Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın ortak savunma anlaşması, günlük haber akışının hızına kurban edilemeyecek kadar ağır bir metin. Zira burada mesele üç devletin bir protokole isim yazması değil; asırlık bir dağınıklığın, belki ilk defa, müesseseleşme çerçevesine doğru yöneldiğine dair bir işaret. Anlaşmanın özü sade: Üç devletten birine yönelen silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak. Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesine, yani meşru müdafaa hakkına yaslanan bu hüküm, ilk bakışta hukukî bir teknik ayrıntı gibi dursa da, arkasında duran şey, bölgenin son bir asırdır mahrum kaldığı bir kavramdır: müşterek caydırıcılık.
Tabiî acele etmeyelim. Metinlerin kıymeti, imzalandıkları ân ile değil, yaşadıkları ömürle ölçülür. Burada hem anlaşmanın konjonktürel ehemmiyetini hem de üzerinde pek konuşulmayan kırılganlığını birlikte ele almak niyetindeyiz. Çünkü bir meseleyi gerçekten anlamak, alkışla teessüf arasındaki geniş sahada, soğukkanlı bir muhasebe yapmayı icab ettirir.
Konjonktür: Boşluğun Çağrısı
Anlaşmanın imzalandığı şartlara bakmadan metni okumak, haritasız yol tarif etmeye benzer. Ortadoğu, ABD ile İran arasındaki savaşın gölgesinde, İsrail'in sınır tanımayan askerî pratiğinin tehdidi altında ve büyük güçlerin güvenlik taahhütlerinin birer birer itibarsızlaştığı bir dönemden geçiyor. Körfez başkentleri, on yıllardır bel bağladıkları Amerikan şemsiyesinin yağmur başladığında açılmayabileceğini artık tecrübeyle biliyor. Doha'ya düşen füzelerden bu yana bölgede herkesin zihninde aynı soru dolaşıyor: Saldırı günü geldiğinde kim, kimin için ayağa kalkar?
İşte Mekke Anlaşması bu sorunun boşluğunda doğuyor. Suudi Arabistan, petro-dolar mimarisinin verdiği güvenlik garantisinin eskidiğini görüyor. Pakistan, nükleer kabiliyetine rağmen iktisadi kırılganlığının kendisini yalnızlaştırdığının farkında. Türkiye ise savunma sanayiinde kat ettiği mesafeye ve sahada denenmiş askerî tecrübesine rağmen, tek başına taşınamayacak bir coğrafî yükün altında bulunuyor. Üç ülkenin her biri, diğer ikisinde kendi eksiğinin tamamlayıcısını görüyor: Birinde sermaye ve enerji, birinde nükleer eşik ve beşerî derinlik, birinde teknoloji, ordu geleneği ve devlet aklı. Bu tablo, romantik bir kardeşlik söyleminin değil, soğuk bir ihtiyaç hesabının eseri. Esasında en sağlam ittifaklar, tam da böyle doğar; duyguyla süslenmiş, fakat menfaatle temellendirilmiş.
Şunu da kaydedelim: Anlaşmanın adının bir şehirden, hem de o şehirden gelmesi tesadüf değil. Mekke ismi, metne hukukî bir madde eklemez; fakat sembolik bir ağırlık yükler. Bu ağırlığın altında kalmamak, imzacıların boynunun borcudur.
Çok Kutupluluk ve Kayıp Kutup
Dünya, tek merkezli düzenin akşamını yaşıyor. Amerikan hegemonyasının çözülmesi ani bir çöküş şeklinde değil, yavaş bir çekilme, bir ricat halinde gerçekleşiyor. Boşalan sahayı Çin dolduruyor, Rusya zorluyor, Hindistan bekliyor. Avrupa kendi güvenliğini yeniden düşünmeye mecbur kalmış durumda. Bu tabloda cevabı verilmemiş bir soru var: Yaklaşık iki milyarlık nüfusu, dünya enerji rezervlerinin kalbini, en kritik deniz geçitlerini ve genç bir demografiyi elinde tutan İslâm âlemi, bu yeni düzende özne mi olacak, yoksa kutupların üzerinde hesap yaptığı bir saha mı?
Tarih bize öznelik ile sahalık arasındaki farkın neyle belirlendiğini son birkaç asırdır iyice öğretmiş bulunuyor: teşkilatlanma. Dağınık kalabalıklar saha olur; teşkilatlanmış iradeler özne. İslâm dünyasının elinde İslam İşbirliği Teşkilatı gibi yapılar var; fakat bu yapılar, bildiri yayımlamanın ötesine geçemeyen, yaptırım gücünden mahrum platformlar. Kınamak bir siyaset değildir; olsa olsa siyasetsizliğin itirafıdır.
Bir kutup olmanın gerekleri bellidir ve hiçbiri hamasetle karşılanamaz. Askerî planda müşterek karargâhlar, ortak tatbikatlar, entegre hava savunması ve istihbarat paylaşımı; iktisadî planda ticaretin millî paralarla döndürülmesi, ortak yatırım fonları, savunma sanayiinde iş bölümü ve ortak üretim bantları ve ticaret yolları; teknik planda uydu, siber güvenlik, yapay zekâ ve kritik altyapıda birbirini besleyen ağlar. Mekke Anlaşması'nın metninde savunma sanayii entegrasyonundan deniz ticaret yollarının emniyetine uzanan başlıkların yer alması, bu istikamette atılmış bir adım olarak okunmalı. Fakat adım atmak, yolun sonuna varmak demek değildir. Avrupa'nın kömür ve çelikten birliğe uzanan yolculuğu yarım asır sürdü; İslâm dünyasının önündeki yolun daha kısa olacağını düşünmek için adına şartlar dediğimiz baskıdan başka elimizde bir sebep yok. Elimizde olan tek şey, artık bir başlangıç noktasının bulunmasıdır.
