluşunu “kendinde-varlık”, insan şuurunu ise “kendi-için-varlık” olarak ayırır. Eşya ne ise odur. İnsan ise ne olduğuyla hiçbir zaman bütünüyle çakışmaz. Kendisini bilir, kendisine mesafe alır, bulunduğu hâli aşar ve henüz olmadığı bir imkâna doğru yönelir. Sartre’ın “hiçlik” dediği şey de bu şuurun varlık içinde açtığı mesafeyle ilgilidir. İnsan “şu anda olduğum şeyden başka olabilirim” diyebildiği için mevcut hâline mahkûm bir nesne değildir. Buradan hürriyete ulaşır: insanın özü önceden belirlenmiş olmadığından, insan kendi imkânlarına doğru sürekli kendisini yapar. Sartre’ın insanda yakaladığı bu hareket ve şuur keyfiyeti önemlidir. Sorun, bu hareketin hangi hakikate doğru olduğu sorusunda başlar. Şuur kendisini aşmaktadır, fakat Sartre ona kendisini aşacağı mutlak bir istikamet bırakmaz. İnsan böylece kendisini aşan, fakat kendisinden başka nihai müracaat noktası bulunmayan bir varlık hâline gelir.
Bu anlayışın en bilinen ifadesi “varoluş özden önce gelir” hükmüdür. Sartre Varoluşçulukta insanın önce var olduğunu, daha sonra kendisini fiilleriyle belirlediğini söyler. Ona göre değişmez ve önceden verilmiş bir “insan tabiatı” kabul edildiği anda insanın hürriyeti sınırlandırılmış olur. Bu yüzden insanın ne olacağını belirleyen hazır bir özden ziyade onun seçimleri, tasarıları ve fiilleri vardır. Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler’de Sartre’ın bu tezini aktarırken esas kırılmayı insanın kendi insanlık niteliğini kendi yaptığı fikrinde görür ve bu hürriyeti “keyfî hürriyet” olarak niteler. İnsan elbette fiilleriyle şahsiyetini kurar, korkaklaşabilir, cesurlaşabilir, nefsine esir olabilir veya kendisini terbiye edebilir. Fakat insanın kendisini gerçekleştirmesiyle kendi hakikatini yaratması aynı şey değildir. Sartre ikinci noktaya doğru gider. İnsanın kendisini meydana getiren asıl olmaması ile fiillerinden mesul olması arasında hiçbir çelişki bulunmazken, Sartre hürriyeti korumak adına insanın üzerinde bulunan ontolojik ve ahlâkî ölçüyü kaldırır. Mirzabeyoğlu ise ölçüsünü kendi kuran hürriyetin nihayetinde ölümün ötesindeki hiçlik karşısında kendi kendisini tüketen bir çabaya dönüşeceği tenkidinde bulunur.
Sartre’ın hürriyet anlayışı
Sartre’ın hürriyet anlayışı rahatlatıcı bir serbestlik fikrinden ziyade, insanın üzerinden atamayacağı ağır bir mecburiyet gibidir. İnsan seçmemeyi bile seçemez. Susmak, kaçmak, bağlanmak, vazgeçmek, direnmek veya hiçbir şeye bağlanmamak hep birer tercihtir. Özgürlük Yolları’ndaki Mathieu da bunun edebî karşılıklarından biridir: hayatı boyunca kendi hürriyetini muhafaza etmeye çalışırken, bağlanmanın da bağlanmamanın da bir seçim olduğunu tecrübe eder. Sartre’ın “insan özgür olmaya mahkûmdur” sözü bu sebeple merkezîdir. İnsan yaptığı tercihlerle yalnız kendisini kurmaz, nasıl bir insan olunması gerektiğine dair bir örnek ortaya koyduğu için, Sartre’a göre bütün insanlık adına da seçim yapmış olur. Bu geniş sorumluluk alanı da “bunaltı”yı doğurur.
Mirzabeyoğlu’na göre ise Sartre’ın yanıldığı nokta, hürriyeti zorunluluktan ayırarak ele almasıdır. Mirzabeyoğlu, hürriyet ile zorunluluğun birbirinin zıddı iki ayrı saha olmadığını, hakikatte “üst üste bir birlik içinde” anlaşılması gerektiğini söyler. Yani insanın hür olması, onun yaratılış, kader, sebep ve ilâhî ölçüden bağımsız biçimde kendi kendisinin kaynağı olması demek değildir. Sartre ise önceden verilmiş bir insan özü, ahlâkî zorunluluk ve aşkın değer kabul etmediği için insanı kendi değerlerini meydana getiren ve kendisini seçimleriyle kuran bir varlık hâline getirir. Mirzabeyoğlu bu anlayışı “keyfî hürriyet” olarak görür. Çünkü hürriyet, bağlı bulunduğu hakikat ve zorunluluk zemininden koparıldığında artık istikamet sahibi bir hürriyet olmaktan çıkar, insanın kendi tercihini bizzat ölçü hâline getirdiği bir serbestliğe dönüşür. Bu yüzden Mirzabeyoğlu’na göre Sartre’ın hürriyet anlayışının tabiî neticesi, insanın kendi yaptığı değerlere dayanarak yaşaması ve sonunda ölümün ötesindeki hiçlik karşısında “boşuna çabalama”ya düşmesidir.
Sartre’ın “bulantı”sı
Sartre’ın “bulantı”sı da psikolojik bir rahatsızlıktan ibaret değildir. Varlık ve Hiçlikte kendi olumsallığının bedende sürekli hissedilişini açıklarken, bu hâli başka bir yerde Bulantı adıyla tasvir ettiğini açıkça belirtir. İnsan kendi bedeninden, kendi mevcudiyetinden kaçamaz. Beden ona sürekli olarak “buradasın, varsın” diye hatırlatılan bir olgusallık şeklinde yapışır. Sartre bunu “gizli ve üstesinden gelinmez bir bulantı” olarak ifade eder. Buradaki asıl mesele, varlığın niçin var olduğuna dair onu zorunlu kılan bir gaye bulunmayışıdır. İnsan vardır, dünya vardır, fakat onların varlığını nihai bir “niçin”e bağlayacak yaratıcı irade reddedildiğinde varoluş olumsal, fazladan ve temelsiz görünmeye başlar. Salih Mirzabeyoğlu da Sartre’ın “saçma” kavramıyla kâinatın anlamdan yoksunluğunu dile getirdiğini belirtir. Oysa Tanrı fikrinin reddiyle kâinat bir kudretin tecellisi ve mânâ bütünü olarak görülmekten çıkar. İnsan kendisini sebepsiz, gayesiz ve terk edilmiş hisseder. Dolayısıyla bulantı, Sartre’ın sisteminde tesadüfî bir karamsarlık değil, kurduğu ateist ontolojinin ruhî neticesidir.
Sartre’a göre hayatın mânâsı ve ahlâk meselesi
Sartre’a göre hayatın mânâsı insana önceden verilmiş değildir. İnsan dünyaya gelir, seçimleriyle kendisini kurar, değerlerini meydana getirir ve yaşadığı hayata anlamı kendisi verir. Bu sebeple genel ve aşkın bir ahlâkın insana hangi yolu tutacağını önceden bildirdiği fikrini kabul etmez. Kişi, içinde bulunduğu şartlarda kendi kararını vermek ve bunun mesuliyetini üstlenmek zorundadır. Mirzabeyoğlu, Sartre’ın bu yaklaşımını tenkit ederken insanın hayatına mânâ vermesiyle mânânın kaynağını bizzat insanın kendisi sayması arasındaki farkı öne çıkarır. Ona göre Sartre, insanı değerleri kendi kuran bir varlık hâline getirerek ölçüyü ferdin tercihine bağlamaktadır. Bu durumda seçimin kendisini doğru veya yanlış kılacak daha üst bir hakikat zemini ortadan kalkar. Mirzabeyoğlu’nun tenkidi, Sartre’ın mânâ arayışını görmesinde değil, bu mânânın kaynağını insana vermesinde düğümlenir. Çünkü onun nazarında beşerî düşünce ve değerler ancak "Mutlak Fikrin" çerçevesinde yerini ve hakikatini bulabilir.
Ahlâk meselesi bu açmazı daha da belirgin hâle getirir. Sartre, hazır ve aşkın ahlâkî değerleri reddederken insanın fiillerini ahlâkî muhasebenin dışına çıkarmaz. Tam tersine, mesuliyet fikrini alabildiğine genişletir. Korkak insan korkaklığından sorumludur. Tutkular mazeret sayılamaz. Kişinin seçimi kendisiyle birlikte insanlığa dair bir tasavvur da meydana getirir. Fakat bu durumda şu soru kaçınılmaz hâle gelir: Bir seçim neden ötekinden daha doğru olacaktır? Sartre’ın tiyatrosunda mesele daha çıplak görünür. Sinekler’de Orestes, Jupiter’in karşısına çıkarak kendisinden başka yardım bekleyemeyeceğini ve “kendi yasasından başka yasa tanımamaya” mahkûm olduğunu söyler. Burada insanın kendi fiilinin mesuliyetini üstlenmesi kuvvetle ifade edilir, fakat aynı zamanda insan kendi hükmünün kaynağı hâline getirilir. Fakat Sarte'ın kaçırdığı şudur ki; suç, günah, tövbe, af ve rıza gibi kavramları aşkın bir ahlâk nizamından kopardığınızda geriye kişinin kendi kendisini suçladığı ve yine kendi kendisini akladığı kapalı bir daire kalır. Bu, Sartre’ın insanı ahlâksızlığa çağırmasından ziyade, ahlâkın temelini insana havale etmesinden doğan bir temellendirme problemidir.
Şeytan ve Yüce Tanrı bu problemi âdeta sahne üzerinde teşhir eder. Goetz uzun süre Tanrı’dan işaret bekler. Yaptığı iyiliğin ve kötülüğün aşkın bir hükümle karşılığını arar. Sonunda Tanrı’nın sessizliğini yokluk olarak yorumlar ve vardığı yerde kötülüğe kendisinin karar verdiğini, iyiliği kendisinin icat ettiğini, kendisini suçlayanın ve affedecek olanın yine kendisi olduğunu söyler. “Tanrı yoktur” hükmünü buradan çıkarır. Sartre’ın felsefî tezinde aşkın hüküm çekildiği anda boşalan yere insan geçmektedir. Fakat insan kendisinin hem sanığı, hem hâkimi, hem kanun koyucusu olduğunda “iyi” ve “kötü”nün insandan bağımsız bir hakikat taşıması mümkün olmaktan çıkar. Aslında Sartre’ın burada yapmak istediği, insanın elinden her türlü mazereti almaktır. Ne var ki insanı mutlak mesul hâle getirirken onu mesul tutacak mutlak ölçüyü reddetmesi, sistemin en büyük gerilimlerinden birini meydana getirir. İnsan artık bir emir karşısında sorumlu kul değil, emri de hükmü de kendi içinden çıkaran bir kanun koyucu olur.
Varlık ve hiçlik
Sartre’ın düşüncesinin vardığı noktalardan biri en açık biçimde Varlık ve Hiçlikte görülür. Ona göre insan, kendi varlığıyla hiçbir zaman bütünüyle çakışmayan bir eksiklik hâlindedir. İnsan sürekli olarak mevcut hâlini aşmak, kendisini tamamlamak ve kendi varlığının temeli hâline gelmek ister. Sartre, şuurunu ve hürriyetini korurken aynı zamanda “kendinde-varlık” gibi tamamlanmış ve kendi kendisinin temeli olan bir varlığa ulaşma arzusunu insanın temel yönelişi olarak ele alır. Bu imkânsız bütünlüğe “Tanrı” adını verir ve insanın temel projesini “Tanrı olmaya doğru atılım” şeklinde ifade eder. Varlık ve Hiçlikte bunu daha da ileri götürerek “insan temelde Tanrı olmak arzusudur” hükmünü kurar. Sartre’ın sistemi içinde bu arzu hiçbir zaman tamamlanamaz. Çünkü insan hem hür ve şuurlu kalmak hem de kendi varlığının mutlak temeli olmak istemektedir. Bu sebeple insan daima kendisinin ötesine yönelir, yeni seçimlerle kendisini kurar ve eksikliğini gidermeye çalışır. Fakat aşkın ve önceden verilmiş bir hakikat kabul edilmediği için bu hareket nihai bir tamamlanmaya ulaşmaz. Aynı çizgi ölüm meselesinde de devam eder. Ölüm, Sartre’da insanın yönelişini tamamlayan aşkın bir menzil olmaktan ziyade onu kesintiye uğratan ve projesini sona erdiren bir hadise olarak belirir.
Sartre’ın düşüncesindeki asıl problem, insanın kendi kendisinin temeli olmadığını görmesine rağmen bu eksikliği yaratılmışlık hakikatiyle açıklamamasıdır. Allah’ın varlığını reddeden bir düşüncenin, insanın en derin yönelişini tarif ederken yine “Tanrı” mefhumuna başvurması bu bakımdan dikkat çekicidir. İnsan kendi içinde tamamlanamayan, sürekli kendisini aşmaya çalışan ve varlığının temelini kendi içinde bulamayan bir varlık olarak tasvir edilir. Fakat bu eksiklik, insanın gerçekleşmesi imkânsız bir tamamlanma arzusu şeklinde yorumlanır. Böylece insan hem kendisini kurmakla yükümlü bırakılır hem de kendisini aşan mutlak bir ölçüden mahrum edilir.
Bu zeminde hürriyet, mesuliyet, mânâ, yalnızlık ve ölüm meseleleri daha da ağırlaşır. İnsan hürdür, fakat hürriyetinin bağlanacağı nihai istikamet belirsizdir. Mesuldür, fakat mesuliyetini hükme bağlayacak mutlak ölçü kendi dışında bulunmaz. Hayatına mânâ vermek zorundadır, fakat bu mânânın kaynağı yine kendisine bırakılır. Kendisini gerçekleştirmek ister, fakat kendi varlığının sebebi ve ölçüsü olamadığı için bu çaba kapanmayan bir daireye dönüşür. Sartre’ın kuvveti, modern insanın bu meselelerini keskin biçimde görmesindedir. Zaafı ise bu meselelerin kaynağını ve cevabını yine insanın kendi içinde aramasıdır. İnsan arayandır, fakat hakikatin kaynağı arayan insanın kendisi değildir.
Kaynakça
- Sartre, Jean-Paul. Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik Ontoloji Denemesi. Çev. Turhan Ilgaz ve Gaye Çankaya Eksen. 4. bs. İstanbul: İthaki Yayınları, 2011.
- Sartre, Jean-Paul. Varoluşçuluk. Çev. Asım Bezirci. 8. bs. İstanbul: Say Yayınları, 1985.
- Sartre, Jean-Paul. Sözcükler. Çev. Bertan Onaran. 3. bs. İstanbul: Payel Yayınları, 1989. Eserin özgün adı Les Mots.
- Sartre, Jean-Paul. Akıl Çağı: Özgürlük Yolları 1. Çev. Gülseren Devrim. 6. bs. İstanbul: Can Yayınları, 2009.
- Sartre, Jean-Paul. Sinekler. Çev. Tahsin Yücel. Ankara: Kuzey Yayınları, 1985.
- Sartre, Jean-Paul. Şeytan ve Yüce Tanrı. Çev. Eray Canberk. İstanbul: Ataç Kitabevi, 1964.
- Sartre, Jean-Paul. Sartre Sartre’ı Anlatıyor: Filozofun 70 Yaşındaki Otoportresi. Çev. Turhan Ilgaz. 4. bs. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004.
- Mirzabeyoğlu, Salih. Büyük Muztaribler: Düşünce Tarihine Bakış. C. 2. İstanbul: İbda Yayınları, 2003.
- Saygılı, Sefa. Dünyayı Aldatanlar. İstanbul: Elit Kültür, 2010, 215-220.