Makine bilmecesi

Makine bilmecesinin çözümü budur: temyiz kudretini makinede aramak değil, insanda korumak. İnsanda korumak için ahlâkı kurmak. Ahlâkı kurmak için fikri derinleştirmek. Fikri derinleştirmek için “Mutlak”ı tanımak. Ve “Mutlak”ı tanımak için, her şartta, her baskı altında, her kuşatma içinde sormaya devam etmek: ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?

Abone Ol

Bir alet, onu tutan elin niyetinden bağımsız değildir. Bıçak, kasabın ve cerrahın elinde aynı bıçak değildir. Makine de öyle. Ama makine o kadar büyüdü, o kadar hızlandı, o kadar her yere yayıldı ki, onu tutan elin kim olduğu ve ne istediği sorulmaz oldu. İşte bilmece tam burada başlar. On dokuzuncu yüzyılda buhar makinesiyle filizlenen, yirminci yüzyılda atom bombasıyla doruk noktasına çıkan, yirmi birinci yüzyılda yapay zekâyla bambaşka bir çehreye bürünen bu mesele, her seferinde aynı şeyi sormaya zorlamıştır: makineyi elinde tutan iradenin müeyyidesi nedir? Hangi prensiplere bağlıdır? Nerede durur, nerede durmaz? Bu soru her seferinde cevapsızlığa mahkûm edildi ve her cevapsız geçiş, bedelini bir sonraki nesle devretti.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, insan ve makine meselesini ilim mi din mi meselesi çerçevesinde ele almıştır. Zindan şartlarında kaleme aldığı Ölüm Odası B-Yedi'de bu bahsi hem derinliğine hem genişliğine işlerken, Üstad Necip Fazıl’ın iki hükmünden istifade etmiştir. Birincisi makinenin insana ne yaptığını söyler: "Batı, makineyle, insan ruhunu burnundan mandallamıştır; nefes aldırmıyor." İkincisi ise makinenin değişmez tabiatını ortaya koyar: "Makinenin temyiz kudreti yoktur." İki hüküm ayrı ayrı çok değerlidir; bir arada okunduğunda ise son derece derin bir manzara çıkar ortaya. Temyizden yoksun bir şey, insan ruhunu mandallamaktadır. Ama bunu kendi başına yapamaz; bir el taşımaktadır onu. Ve asıl mesele, o elin müeyyidesinin ne olduğu yahut olması gerektiğidir.

Burada durup şunu teslim etmek gerekir. Makine ne kadar büyür, ne kadar karmaşıklaşır, ne kadar güçlü bir performans sergilerse sergilesin, neticede insan mamulüdür. Bu gerçek her şeyin önüne geçer. Makineyi yapan insan, makinenin yaptığı işi yapabilir; makine insanı yapamaz. Makinenin gücü ne olursa olsun, insandan devşirilmiştir; insanın bir cihetini temsil edebilir, insanın kendisini temsil edemez. O hâlde makine meselesinin özü, makinenin ne yapıp yapamayacağı değil, onu tutan elin müeyyidesidir.

*

Temyiz, iyiyi kötüden, hayrı şerden ayırma kudretidir. Fıkıhta temyiz çağı, çocuğun bu ayrımı yapmaya başladığı dönemdir; bu çağa gelinmeden kimse mükellef sayılmaz. Çünkü temyizsiz varlık, yaptığı işin sorumluluğunu taşıyamaz. Makine de bu anlamda hiçbir zaman temyiz çağına ulaşamaz. Ne kadar gelişirse gelişsin, "bu doğru mu, bu yapılmalı mı?" sorusunu soramaz. Soruyu taklit edebilir; ama soramaz. Optimizasyon yapabilir, sınıflandırabilir, üretebilir, ama hangisinin yapılması gerektiğine karar veremez. Bu karar için vicdan gerekir; vicdan ise ruhun bir sıfatıdır ve ruh makinede yoktur.

Peki bu ne demektir? Makine her zaman birinin elindedir. El müeyyidesiz ise makine sınırsız bir güce dönüşür; müeyyideye bağlı ise bir vasıtaya, âlete döner. Tarihin seyrini tayin eden de hep bu olmuştur. Mütefekkir Mirzabeyoğlu, Adalet Mutlak'a konferansında şunu söyler: "I. ve II. Dünya Savaşları, teknolojiye bir ruh aramak için yapılan savaşlardır." Bu cümle, makine bilmecesinin tarihî faturasını tek satırda özetler. Makine savaş alanına girmiştir ama onu tutan elin hangi değer için durmak zorunda olduğunu bilen kimse yoktur. Teknik üstünlük ahlâkî bir amaçtan kopuktur. Ve bu kopukluk, tarihin o güne kadar gördüğü en büyük kıyımlara zemin hazırlamıştır. Neticesinde bu kontrolsüz güç İkinci Dünya Savaşı’nda milyonların canına mal olmuş ve tekniğin vahşi, barbar yüzünü bütün insanlığa göstermiştir.

Bugün aynı bilmece çok daha lâtif, çok daha yaygın ve çok daha derine nüfuz eden bir kılıkla karşımızda durmaktadır. Ama bunu görebilmek için önce makinenin ne yaptığını, ne yapamadığını anlamak gerekir.

*

Blaise Pascal, üç yüzyılı aşkın bir süre önce insan zihnini ikiye ayırmıştır. Bir tarafta matematikî kavrayış vardır; prensipleri az, açık ve tartışmasız biçimde işleyen. Diğer tarafta sezgiye dayalı kavrayış; prensipleri sayısız, ince ve hissedilerek bilinen. Matematikî zihin bir kez kavradığında gözden kaçırmaz. Sezgiye dayalı zihin ise tanımlardan değil, bir bakışın içinde birden kavramaktan, biriktirmekten, tüm varlığıyla ve tecrübeyle tefekkürden beslenir.

Yapay zekâ, Pascal'ın hayal edebileceği en mükemmel matematikî zihindir. Trilyonlarca parametre, milyarlarca metin, sayısız düzen. Bir satranç şampiyonunu yenebilir, diferansiyel denklemleri saniyeler içinde çözebilir, bir proteinin yapısını Nobel ödüllü bilim adamı hassasiyetle modelleyebilir. Ama aynı sistem, "şu odada garip bir hava var" cümlesini idrak edemez. Bir annenin sesindeki endişeyi gündelik kibarlıktan ayırt edemez. Bir şakayı bağlamından koparılmış kurallarla izaha kalkışır ve kendini gülünç duruma düşürür.

Neden? Çünkü makine dünyada bulunmamıştır. Bir çocuk, annesinin yüzündeki o belirsiz gerginliği nasıl fark eder? Bunu ona hiç kimse öğretmemiştir. O, birlikte büyüdüğü bir varlıkla onlarca yıl boyunca nem, ağırlık, ışık değişimi, ses perdesi, nefes ritmi aracılığıyla konuşmuştur. Bu konuşma zihinde, hafızada birikmiştir; ve bu birikim sezginin ta kendisine açılan kapı hükmündedir. Makineye binlerce ses dosyası versen de bu kabiliyeti veremezsin. Çünkü mesele verinin miktarı değil, varoluşun ta kendisidir.

John Searle bunu "Çince Oda" diye adlandırmıştır. Hiç Çince bilmeyen biri, elindeki kurallara göre sembolleri işleyerek dışarıya doğru cevaplar üretebilir. Dışarıdan bakıldığında anlayan biri vardır; içeriden bakıldığında ise kimse yoktur. Searle'ün hükmü şudur: sözdizimi anlambilim değildir. Bugünün dil modelleri de özünde aynı odada oturmaktadır.

Mütefekkir Mirzabeyoğlu bu sınırı, NYMPHA'ların kendisini tehdit ettiği bir anda bizzat yaşayarak göstermiştir. NYMPHA'lar onu şöyle korkutmaya çalışıyordu: ne kadar yazar ve konuşursa, cihazlarıyla onu o kadar teferruatlı tespit edecek ve zihnine daha fazla nüfuz edebilecekler. Mirzabeyoğlu'nun cevabı şu oldu: "İnsan duygu ve düşüncesine gelen hep yenidir; ne hissedeceğim ve düşüneceğim, benim için bile bir GAİB." Yani kendi düşüncesi kendine bile gaiptir; cihaz onu nasıl tespit edecek? Sonra şunu ekliyor: "Kelimeler, dalga olarak tesbit edilebilir; ya kelime mânâlarına hapis olmayan bir ruhu gösterici üslûb; meselâ, içinde hiç masa kelimesi geçmeksizin onu anlatacak olma?" Ve devam ediyor: "Söylediğimin ne olduğunu bilmeden, düşündüğümün ne olduğunu ben nereden bileyim? Beyin, düşünen bütün vücudun merkezi; beden, ruhun bineği!"

Bu, Searle'ün felsefî argümanının yaşanmış halidir. Searle semboller üzerinden kuruyor sınırı; Mütefekkir Mirzabeyoğlu ise o sınırı, kendisini izleyen ve kayıt altına alan bir cihaza karşı fiilen gösteriyor. Makine kelimeleri yakalayabilir; ama kelimelerle sınırlı olmayan, düşüncesi kendine bile gaip olan bir ruhu ne yapacak?

*

Makine bilmecesinin bugünkü hâline geçmeden önce şunu sormak gerekiyor: bir toplumun doğruyu yanlıştan ayırt etme kapasitesi nereden beslenir?

İnsan, doğruyu ve yanlışı kendi başına inşa etmez. Bunu içinde doğduğu, büyüdüğü, dil öğrendiği, acı ve sevinç yaşadığı toplumun müşterek şuurundan devşirir. Yani şuur süzgeci bahsi. Bir insan neyin iyi neyin kötü olduğunu, neyin önemli neyin önemsiz sayıldığını, hangi davranışın şeref hangi davranışın utanç getirdiğini; önce ailesinden, mahallesinden, geleneğinden, dilinden ve inancından öğrenir. Bu öğrenme hiçbir zaman ferdî değildir; toplumun o ana kadar biriktirdiği tecrübenin, acının, bilginin ve değerin aktarımıdır. İşte bu zemin, ferdin gerçekliği yorumladığı, kararlar aldığı, yanlışı doğrudan ayırt etmeye çalıştığı iç tertiptir.

Mirzabeyoğlu konferansında şunu söyler: "Teknolojinin geliştiği sürat içinde örf olmuyor, âdet olmuyor, ahlâk olmuyor." Sonra şunu ekler: "Fikrin içine işlemiş işletici sıfat ahlâktır; kendisinden doğduğu fikri ileriye doğru zuhur ettirir." İki cümle birlikte okunduğunda şu çıkar: ahlâk hem fikrin gâyesidir hem de onu ileriye taşıyan itici kuvvettir. Ahlâk oluşmazsa fikir de ilerleyemez. Toplumun müşterek şuuru sağlamlaşamaz. Ve bu boşluğa başka bir şey girer.

Bugün o boşluğa algoritma girmektedir. İnsan giderek artan ölçüde kendisini gerçek bir toplulukta değil, sanal ortamlarda idrak etmektedir. Sabah gözünü açar açmaz telefona uzanmaktadır; haberi oradan almakta, fikri oradan edinmekte, tartışmayı orada sürdürmekte, kalabalığı orada hissetmektedir. Ama o kalabalığın hafızası, internet hafızasıdır. Neyin öne çıkacağını, neyin görünür olacağını, neyin var sayılacağını algoritmalar tayin etmektedir. Algoritma bir tercih yapmaz ama tercihin yapılacağı zemini kurar. Ve bu zemin biriktiğinde, toplumun müşterek şuurunun hammaddesi artık gerçek hayattan değil, algoritmik bir seçimden beslenmektedir.

Meselenin tehlikesi tam burasıdır. Algoritma temyiz etmez; neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemez. Ancak insanın temyiz ettiği zemini şekillendirebilir. Şuur süzgeci çalışmaya devam eder, ama önüne konan hammadde artık toplumun hakiki birikiminden değil, dışarıdan kurgulanan bir akıştan gelmektedir. İnsan hâlâ seçtiğini zanneder; fakat seçimin yapılacağı saha çoktan belirlenmiştir. Bu doğrudan bir sansür değil, daha derin bir yönlendirmedir; hakikati gizlemek değil, insanın hakikate yaklaşacağı tertibini bozmak. Bu bozulma gürültülü değil, sessizce gerçekleşir. İnsan hâlâ konuşmakta, hâlâ takip etmekte, hâlâ fikir beyan etmektedir. Fakat artık genişlememektedir. İdrak yerini tepkiye, düşünce yerini kanaate bırakmıştır. Kanaat yerleştiğinde yeni olan artık içeri giremez; süzgeç onu dışarıda bırakır. İnsan kapanır; gürültülü değil, sessizce.

*

Peki bu kuşatma yalnızca ferdî midir? Hayır. Makro düzeyde çok daha müşahhas bir yüzü vardır.

Mesela son günlerde ismi sıkça gündeme gelen Palantir Technologies, kuruluşundan bu yana dünya istihbaratının görünmez omurgası olmuştur. CIA, NSA, Pentagon, İngiltere İçişleri Bakanlığı ve dünya çapında onlarca hükümet, Palantir'in algoritmaları üzerinden veri analizi yapmaktadır. Bir hükümet Palantir'i içine aldığında, kararlarının bir kısmı artık o algoritmanın çerçevesini taşımaya başlar. Hangi bölgeye kaynak ayrılacağı, hangi kişinin şüpheli sayılacağı, hangi ülkenin stratejik tehdit olarak sınıflandırılacağı; bu sorulara verilen cevaplarda o algoritmanın kurduğu çerçeve belirleyicidir. Makine temyiz etmiyor; fakat onu kuran irade, temyizi makineye mündemiç hale getirmiş ve şimdi o irade hükümetler üzerinden kararlar üretmektedir.

BlackRock'un Aladdin algoritması ise başka bir cepheden aynı noktaya varmaktadır. On trilyon doların üzerinde varlığı yönetmekte, global finans piyasalarının riskini modellemekte ve bu modeller dünya merkez bankalarının ve hükümetlerinin ekonomi politikalarını doğrudan etkilemektedir. 2008 krizinin ardından ABD Federal Rezervi BlackRock'u çağırmıştır; Yunanistan krizi sırasında Avrupa Merkez Bankası aynı algoritmaya başvurmuştur. Bir algoritma, seçilmemiş, atanmamış, hesap vermeyen bir yapı olarak, demokratik(!) kararların zeminini tayin etmektedir. Makine temyiz etmiyor; ama onu tutan el, bu temyizsizliği, yani aynı zamanda sorumsuluğu, hükümetler üzerinde bir iktidar aracı olarak işletiyor.

Bu tablonun siyasî rejim olarak en ileri tezahürüne bakmak isteyenler için Çin açık bir örnek sunmaktadır. Jeremy Bentham'ın Panoptikon'u, merkezinde tek bir gardiyanın oturduğu, etrafını daire biçiminde hücrelerin sardığı bir hapishane tasarımıydı. Gardiyan herkesi görebilir; mahkûm ise kimin izlendiğini bilemez. Bu belirsizlik yeterliydi. Mahkûm her an izleniyormuş gibi davranmaya başlar, zamanla bu davranış kanıksanır ve beden artık kendi hapishanesini kendisi inşa eder. Çin, bu fikri bir devlet modeline dönüştürmüştür. Sosyal kredi sistemi, yüz tanıma kameraları, finans hareketlerinin anlık takibi, seyahat ve iletişim verisi; bunların tamamı birleştirilmiş ve her vatandaşa bir puan atanmıştır. Artık izlenip izlenmediğini bilmemek bile gerekmiyor; herkes her an izleniyor ve bunu kabul ediyor. Batı'da ise bu süreç piyasa eliyle, gönüllü veri teslimiyetiyle akmaktadır. Shoshana Zuboff'un "Gözetim Kapitalizmi" adını verdiği bu düzende, insan davranışı hammaddeye dönüşmüştür; her tıklama, her arama, her hissî tepki veri olarak toplanır ve insanlar yönlendirilir. Çin’de zorunlu teslimiyet, Batı’da ise gönüllü teslimiyet; aynı makinenin iki farklı elde iki farklı tezahürü.

*

Bütün bunları Batı'nın kendi içindeki fikir adamları da görmüştür. Martin Heidegger, modern tekniğin her şeyi "ayakta duran kaynak" haline getirdiğini yazmıştır; orman kereste deposuna, nehir enerji santralına, insan işgücü rezervine dönüşmektedir. Tehlike şudur: insan da bu sürecin içine girer ve kendisi de kaynak haline gelir. Jacques Ellul ise tekniğin artık özerk olduğunu, kendi değer yargılarını üreten bir sisteme dönüştüğünü söylemiştir; bu sistemin tek ölçütü verimliliktir, "neden ve niçin?" sorusu, yani şuurun kaynağını teşkil eden iki esas sorunun cevabını aramak bu sistem için anlamsızdır. Joseph Weizenbaum, ilk yapay zeka sohbet programını yazan adam olarak, makinenin açıklayabileceğini ama anlayamayacağını; anlamanın insan deneyiminin, varoluş bütününün ve sorumluluğunun içinden çıktığını savunmuştur. Bernard Stiegler ise tekniğin insan idrak ve hafızasını dış kaynaklara bağladıkça, insanın o bilişi yapmayı unutacağını öngörmüştür. Hesap makinesini kullanan kişi zihninden hesap yapamaz hale gelir. Yapay zekâya düşen ise hem hatırlayamaz, hem kendi başına idrak edemez ve hem de düşünemez hale gelir.

Bu isimlerin fikirlerinin hepsinde müşterek bir şey vardır: tanıları doğrudur fakat çare yoktur. Çünkü hepsinin durduğu yer, Mirzabeyoğlu'nun başladığı yerdir. Müeyyideyi kendi gelenekleri içinde bulamazlar. Heidegger "bırakma" der ve durur. Ellul Hristiyan geleneğe döner, orada da tatmin olamaz. Çünkü müeyyide, yalnız ahlâkî bir tercih yahut kültürel bir gelenek değildir; daha derin bir yerdedir.

*

Şimdi gelelim Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun “Adalet Mutlak’a” başlıklı konferansındaki en çarpıcı tespitine: "Zihin kontrolü meselesinde, eskiden şamanlık ile İslâm tasavvufunu birbirine karıştırırlardı. Bugün teknoloji bunu kaldırmıştır. Bu, teknolojinin zaferi gibi empoze edilmeye çalışılırken; fakat başka bir şey ortaya çıkıyor: ruhun intikamı ortaya çıkıyor ve gerçek ruhçuluğa yer açılmış oluyor. Sahteyi teknoloji kaldırdı, gerçek ruhçulara da yol açıldı."

Bu tespit, makine bilmecesinin çözümünü bünyesinde ihtiva etmektedir. İstidraç, tasavvufta hakiki kerametin taklididir; ruhî bir derinliği olmayan, kâfirin de sahip olabildiği hünerdir. Teknoloji istidraçtır. Görünürde kerameti andıran işler yapar; şiir yazar, resim çizer, parça besteler, analiz yapar, hükümetlere danışmanlık eder. Ama kaynağı ruh değildir. Ve taklitçi ne kadar mükemmel olursa olsun, asıl o kadar görünür hale gelir; çünkü taklit, asıl olmadan anlamsızdır. Yapay zekâ ne kadar gelişirse gelişsin, gerçek ruhçuluğun meydanını daraltan değil, genişleten bir fonksiyon görecektir.

Peki gerçek ruhçuluk nedir? Mirzabeyoğlu'nun konferansta söylediği şu söz burada kilit noktadır: "Abdülhakîm Koltuğu'nun ebcedi, 'ahlâk'ı tutuyor." Ahlâk, fikrin hem gâyesidir hem de onu ileriye taşıyan itici kuvvettir. Teknoloji örf ve âdeti arkada bırakan bir süratle ilerlerken, ahlâk oluşamaz; ahlâk oluşamayınca da fikir ilerleyemez; fikir ilerleyemeyince toplumun müşterek şuuru dağılır. Bu dağılmanın içine algoritma girer ve o şuuru kendisi kurmaya çalışır. Ama algoritma temyizsizdir; kurduğu şuur da temyizsiz olur. İşte bilmecenin düğümü burasıdır.

Çözüm ise şuradadır: makine insan mamulüdür; insandan üstün olamaz. Ama insan müeyyidesini kaybettiyse, makine istidraç gücüyle onun üzerinde hükmeder. Müeyyideyi bulmak için ahlâkı bulmak gerekir. Ahlâkı bulmak için fikri bulmak gerekir. Fikri bulmak için “Mutlak”ı bulmak gerekir. Mütefekkir Mirzabeyoğlu'nun deyimiyle: "Bir tek bizim Mutlak'ımız konuşuyor." Konuşan Mutlak, insana yön verir; yön bulan insan, makineye yön verir; yön bulan makine araç olur, baş olmaz.

Panoptikon'un karşısında durabilen tek şey de budur: hesabını Allah'a veren, yalnızca O'nun gözetimini bilen ve ortaya koyduğu tüm iş ve eserlerde bu ölçüleri kendisine kılavuz eden insan. Bu siyasî bir direniş stratejisi değil, insanın varoluşuyla alakalı bir konumdur. Dijital Panoptikon, her an izlenen insanı kendi kendini programlayan bir varlığa dönüştürür; ama hesabını beşerî bir sisteme değil, mutlak bir hakikate veren insan için o programlama zemini yoktur. Korkusu başkadır, istikameti başkadır, müeyyidesi başkadır.

Makine bilmecesinin çözümü budur: temyiz kudretini makinede aramak değil, insanda korumak. İnsanda korumak için ahlâkı kurmak. Ahlâkı kurmak için fikri derinleştirmek. Fikri derinleştirmek için “Mutlak”ı tanımak. Ve “Mutlak”ı tanımak için, Mirzabeyoğlu'nun zindan duvarları arasında yaptığı gibi, her şartta, her baskı altında, her kuşatma içinde sormaya devam etmek: ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?

Bu soruyu soran insan, makinenin üstündedir. Sormayan ise makinenin kulu ve kölesidir; fark etmeden.

Aylık Baran Dergisi 53. sayı, Temmuz 2026

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }