Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren tesis edilen Kemalist rejimin işleyiş biçimine biraz yakından bakanlar bunun tarihteki benzersizliğini hemen görürler. Benzersiz bir Jakobenizm, benzersiz bir kurtuluş anlatısı, benzersiz bir cumhuriyet deneyimi, benzersiz bir devrim ve kimlik, tarih, toplum ve birey inşa süreci, benzersiz bir modernleştirme projesi. Maalesef hiçbirinde hiçbir olumluluk bulabileceğimiz bir yanı yok bu benzersizliğin.
Nuray Mert’le başlattığımız, şahsen çok yararlı bulduğum bu tartışmada mevzu açıldıkça açılıyor. Tam bu noktada kendisini “yeni resmi tarih” endişesi noktasında rahatlatır mı bilmem ama bu tespitle başlamak istedim. Kemalizmin resmi tarih tesis etme kanalları, araçları, aygıtları ve süreçlerinin Türkiye’de bir daha tekrarlaması neredeyse imkânsız. Bence dünyanın başka bir yerinde de tekrarlamamış ve tekrarlaması çok zor. Denendiği yerler olmuştur ama en radikalinde bile mesela toplumun dini anlayışı, yaşam tarzı, kılık kıyafeti, kendilik tanımı, tarihi, dili, hafızası hatta alfabesi bu kadar radikal bir biçimde değiştirilmedi. Emsaline bakalım, Sovyetler? İtalya? Almanya? Çin? Hepsinde kültür devrimleri de yaşandı ama bu kültür devrimleri bir ülkeyi halkına rağmen bir medeniyet havzasından koparıp başka medeniyet havzasına ekmeye çalışmadı.
Bu emsalsiz devrim biçiminin toplumda büyük baskılarla olması kaçınılmazdı elbet. Kaçınılmaz olan bir başka şey de bütün bu baskıların bir ömrünün olması. Bastırılan elbette bir noktadan sonra patlar, patlak verir.
Bu dönemde anlatılan ve alternatifine hiçbir telaffuz imkânı veya alanı bırakmayan resmi tarih hem akıldışı, mitolojik, bir o kadar gerçeklerden kopuk ama onun eğitim müfredatları, törenler ve mecburi ezberler yoluyla insanlara yerleştirilmeye çalışılmasının da bir emsali yok. Yani bahsettiğimiz bir asimetri de burada. Bugün eleştiriye ve hatta mizaha konu olabilecek olan bu tarih anlayışına yapılan eleştirilerin ne kadar hegemonik olursa olsun bir resmi tarih seviyesine veya onunla aynı seviyede bir güce çıkması zaten mümkün değil. İşin daha vahim tarafı, tekrarlama pahasına söyleyelim, bugün o resmi tarih hala törenlerle, okul müfredatlarıyla ve mecburi ezberlerle gençlerin dimağına işlenmeye devam ediyor. “Yeni resmi tarihin” öyle bir imkanından hiç bahsedemiyoruz ki olmamalı da.
Nuray Mert’in burada iki farklı düzeyi birbirine karıştırdığını düşünüyorum. Birincisi devletin eğitim sistemi, ders kitapları, resmi tören dili, kanonik kahramanları, makbul vatandaşlık tanımı ve bunların on yıllar içinde ürettiği zihniyet kalıplarıdır. İkincisi ise mevcut siyasi iktidar etrafında oluşan gündelik söylem üstünlükleridir. Bunlar aynı şey değildir. Her hegemonik söylem resmiyet üretmez; her siyasi üstünlük de kendiliğinden tarihsel kuruculuk vasfı kazanmaz. Türkiye’de erken Cumhuriyet’ten beri kurulan resmi tarih anlatısı, sadece bir iktidar söylemi değil; okul, müfredat, hukuk, matbuat rejimi, akademi, sembolik şiddet ve dışlayıcı vatandaşlık terbiyesi üzerinden kurumsallaşmış bir zihniyet rejimidir. Benim işaret ettiğim budur.
Bu yüzden, bir siyasetçinin hangi makamda olursa olsun en ağır bir sözü ile neredeyse yüz yıllık kurumsal tarih rejimini aynı kefeye koymak analitik olarak doğru değildir. “Bu ülkeyi ayyaşlar yönetiyordu” sözünü doğru bulmak zorunda değiliz. Ancak burada asıl mesele şudur: Türkiye’de Mustafa Kemal’in hayat tarzına dair en basit biyografik verilerin bile yıllarca bir tür kutsallık zırhı içinde muhafaza edilmiş olması vakıasıyla yüzleşmeyecek miyiz? İnsanların bir tarihsel şahsiyetin özel hayatı üzerinden hoyrat bir dil kurmasına itiraz etmek başkadır; onun etrafında örülmüş dokunulmazlık rejimini görmezden gelmek başkadır.
Nuray Mert, muhafazakâr çevrelerin Atatürk’ün içki içmesine “takılmış” olduğuna bence fazla takılmış durumda. Oysa burada sorun, içkinin kendisi bile değil, bunun konuşulmasının dahi uzun süre bir tür tabu alanına itilmiş olmasıdır. Bir toplumda bir liderin askeri ve siyasi kararları kadar yaşam tarzı da tarihsel malzemedir. Bu malzemenin hangi kısmının konuşulabilir, hangi kısmının konuşulamaz olduğu siyaseten belirleniyorsa, orada tarih zaten serbest bir düşünme alanı olmaktan çıkmış demektir.
Ayrıca mevzu Mustafa Kemal’in özel hayatı veya tercihleri meselesi olmaktan çıkmış da topluma bu hayat tarzının benimsetilmesi noktasına fazlasıyla gelmişse bunun da konuşmaya daha fazla davet etmesine hiç şaşırmamak gerekiyor. Türkiye’de içki ile cumhuriyet arasında kurulan özdeşlik az şey midir? 28 Şubat’ta insanların içki içip içmedikleri, makbul vatandaşlık açısından bir test alanı değil miydi? Doğrusu bu testler ne 28 Şubat’ta başlamış ne de o süreç bittiğinde bitmiş oldu. Bunun içki eksenli bir yaşam tarzı dayatması haline gelişinin nasıl bir despotizm ürettiğini nasıl unuttuk?
Bu durumda bu içki meselesini bu şekilde gündeme getirenlerin bile günün sonunda Anıtkabir’e gidip Atatürk’e törensel tazimde bulunmaktan, özel defterine periyodik raporlarını sunmaktan ve böylece o resmi tarih ezberini tekrarlamaktan kaçınamıyor olduğunu hatırlatmama gerek var sanırım. Daha birkaç gün önce BM Genel Sekreterine Atatürk ödülü bizzat bu “yeni resmi tarih”in siyasi zirvesi tarafından takdim edildi.
Ben “resmi tarih sorgulanmadı” derken, bu ülkede kimsenin hiçbir şey yazmadığını söylemiyorum. Elbette yazıldı. Karabekir’in hatıratı da bütün kitapları da sonradan basıldı, alternatif hatırat da yayımlandı, post-Kemalist diye anılan literatür de oluştu. Ama bunların yapılmış olması ile toplumsal hafızanın ana omurgasının değişmiş olması ve yeni bir resmi tarihin oluşmuş olması aynı şey değildir. Bir metnin basılması başka, o metnin resmi hatta meşru tarih bilgisi olarak toplumsal dolaşıma girmesi başkadır. Karabekir’in hatıraları basılmış olabilir; ama okulda, resmi törende, kamusal hafızada ve entelektüel itibar rejiminde Nutuk’un sahip olduğu kurucu ayrıcalıkla aynı düzleme hiçbir zaman yerleşmemiştir. Benim “asimetri” dediğim şey tam olarak budur.
Nutuk meselesinde de tavrım açıktır. Nutuk elbette okunmalıdır; ama bir parti kongresinde, siyasi rakipler hakkında ağır ithamlar içeren, savunma ve meşrulaştırma amacı taşıyan bir hitabenin neredeyse dokunulmaz ve birincil tarih kaynağına dönüştürülmesi başlı başına problemliydi. Sorun Nutuk’un okunması değil; Nutuk’un etrafında oluşturulan sorgulanamazlık halesidir. Alternatif anlatıların ise çoğu zaman daha en başta “hainlerin, gafillerin, dalalet içinde olanların, gericilerin sözleri” diye itibarsızlaştırılmış olmasıdır. Bu şekilde itibarsızlaştırılanların büyük çoğunluğu Atatürk’ün bizzat kendi silah arkadaşları ve hepsi de liderlik vasfına sahip isimler.
Bu arada benim “savaş önce zihinlerde kaybedilir” ifademe dair verdiğim cevapları tatmin edici bulmamış, itiraza devam etmiş Nuray Mert. Bu ifadeyi şahısların niyetini psikolojik bir kesinlikle tespit etmek için kullanmıyorum. Derdim hem daha yapısal bir şeye işaret etmek hem de üzerinde hiç durulmamış bir yerinden ele almak. Bir imparatorluğun coğrafi, medenî ve siyasal ufku daha savaş başlamadan çok önce zihnen daraltılmışsa; bazı kadrolar çözümü büyük imparatorluk fikrini tahkim etmekte değil, Anadolu’ya çekilmekte görmeye başlamışsa; bu neresinden bakarsanız bakın bir zihinsel çözülme emaresidir.
Bunu dönemin şartlarıyla ve o dönem herkes tarafından zaten benimseniyor olmasıyla açıklayamaz kimse çünkü bu çözülme herkesin zihninde mevcut değildi, hatta çok az kimse bu kadar kesin bir “çekilme” fikrini öne sürüyordu. Bu çekilmenin veya yenilginin mukadder olduğunu söylemek de hiçbir eleştirel yaklaşımla bağdaşmaz. O zaman yapılan hiçbir hatadan hiçkimseye hiçbir sorumluluk atfedilmez. Bu dönemi anlatan en iyimser Kemalist tarihyazımının bizi ikna etmeye çalıştığı şey bu sorumsuzluktan ibaret: Arap coğrafyasından çekilmek zorundaydık, çünkü tarih kararını vermişti, şartlar bunu zorunlu kılıyordu, Osmanlı zaten bitmişti, daha da önemlisi Arapların ihaneti bizi çıkmaya mecbur bırakmıştı.
Öyle miydi gerçekten? Ben bütün bu mazeretlerin asıl bu “zihinlerde kabul edilmiş yenilgi”ye kılıf hazırlamaktan başka bir anlamının olmadığını söylüyorum.
Nuray Mert’in karşı argüman olarak sunduğu, Mustafa Kemal’in Trablusgarp’ta, Şam’da, Çanakkale’de bulunmuş olması ise bu tespiti elbette çürütmüyor. Zira bir subayın cephede savaşması imparatorluğun geleceğine dair zihninde başka siyasi tasavvurlar taşımasına engel değildir. O yıllarda kendisi zaten kendi başına karar veremeyecek emir altında bir subaydır. O cephelerde bir “kurtarıcı” inisiyatifiyle bulunduğuna inanmıyordur herhalde.
Ayrıca insanlar mevcut düzen içinde görevlerini yerine getirirken, eşzamanlı olarak o düzenin geleceğine dair farklı kanaatler taşıyabilirler. Ali Fuat Cebesoy’un, Falih Rıfkı Atay’ın aktardıkları, Şükrü Hanioğlu’nun işaret ettiği çizgi ve dönemin bazı subay çevrelerinde mevcut olan “bizden olmayan” olarak kodlanan “Arap vilayetlerinden çekilme” düşünceleri, bunu ciddiyetle tartışmamız gerektiğini gösteriyor. Bu konuda bırakın bir “yeni resmi tarih” ihtimalini, konu henüz hiçkimse tarafından tam olarak ele alınmış bile değil. Burası da aslında Nuray Mert’in Hanioğlu’nu zihinsel düzeyi yeterince dikkate almadığı için eleştirdiği yer olsa da benim de tam aksi yönde Hanioğlu’nu zihinsel düzeyde kalarak anlayamayacağımız bir yer olarak eleştirdiğim yer. Neden öyle olduğunu anlatmak için sanırım en az bir yazı daha gerekiyor.
Dünyamızın yangın yerine döndüğü, ABD ve İsrail’in yurtlarımıza saldırdığı bir zamanda, üstelik bayram günü bunları tartışmak umarım birilerine memleket düşman tehdidi altındayken teoloji tartışmak gibi algılanmaz. Haddizatında maruz olduğumuz saldırılar da teolojik boyutları olan bir savaş, diğer yandan, Kemalizm ve tarih görüşü de teolojik boyutları olan bir konu.
Yolunu şaşırmaya her zaman meyyal insanoğluna yolunu işaret eden, varlığa sökün eden bir rahmet ve berekettir bayram. Allah bu rahmet ve bereketi üzerimizden eksik etmesin, bayramınız mübarek olsun.
Yasin Aktay, Yeni Şafak