Birkaç yıl öncesine kadar yapay zekâ etrafında konuşulan her şey ilerlemenin sınırsızlığı üzerineydi. Bugün konuşulan ise tam tersi: neyin, kime, hangi şartla verilmeyeceği üzerine. Washington'ın OpenAI'ın GPT-5.6 ve Anthropic'in Claude Mythos 5 gibi en ileri modellerine getirdiği erişim sınırlamaları, bu dönüşümün yalnızca görünen yüzü. Bir zamanlar "önce inovasyon" diyen zihniyetin yerini sessizce "önce devlet kontrolü" anlayışı aldı. Bu, basit bir politika değişikliğinden çok daha fazlası. Yani yapay zekânın ticarî bir üründen çok, denetimi devlete ait stratejik bir güce dönüştüğünün örtük itirafı.
Mantık açık. Gelişmiş bir modelin siber silah üretebilme, kritik altyapıların zafiyetlerini saniyeler içinde haritalayabilme kapasitesi, onu sıradan bir yazılım olmaktan çıkarıp bir tür güç vasıtasına dönüştürüyor. Beyaz Saray'ın bu teknolojiyi yalnızca kendi kurumlarına, üstelik şartlı izinle dağıtması, etrafı surlarla çevrili kapalı bir dijital kale inşa etme arzusunun ifadesi. Şirketlerin kurumsal özerkliğini ikinci plana iten bu manzara, yeni bir tür vesayet ilişkisi doğuruyor.
Aynı kapanma eğilimi devletlerle birlikte şirketler düzeyinde de görünür hâlde. Apple, Meta ve Google gibi Silikon Vadisi devleri; veri mahremiyeti, rekabet hukuku ve casusluk riskleri gerekçesiyle en gelişmiş asistanlarını ve modellerini başta Avrupa Birliği olmak üzere pek çok pazara açmaktan kaçınıyor. Apple'ın "Apple Intelligence" ve yeni Siri sürümlerini Avrupa'ya kapatması bunun en somut örneklerinden. "Frontier" diye anılan bu en ileri modellerin bir kısmı şirket politikaları ve doğrudan ulusal güvenlik gerekçesiyle de sınırlanıyor. OpenAI en yeni sürümlerinin genel kullanıma açılmasını sürekli ertelerken, Anthropic en güçlü modellerini yabancı kullanıcılara kapatıp yalnızca akredite kuruluşlara tahsis etti.
Elbette bu vaziyet düşündürücü: Kamuya sunulan sistemlerin aslında en gelişmiş sürümler olmayabileceği, vitrindeki ile kasadaki arasında giderek açılan bir mesafe bulunduğu ihtimali. Telif davalarının milyarlarca dolarlık yükünden kaçınmak isteyen şirketler ile dijital egemenliğini korumaya çalışan devletler, farkında olmadan aynı noktada buluşuyor: Yapay zekâyı herkese açık bir araç olmaktan çıkarıp el altında tutulan bir tür laboratuvar gücüne çevirmek. İnternetin ilk yıllarındaki "açık dünya" anlatısının nasıl sona erdiğini anlamak için bundan daha net bir işarete ihtiyaç yok.
Geleceğin Altyapısı…
Ancak yapay zekâ çoğu zaman sahnenin yalnızca en gürültülü kısmı. Asıl yarış, gündelik haberlerin gölgesinde, çok daha derin bir altyapı katmanında sürüyor.
Kuantum bilgisayarlar laboratuvardan çıkıp jeostratejik bir araca dönüşüyor; mevcut şifreleme duvarlarını saniyeler içinde aşabilecek bu güce karşı devletler, hacklenmesi neredeyse imkânsız kuantum ağları kuruyor. Mikroçip üretiminde "2 nanometre ve altı" mimarisine geçiş, egemenliğin en somut fizikî cephesi hâline gelmiş durumda. Çünkü akıllı füzeden veri merkezine kadar her şeyin kalbinde o minik silikon parçası atıyor. Alçak yörünge uydu takımları, okyanus altı kablolara olan bağımlılığı bitirerek küresel iletişimi gökyüzünden denetleme imkânı vadediyor. Gen düzenleme teknolojileri ve beyin-makine arayüzleri, insan biyolojisini yavaş yavaş okunabilir, hatta düzenlenebilir bir veri katmanına çeviriyor. Bütün bu devasa sistemlerin yuttuğu elektriği karşılamak için ise "yapay güneş" denen füzyon enerjisi, tarihin en iddialı enerji yarışının konusu olmuş durumda.
Bunların her biri ayrı bir haber gibi görünse de hepsi aynı cümlenin parçaları. Geleceğin egemenliği yalnızca yazılımla olmayacak; çiple, uzayla, biyolojiyle, kuantumla ve enerjiyle birlikte kuruluyor. Mesele tek bir teknolojinin kime ait olacağından ziyade bütün bir uygarlık altyapısının kimin elinde toplanacağı.
Yerli Altyapı Yarışı
Bu yoğunlaşma, tabiatı gereği bir karşı hareket doğuruyor. Dünya, ABD merkezli teknoloji devlerinin algoritmik ağırlığına karşı alternatif arayışların sahnesine dönüşmüş durumda.
Avrupa Parlamentosu'nun veri güvenliği gerekçesiyle Google yerine Fransız arama motoru Qwant'a yönelmesi, buzdağının yalnızca görünen ucu. Fransa'dan Almanya'ya, Hindistan'dan Güney Kore'ye kadar pek çok devlet, vatandaşının kişisel verisini, finansal hareketini, toplumsal eğilimini yabancı şirketlerin kapalı kutu algoritmalarına teslim etmek istemiyor. Avrupa Birliği Komisyonu'nun açıkladığı "Teknolojik Egemenlik Paketi" de aynı kaygının kurumsal ifadesi: Çip Yasası'nın yenilenmesinden bulut ve yapay zekâ mevzuatına uzanan adımlarla, önümüzdeki yıllarda veri merkezi kapasitesini katlamak, hassas veriyi yerli altyapıda tutmak ve yabancı tedarikçinin tekelini kırmak hedefleniyor.
İnternetin doğuşundaki o iyimser hayal, yani sınırları kaldıran, herkesi aynı ağda buluşturan dünya tasavvuru, yerini her devletin kendi dijital duvarını ördüğü bir döneme bırakıyor. Arkasındaki düşünce sade: Veriyi elinde tutan, geleceğin yapay zekâsını, ekonomik dengesini, hatta toplumsal algısını da elinde tutar. Kendi algoritmik altyapısına sahip olmayan ülkelerin yeni çağda bir tür dijital sömürge konumuna düşme ihtimali, artık yalnızca teorik bir endişe değil. Ulusal güvenlik kavramı da bu yüzden fizikî sınırı korumaktan çıkıp veri akışını ve dijital kodu denetleyebilmeye doğru genişliyor.
"Ortak Olmak" mı "Bağımlı Olmak" mı?
Türkiye, tam da bu kırılmanın ortasında, hem cazip hem de nazik bir eşikte duruyor.
Jeopolitik konumu, görece güçlü enerji altyapısı ve HIT-30 Programı çerçevesindeki veri merkezi destekleriyle ülke, küresel yatırımın ilgi alanına girmiş durumda. Ulusal Veri Kütüphanesi gibi adımlar yerli ekosistemi beslerken, Turkcell ile Google Cloud ortaklığında Ankara'da temeli atılan büyük ölçekli proje ülkeyi "hiper ölçekli" altyapı kümesine taşıyor. Nevşehir'de kayaya oyulmuş doğal mekânların veri merkezine dönüştürülmesi fikri ise hem deprem riskinden uzaklığı hem de tabiî soğutma imkânıyla işletme maliyetini ciddi oranda düşürerek dikkate değer bir avantaj vadediyor.
Bütün bunlar kıymetli. Ama burada sorulması gereken asıl soru kaç sunucu kurulduğu değil: Türkiye yalnızca verinin saklandığı edilgen bir coğrafya mı olacak, yoksa teknolojiyi kendi medeniyet diliyle üreten bir merkez mi? İki şık arasındaki fark, mühendislik kadar niyetle de ilgili. Küresel devlerle kurulan ortaklıkların bir bilgi-birikim mektebine dönüştürülmesi, teknoloji transferi ve yerli Ar-Ge şartlarının taviz verilmeden işletilmesi, kritik devlet verisinin yerli sunucuda tutulması; bunların hepsi, "ortak olmak" ile "bağımlı olmak" arasındaki ince çizgiyi belirleyecek.
Aynı sorunun en sembolik tezahürü, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'nca Türkiye'nin "düşünen yapay zekâsı" olarak tanıtılan ve milyarlarca sayfalık veriyle eğitilen yerli model "Bilge". Genç nüfus ve stratejik konum gibi klasik avantajların altı iyimserlikle çizilse de, "kendi kültürümüze göre yapacağız" iddiası beraberinde sahici bir muhasebeyi getiriyor. Zira bir toplum kendi hafızasından, dilinden, edebinden bir ölçüde uzaklaşmışsa, yapay zekâyı hangi kültürel koda göre eğiteceği başlı başına bir mesele hâline gelir. "Bilge" ancak Anadolu insanının diline, irfanına, ahlâkına ve tarihî birikimine sahici biçimde temas edebildiği ölçüde gerçekten yerli olabilir. Aksi hâlde elde kalan, Batı menşeli bir aklın yerli bir isimle giydirilmesinden ibaret kalır. Şunu da unutmamak gerekir: Yapay zekâ aynı zamanda güçlü bir telkin aracıdır; kitleleri yönlendirme kabiliyeti, çoğu zaman teknik başarısından daha sessiz, ama daha kalıcıdır.
Ekran bağımlılığı
Bütün bu egemenlik tartışmasının en derin katmanı ise sunucularda değil, insanın kendisinde. Çünkü asıl ele geçirilen şey çoğu zaman bir ülkenin verisi değil, bir neslin dikkati.
Amerika Birleşik Devletleri'nde devlet okullarının büyük bölümünde her öğrenciye dijital cihaz verilmesine rağmen akademik başarının beklenen yere ulaşmaması, üzerinde durulması gereken bir tecrübe. Yoğun ekran kullanımının dikkat, kavrama ve hafıza becerilerini zayıflattığı; uluslararası sınav sonuçlarının da cihaz kullanımındaki artışla başarı arasında ters bir ilişkiye işaret ettiği konuşuluyor. Dersin anlatıldığı sınıfın yerini, öğrencinin çevrim içi formlara ve etkinliklere yönlendirildiği bir düzenin alması, öğrenmenin tabiatını sessizce değiştiriyor. Buna karşılık basılı sayfanın ve elle tutulan notun bilgiyi daha kalıcı kıldığına, kâğıt ile kalemin hâlâ vazgeçilmez olduğuna dair kanaat güçleniyor. Norveç'in ilkokullarda yapay zekâ araçlarını neredeyse tümüyle sınırlama kararı, bu temkinin somut bir ifadesi.
Aynı kaygı, sosyal medya cephesinde daha sert tedbirlere dönüşüyor. İngiltere, on altı yaşından küçüklerin TikTok, Instagram, Snapchat ve X gibi platformları kullanmasını yasaklama yoluna gitti; mesajlaşma uygulamaları ile YouTube Kids bu kapsamın dışında tutuldu. Bu adımıyla İngiltere, benzer bir yasağı ilk uygulayan Avustralya'nın izinden gidiyor. Kanada, Brezilya ve Endonezya çoktan harekete geçmiş; Fransa, İspanya, Danimarka, Tayland ve Güney Kore de benzer düzenlemeler üzerinde çalışıyor.
Bu kararların ortak dili açık: Çocuğu kontrolsüz içerikten ve bitmeyen ekran süresinden korumak, artık bir tercih meselesi olmaktan çıkıyor. Akranıyla bağ kurmak yerine algoritmanın akışına teslim olan bir nesil, gerçek hayatta insanı insan yapan o ince hasletleri yitirme riskiyle karşı karşıya. İnsan, makineyi kendine bir hamal kılmak isterken, sessizce onun hamalı olmaya doğru yürüyor. Gelişmiş ülkeler bu tehlikeyi erken fark edip büyük teknoloji şirketlerine karşı yasal sınırlar çizerken, benzer bir teyakkuzun başka coğrafyalarda da gecikmemesi, geleceğe dair en somut sorumluluklardan biri gibi görünüyor.
Teknolojiye kendi dilimizle hâkim olmak!
Geriye, bütün bu başlıkları tek bir hâlde toplayan bir soru kalıyor.
Kapanan modeller, yükselen duvarlar, kendi arama motorunu kuran devletler, kendi yapay zekâsını eğiten milletler... Hepsi aynı çağın belirtileri. Dünya, açıklığın değil korunmanın; paylaşmanın değil elde tutmanın diliyle konuşmaya başladı. Bu manzarada bir ülkenin gücü, o veriyi hangi akılla, hangi değerle ve kimin için işlediğiyle ölçülecek.
Türkiye için mesele bu yüzden hız çağında kendine ait bir derinliği koruyabilmek, kurduğu her veri merkezine, ürettiği her algoritmaya kendi hafızasının ve mânâsının izini düşürebilmek. Çünkü bir milletin egemenliği, nihayetinde, başkasının diliyle düşünmeyi reddedebildiği yerde başlar.
Aylık Baran Dergisi 53. Sayı Temmuz 2026