Kırılganlık: Mürekkebin Kaderi
Şimdi, bu bahsin en az alkışlanacak fakat en çok ihtiyaç duyulan kısmına gelelim. Bu anlaşma, bugünkü haliyle kırılgandır. Bunu söylemek anlaşmayı küçümsemek değil, ona ömür biçmek isteyenlerin ilk vazifesidir.
Kırılganlığın kaynakları gizli değil. Üç başkentin tehdit tanımları örtüşmüyor: Riyad'ın gecelerini işgal eden endişe ile Ankara'nınki ve İslamabad'ınki aynı değil. Suudi Arabistan'ın Washington'la bağı kopmuş değil, gevşemiştir; yarın bir Amerikan garantisi yeniden cazip hale gelirse Riyad'ın hesabının değişmeyeceğini kimse taahhüt edemez. Pakistan'ın Hindistan'la kadim gerilimi, ittifakın hiç hesapta olmayan bir cephede imtihan edilmesi ihtimalini daima masada tutuyor. Ve hepsinden mühimi: Ortada henüz bir müşterek komuta yapısı, bir daimî karargâh, bir otomatik işleyiş mekanizması yok. Kolektif savunma maddesi, tetiklendiği gün ne olacağını kimsenin tam bilmediği bir hükümdür şimdilik.
Tarih, kâğıt üzerinde kalmış paktların mezarlığıdır. Bağdat Paktı'ndan CENTO'ya, Arap Birliği'nin müşterek savunma mukavelesinden sayısız ikili anlaşmaya kadar bu coğrafya, imzalanan fakat yaşamayan metinlerle dolu. O metinlerin ortak kusuru neydi? Hiçbiri fiilî duruma dönüşmedi. Asker, sahaya inmedi. Bayrak, müttefik toprağında dalgalanmadı. Taahhüt, uzak bir mesafeden verilen söz olarak kaldı ve uzaktan verilen sözler, ilk fırtınada geri alındı.
Fiilî Durum: Mukaddes Toprakların Emniyeti
O halde yapılması gereken açıktır: Bu anlaşma, mürekkep kurumadan ete kemiğe büründürülmelidir. Bunun tarihte denenmiş, tesirini ispat etmiş tek bir yolu vardır: Karşılıklı askerî konuşlanma.
Bir ülkenin askeri, müttefikinin toprağında konuşlandığı an, ittifak bir niyet olmaktan çıkar, bir vakıa haline gelir. Artık o toprağa yönelecek her saldırı, otomatik olarak konuşlanan devletin de askerine yönelmiş demektir; caydırıcılık, diplomatik beyanların belirsizliğinden kurtulup fizikî bir gerçekliğe kavuşur. NATO'nun Avrupa'daki gücü maddelerinden değil, o maddelerin arkasında duran üslerden ve mevcut askerden gelir. İttifak hukuku kâğıda yazılır; ittifak gerçeği toprakta kurulur.
Bu çerçevede atılabilecek en tabii, en meşru ve sembolik gücü en yüksek adımın adı da hazırdır: Mukaddes toprakların emniyeti. Haremeyn'in muhafazası başlığı altında Türk ve Pakistan birliklerinin, en azından tugay çapında, Suudi topraklarında konuşlandırılması; buna mukabil Suudi unsurların ve ortak karargâh yapılarının Türkiye ile Pakistan'da yer bulması, anlaşmayı bir gecede başka bir kategoriye taşır. Bu başlık, üç halkın vicdanında derhal karşılık bulacak bir meşruiyet zeminine sahiptir; zira Mekke ile Medine'nin emniyeti, hiçbir Müslüman milletin kayıtsız kalamayacağı bir davadır. Aynı zamanda dışarıya verilen mesaj da nettir: Bu ittifak kimseye husumet beslemez; fakat bu topraklara uzanacak elin karşısında artık tek bir devlet değil, iç içe geçmiş üç irade bulacaktır.
Tugay çapında bir mevcudiyet, askerî literatürde mütevazı görünebilir; siyasî literatürde ise devrimdir. Zira mesele sayı değil, iç içe geçmişliktir. Birlikler iç içe geçtiğinde, geri adım atmanın maliyeti her başkent için ağırlaşır; ittifaktan çıkmak, bir imzayı geri çekmek kadar kolay olmaktan çıkar. Kırılganlığın ilacı budur: Ayrılmayı pahalı, birlikteliği tabii kılmak. Ortak tatbikatlar, subay mübadeleleri, entegre hava savunma ağları ve müşterek deniz devriyeleri bu iskeletin etrafına örülecek dokudur; fakat iskeletin kendisi, sahadaki askerdir.
*
Mekke'de atılan imza, bir binanın temel taşı da olabilir, bir arşiv rafının tozlu evrakı da. Bunu belirleyecek olan konjonktür değil, iradedir. Konjonktür kapıyı açmıştır; içeri girmek, orada kalmak ve o evi mesken tutmak, imzacıların önümüzdeki aylarda vereceği kararlara bağlıdır. Tarih, niyetleri değil fiilleri kaydeder. Ve bu coğrafyada artık herkes bilmelidir ki sözün namusu, onu vakıaya dönüştürmekle korunur.