Kişisel gelişim balonunu patlatan adam: Bülent Akyürek

Batı’nın 'kişisel gelişim' adı altında ruhlara zerk ettiği hırs zehrini, 'kişisel gerileyiş' panzehriyle etkisiz hale getirir Bülent Akyürek. Modern dünyanın sahte başarı putlarını darmaduman ederek insanı tekrar kendisine, özüne, fıtratına dönmeye davet eder.

Abone Ol

“Özgür kalmanın diyeti büyüktür.”

Bülent Akyürek bu cümleyi kurarken, modern insanın ayaklarına vurulan görünmez zincirlere işaret ediyordu. Bugün onun vefatının ardından, bu sözün yalnızca bir tespit değil; bize bırakılmış güçlü bir vasiyet olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Akyürek’e göre modern insan, farkında olmadan bir kıskacın içinde yaşamaktadır. Umut adı altında sürekli ertelenen bir mutluluk, ihtiyaç diye sunulan ama insanı yoran sayısız nesne ve asla sonu gelmeyen bir tüketim döngüsü… Bütün problemlerin kaynağında, gereğinden fazla ümit beslemek ve ölçüsüzce tüketim kültürüne teslim olmak vardır. Oysa hayat sanıldığı kadar karmaşık değildir; onu zorlaştıran çoğu zaman insanın kendisi olmuştur.

Bugün insanlığın geldiği nokta ve bilhassa bizim toplumumuzun savruluşu, Akyürek’in üzerinde en çok durduğu meselelerden biriydi. Eserlerinde bu sancıyı açıkça görmek mümkündür. Daha da önemlisi, yazdıklarını hayatına tatbik ederek düşünce ile eylem arasındaki mesafeyi kapatmayı başarmış nadir mütefekkirlerden biri oldu.

Akyürek, modern dünyada mutlu olmanın adeta bir mecburiyet hâline getirildiğini söylerdi. Mutlu görünmeyen, gülümsemeyen, acı çeken bireylerin sistem tarafından dışlandığını hepimiz biliyoruz. Oysa hüzün, acı ve ıstırap insanı insan yapan aslî duygulardır. Terlemeyen, gözyaşı dökmeyen, kalbi sızlamayan bir varlık ne kadar “kabiliyetli” olursa olsun insan diyemeyiz. Yapay zekâ ne kadar gelişirse gelişsin, insanın bu fıtrî yanını asla taklit edemeyecektir.

Modern anlayışa göre insan, ölçülüp biçilen bir nesnedir. Hızlı olanların, “mutlu” görünenlerin; itidalli ve sade bir hayatı tercih edenleri dışladığı bir düzende yaşıyoruz. Oysa Akyürek’e göre modernitenin yenik saydığı kişiler, aslında haz sisteminin çarkına girmeyi reddetmekle birlikte asıl hürriyete erişmeye muvaffak olmuşlardır. Nitekim hayatı katlanır kılan niceliksel çokluk değil, derin bir anlam arayışıdır. Özgürleşmek, daha fazlasına sahip olmak değil; daha azla yetinebilmektir.

Akyürek, kaleme aldığı eserlerin ekseriyetinde, günümüz dünyasının aslında ileri gitmediğini ve insanlığın kurtuluşunun geriye dönüp bakmakla mümkün olacağını söylerken şu cümleyi kurar: “Bizim ilerimiz geridedir.”

Belki de Akyürek’in ardından yapılabilecek en sahici şey şudur: Geçmiş ve gelecek arasındaki köprüyü, sahici bir tefekkürle yeniden inşâ etmek. Ve en önemlisi de “ileriye” gidebilmek için cesaretle geriye bakmak. Çünkü bazen asıl hürriyet, niceliksel kabullerin dışına çıkmayı göze alabilmektir.

Bilgisi arttıkça kibir abidesine dönüşen, entelektüelliği yukarıdan bakma imtiyazı zanneden tiplerin sesi bir süre sonra duyulmaz hâle gelir. Şahsiyetli bir hayat için bütün menfaatleri elinin tersiyle itmeyi başaran Bülent Akyürek gibi isimler ise sessiz ama derin bir iz bırakarak dünya sürgününü tamamlar. Zaman geçer, alkışlar biter; geriye sadece bir duruşun, bir ahlâkın ve bir ruhun izi kalır.

İçinizdeki Öküze Oha Deyin!

Bir de Bülent Akyürek’in "İçinizdeki Öküze Oha Deyin!" eserine değinelim. Akyürek, İçinizdeki Öküze Oha Deyin! diyerek modern dünyanın en büyük putlarından biri olan kişisel gelişim endüstrisini adeta birer "kişisel gerileyiş" manifestosuyla darmaduman eder. Batı'nın sahteliklerle örülü dünyasından devşirilen bu "başarı" masallarının, insanı ruhundan koparıp sadece hırsa ve tüketime odaklı birer nesneye dönüştürdüğünü en yalın haliyle yüzümüze vurur. Akyürek’e göre bu parıltılı vaatler, özgürleşmek yerine insanı modern köleliğin zincirlerine mahkûm etmekte; ferdi her geçen gün daha da yalnızlaştıran, doymak bilmeyen bir egoizmin kucağına itmektedir.

Akyürek, bu eserinde kişisel gelişim pazarının tuzaklarını bir bir ortaya döker ve bu şişirilmiş balonu patlatır. Modernitenin "gülümse ve kazan" dayatmasına karşı, "helal" ve "huzur" gibi kadim kavramları yeniden inşa ederken; zaferin ancak içimizdeki o doymak bilmeyen nefse, yani "öküze" bir dur demekle mümkün olacağını dile getirir. Batı'nın insanı bir hırs küpü haline getiren, rekabeti kutsayan ve başkalarını sadece birer müşteri veya rakip gören o zehirli önerilerini; bir tas çorbanın huzurunu ve yetinmenin asaletini hatırlatarak tuzla buz eder. Bu pazarın sahte "papazları" tarafından pazarlanan mutluluk illüzyonunu, insanın kendi sınırlarını tanıması ve fıtratına dönmesi gerektiğini söyleyerek kökünden sarsar.

Yine Akyürek, "ilerlemenin" ancak öze bakmakla, yani "geriye" dönmekle mümkün olduğunu gösteren o meşhur duruşunu bu eserinde zirveye taşır. Kişisel gelişim balonunu patlatırken, okuyucusunu modern dünyanın hızı ve gürültüsü içinde kaybolan o masum ruhu yeniden bulmaya davet eder. Onun bu darmaduman edişi, sahteliklerin altında kalan insanı kurtarma çabasıdır. Akyürek; başarının bir şahsiyet inşasında ve azla yetinebilmenin o asil hürriyetinde olduğunu kanıtlayarak, pazarın dayattığı tüm ezberleri cesur kalemiyle tarihin çöplüğüne gönderir.

Akyürek’in bu sarsıcı duruşu, yalnızca tek bir eserle sınırlı kalmamış; Zamanın Efendisi’nden Yılgın Türkler’e, Güzel Susma Sanatı’ndan Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?’a kadar uzanan geniş bir yelpazeyle vücut bulmuştur. Her bir eseri, modernitenin farklı bir cephesine açılan birer pencere niteliğindedir. Kiminde zaman algımızı sorgulayan, modernitenin kirli dünyasını gözler önüne seren yazar; aslında her defasında farklı bir açıdan aynı merkezî hakikate, yani insanın kendi fıtratıyla barışması gerektiği gerçeğine işaret eder. Bu eserlerin her biri, Batı’nın kurguladığı o sahte illüzyonlara karşı örülen birer kale gibi, bizi biz yapan değerlerin ve o onurlu "gerileyişin" izini sürmeye devam etmektedir.

Rahmetle…

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }