Molla Gürânî Hazretleri

Abone Ol

Amel sahibi âlim, kâmil fazilet sahibi, hürmete layık ve pek bilgili Mevlâ, faziletlerin babası, dinin ve milletin güneşi Ahmed bin İsmail el-Gürânî’dir —Allah kabrini nurlandırsın— {Molla Gürânî Hazretleri}.

Sözü edilen zat —Allah'ın rahmeti üzerine olsun— ilimlerden usûlde yetkin, fürûda (fıkhi ayrıntılarda) detaylara hâkim; soylu, yüce gayretli, heybetli, vakur, sabırlı ve şükredici bir kimsedir. Kendi memleketinde kapsamlı ilimleri tahsil edip kutsal erdemlerini tamamladıktan sonra Kahire’ye göç etmiştir. Orada öncekine ilaveten fıkıh ilmini artırmış, ardından kıraat ilimleriyle meşgul olarak kısa sürede hepsini zapt edip ezberlemiştir. Daha sonra tefsir ve hadis ilimlerine yönelmiş; tefsir ve hadis ilimlerini tamamlama nişanesi olarak faziletli İbn Hacer’den hadis nakletme icazeti almıştır. Arap âlimleri kendisinin mevleviyetine (yüksek ilmi rütbesine) ve ilminin kemaline şehadet edip tam faziletini kabul etmişlerdir.

Özellikle Buhârî adlı kitabı rivayet ve dirayet yönüyle ezberleyip Kahire’de herkese açık dersler vererek fazilet mertebelerine ulaşmıştır. Âlimlerden pek çok kimse onun önünde diz çöküp okumuş, aralarında öğrenim hakları sabit olmuş ve onun yüksek ilmi rütbesine itiraf etmişlerdir.

Mevlânâ Yegân Hicaz’a doğru yola çıkıp Haremeyn-i Şerifeyn’i ziyaret ettikten sonra Kahire’ye girdiğinde Mevlânâ Gürânî’nin sohbetiyle şereflenmiştir. Onun ilmindeki olgunluğu ve muteber ilimlerdeki bu derece ihatasını görüp insanlara faydalı, baştan başa menfaat dolu bir şahsiyet olduğunu anlayınca son derece ısrar ve teşvikte bulunmuştur. Rum (Osmanlı) sultanının âlimler ve fazilet sahipleri hakkındaki sevgisini ve rağbetini naklederek: "Sizin yüce sandığınızda saklı duran bu marifet cevherlerine Rum padişahı gibi ayarı tam bir alıcı çıkmaz" diyerek kendisini çaresizce Anadolu’ya meyl ettirip beraberinde alıp götürmüştür.

Bir zaman sonra gelip padişahın huzuruna girdiklerinde el sıkışmanın ardından padişah: "Ey mevlânâ! Haremeyn-i Şerifeyn’den bana ne gibi bir hediye getirdin?" diye sorduğunda şöyle buyurmuştur: "Saadetli padişahım! Şu şekilde bir müfessir ve muhaddis, âlim ve faziletli bir kimse getirdim." Padişah "Ya nerededir?" diye buyurunca; "Devletli hanım! Şu anda adaletli kapınıza gelip ayağınıza yüz sürmek ve mübarek elinizi öpmek üzere hazır beklemektedir" demiştir. Bunun üzerine Molla Gürânî’ye izin verilip padişahın huzuruna girmiştir. Padişah hazretleri de "Mevlânâ hoş geldiniz!" diye ikramda bulunup yanına alarak sohbete başlamıştır. Muvaffak sultan, Mevlânâ’nın ilimdeki yetkinliğini, bu derecedeki iktidarını ve maharetini anlayınca kendisine Bursa’da dedesi Sultan Murad Han Medresesi’ni vermiştir. Ondan sonra Sultan Bayezid Han Medresesi’ne getirmiştir.

O tarihte Şehzade Sultan Mehmed Manisa’da idareci imiş. Babası padişah hazretleri eğitmesi için nice hocalar göndermişse de Şehzade hiçbirinin sözünü dinlemeyip ders okuma gerçekleşmemiş. Bunun üzerine padişah hazretleri, gidip kendisini korkutarak ders okutacak heybetli bir edep öğreticisi (müeddib) istemiş; kendisine Mevlânâ Gürânî’yi tavsiye etmişler. Bunu makul görüp Mevlânâ’yı baş başa görüşmeye davet etmiş, Mehmed Han’a hoca tayin eylemiş, geçmişteki durumları anlatmış ve eline bir de sopa vererek: "Sözüne karşı geldiği zaman bu sopayla iyice patakla" diye defalarca tembih etmiştir. "Bu mesele benim en büyük arzumdur" diyerek Mevlânâ’ya ricalarda bulunup kendisini göndermiştir.

Molla hazretleri yola çıkıp gelerek şehzade ile görüşmüş ve şöyle buyurmuştur: "Baban Murad Han beni sana gönderdi ve elime bu sopayı verip 'Ben seni okutayım, eğer sen bana inat ve muhalefet edersen bu sopayla senin hakkından geleyim, seni iyice pataklayayım' diye buyurdu." Sultan Mehmed Han bu sözü işitince kahkaha atıp gülmüştür. Mevlânâ şehzadenin güldüğünü görünce son derece rahatsız olup şehzadenin tabanını falakaya yatırarak iyice dövmüştür. Şehzadeye öyle bir korku gelmiştir ki bundan sonra dersten kaçınmayıp kısa bir sürede Yüce Kur'an'ı hatmetmiştir. Gazi Sultan’ın (II. Murad) huzuruna haber ulaştığında çok sevinip keyiflenmiş ve Mevlânâ’ya büyük mallar/hediyeler göndermiştir.

Bir süre sonra saltanat Sultan Mehmed Han’a geçip devletle saadet tahtına oturduğunda Mevlânâ’ya vezirlik teklif etmiştir. Ancak Molla kabul etmemiştir. Nedeni sorulduğunda şöyle buyurmuştur: "Saadetli kapında hizmet eden görevliler, vezirlik makamına layık ve yönetime uygun hale geldiklerinde vezir olup senin devletinin gölgesinde arzularına kavuşmak için gayret ederler. Vezirler dışarıdan (ilmiye sınıfından) olunca onların kalpleri kırılır/burkulur; saltanat işleri ve hükümet halleri bozulur." Başarılı padişah Mevlânâ’nın bu düşüncesini çok beğenip kendisine kazaskerlik teklif etmiş, bu mesleklerine uygun olduğu için kabul etmiştir.

Böylece kadılık ve müderrislik işleriyle meşgul olurken bir süre sonra bazı kadılık ve müderrislik tayinleri vaki olmuştur. Bunları sultana arz etmeksizin bizzat vermiştir. Padişah hazretleri bu duruma bir miktar kırılmış, fakat utandığından bunu dışa vurmayıp vezirlerle istişare etmiştir. Fikir şuna varmıştır ki: Şerif gönlünü başka bir vesileyle teselli edip birkaç gün başka bir görev teklif etsinler. Bir gün padişah hazretleri şöyle buyurmuştur: "İşittim ki Bursa şehrinde bulunan dedem Sultan Murad Han’ın vakıfları bozulmuş, mütevelliler harap etmiş; vakıf işlerinin teftiş edilip incelenmesi gerekmiştir. Hak ehli, adaletli ve faziletli bir kimse olsa da gidip baksa; özetle Hak’tan başkasına meyletmeyip bir tarafa kayarak beni ve vakıf sahibini vebale sokmasa." Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri: "Padişah emrederse kendim gidip bakayım" demiştir. Padişah hazretleri: "Bu büyük bir iştir, kısa sürede bitmez. Buna zaman gerekir. Bursa kadılığını vakıf mütevelliliği ile birlikte sana verdim" diye buyurmuştur.

Molla hazretleri sultanın emrine uyarak Bursa’ya göç etmiş; varıp kadılık ve mütevellilik işleriyle meşgul olmuştur. Bu sırada Bursa’da devleti ilgilendiren örfî bir mesele vaki olmuş, bir çavuş sultanın emriyle gelip fermanı sunduğunda, emr-i şerifte şeriata aykırı bazı örfî yükümlülükler bulunduğundan Mevlânâ öfkelenmiş; padişahın emrini yırtıp çavuşu iyice döverek kovmuştur. Cihanın sığınağı padişah bu olaydan haberdar olunca son derece rahatsız olmuş, Mevlânâ’yı azletmiş ve aralarında bir soğukluk/dargınlık oluşmuştur.

Mevlânâ orada durmayıp Mısır’a gitmiştir. O tarihte Sultan Kayıtbay Mısır’da sultandır. Onun gelişinden son derece memnun olup türlü ikramlarda bulunmuş, sultanın huzurunda tam bir kabul görüp bir süre onun devletinde huzurlu ve müreffeh bir halde yaşamıştır.

Daha sonra Sultan Mehmed Han yaptığına pişman olmuş, Mısır sultanına bir dua mektubu ile çavuş gönderip Mevlânâ’nın Anadolu’ya geri gönderilmesini rica etmiştir. Mısır sultanına haber ulaşınca Mevlânâ’ya şöyle demiştir: "Benim size ikramım ve hürmetim umarım ki bundan sonra da eksilmez, aksine daha da artar. Bizi bırakıp gitme ve memleketimizi terk etme!" Buna karşılık Mevlânâ şöyle buyurmuştur: "Rum padişahı ile benim aramda baba-oğul hakkı vardır ve şu da malumunuzdur ki bu duacınızın sevgisi onlara yaratılıştan gelen bir duygudur. Davet edip gidilmediği takdirde benden çekindiklerini düşünmezler, sizden bilirler; arada düşmanlık hasıl olur. Bu fakir, düşmanlığa sebep olmuş olur."

Melik Kayıtbay bu sözden memnun kalıp yolculuk ihtiyaçlarının hazırlanmasını emretmiş; nice güzel hediyeler ve bol armağanlarla Mevlânâ’yı Rum diyarına göndermiştir. Geldiğinde yüce şanlı sultan ile görüşmüş, aralarındaki tüm kırgınlık tozları her ikisinin de güneş gibi parlayan gönül levhasından kalkmış ve yine Bursa kadılığını seçmiştir.

Bir süre orada şeriat hükümlerini uyguladıktan sonra, günlük iki yüz akçe maaş ile şeyhülislam ve insanların müftüsü (müftü’l-enâm) olmuştur. Her şehirde (yılda) yirmi bin akçe arpa bahası (yol/yem tahsisatı) ve yıl tamamında yine elli bin akçe arpa bahası tayin olunmuştur. Beğenilen diğer hediyeler, cariyeler ve kölelerin ise haddi hesabı yoktur. Kısacası yüce şanlı sultanın devletinde arzularına kavuşmuş olarak yaşamıştır.

Yüce Kur'an’dan Fatiha Suresi’ne (Seb'u'l-Mesânî) Gâyetü’l-Emânî adında bir tefsir yazmış; Keşşâf ve Beyzâvî sahiplerine cevap verilemeyen güçlü itirazlar kaleme almıştır. Buhârî’ye bir şerh yazıp Kevser-i Cârî diye adlandırmıştır. Kirmanî’nin şerhine ve İbn Hacer’e reddiyeler yazmış; Kasîde-i Şâtıbiyye ile Şerh-i Ca'berî’ye de açıklamalar/hâşiyeler yazmıştır.

Söz konusu hâşiye günümüzde halk arasında son derece makbuldür; ilimlerden tefsir, hadis ve kıraat arzusunda olan pek çok insan ve büyük kalabalıklar kendisinden faydalanmış, fazilet mertebesine erip icazet almışlardır.

Adı geçen Mevlânâ vaktini boşa harcamayıp daima ibadet, mücahede, evrad, zikir ve riyazetle meşgul imiş. Rivayet olunur ki talebesinden makbul bir danişmend (talebe) bir gece Molla ile aynı evde gecelemiştir. Yatsı namazını eda ettikten sonra Mevlânâ, Yüce Kur'an’ın başından okumaya başlamıştır. Bana izin verdiler, ben uyudum. Uyandım, okuyorlardı. Yine uyudum, uyanıp dinledim; sanki okumaya henüz yeni başlamış gibi büyük bir şevkle okuyorlardı ve Mülk Suresi’ne inmişlerdi. Sabah vaktine kadar Kur'an’ı hatmettiler. Bana bu hal garip gelip bazı hizmetçilere sordum; her gece halin bu minval üzere olduğunu söylediler.

Sözü edilen zat heybetli, vakur, uzun boylu, akıl sağlığı yerinde ve sözü doğru bir kimseydi. Vezirlere, hatta sultanlara ve hükümdarlara tamamen isimleriyle hitap eder; gerek el sıkışırken gerek selam verirken asla eğilmezdi. Sultanların hizmetine ve ziyaretine ancak iki bayram günü varıp bayramlarını tebrik ederdi. Diğer günlerde gitmesi söz konusu olmazdı; meğerki davet edilip izinle gidile.

Güvenilir kişilerden rivayet olunur ki Sultan Mehmed Han devrinde bir gün bardaktan boşanırcasına yağmur yağıp her taraftan seller akmaktaydı. Padişahtan Molla’ya haber geldi ki ertesi gün teşrif buyursunlar. Bunun üzerine Molla buyurdu ki: "Yarın da böyle olursa gelmeye mecazımız olmaz; çünkü çizmelerim çamur olur." Çavuş, padişahın huzurunda Molla’nın sözünü aynen arz etti. Padişah buyurdu ki: "Lütfeyleyip gelsinler; geldiklerinde bizim indiğimiz yerde attan insinler ve yanlarında çavuşlar yürüyüp kendisini çamurdan korusunlar." Bu haber varınca gülmüşlerdir. Vaktinin çoğunda söz konusu Mevlânâ, muvaffak sultan ile sohbet üzere olup nasihatten, hikmet ve marifet nakletmekten geri durmazdı. Aralarında nice incelikler ve türlü şakalar vaki olur, teklifsizce latifeler yapılırdı.

Bir gün padişah hazretleri buyurdu ki: "Ey Mevlânâ! Bu nedendir ki ariflerin kutbu, Allah'a erenlerin övüncü Şeyh Vefâ hazretleri Molla Hüsrev’i ziyaret etmeye varır da sizi neden ziyaret etmez?" Cevap verdiler ki: "Molla Hüsrev âlimdir, faziletlidir; ziyareti vacip bir kimsedir. Ben de âlimim ancak benim sultanlarla yakınlığım vardır; buna binaen beni ziyaret etmesi uygun değildir. Şeyh hazretleri Allah’ı tanıyan bir ariftir, bu hususta isabet etmiştir." Mevlânâ Gürânî hazretlerinin bu cevabı, belagatli nükteler içeren latif bir cevaptır.

Sözü edilen zat, akranına ve emsaline kin ve haset gütmez; bir kimseden kendisine daha yüksek bir makam verilirse: "O kimsenin şahsı kabiliyetli, şanı bunu kaldıracak güçte; ilim ve fazilette bizden ziyade imiş. Eğer değil imişse Şânı Yüce Allah bunu uygun görmezdi. Daha da ziyadesi nasip olsun" diye dua ederdi. Hak Teâlâ rahmetini artırsın ki gönül sahiplerinin yolu ve vefalı dostların cömertliği böyledir.

Bir gün söz konusu Mevlânâ padişah ile sohbet ederken şöyle buyurdu: "Ne zaman ki Emir Timur ezici kuvvetiyle nice memleketi zapt etti, bir gün mühim bir iş için ulak gönderir ve emreder ki 'Yolda oğlum Şahruh bile olsa atına binip hemen haberi getiresin.' Ulak yolda konaklamış oturmakta olan Sa'deddin’e rastlar ve atını almaya niyetlenir. Sa'deddin öfkelenip ulağı hizmetçilere tutturur ve iyice pataklatır. Bu haber Emir Timur’un kulağına gelince hayli rahatsız olur ve 'Oğlum Şahruh bile olsa öldürürdüm; fakat nasıl katledeyim ki, gittiğim her memlekete benim kılıcımdan önce onun eserleri girmiştir' der. Hal böyleyken benim eserlerim şu anda Mekke’de ve Medine’de okunur, senin kılıcın henüz o diyarlara varmamıştır." Molla böyle deyince padişah buyurdu ki: "Ey Mevlânâ! Senin eserlerin Sa'deddin’in eserlerine benzer mi? Faziletliler ve âlimler Sa'deddin’in eserlerini büyük bir rağbetle yazıp yazdırarak elden ele, memleketten memlekete gönderirler. Senin eserlerini ancak sen okur yazarsın ve kendin yazıp gönderirsin; Sa'deddin ile ne münasebeti var?!" Mevlânâ padişahın bu latifesinden son derece hoşnut olup padişahın zekasına ve söz söyleme yeteneğine takdirler yağdırdı.

Böylece saadetle ömür geçirip hicretin sekiz yüz doksan üç (893) senesinde İstanbul’da vefat ederek Hak’ka vasıl oldu. Vefatları kıssası şöyle olmuştur: Vefat edeceği sene ilkbahar ayı geldiğinde Mevlânâ hizmetçilere, İstanbul dışında hoş bir yerde çadırlar kurmalarını emretti. Bahar mevsimi bitinceye kadar o yerde kalındı; bülbüllerin şakıması tamamlanıncaya kadar orada kaldılar. Tekrar emredip kendi helal malından bir miktar para ayırarak güzel bir bahçe satın alınmasını, içinde sefa ile yaşayıp çardaklar/sofalar yapılmasını buyurdu. Emri üzere güzel bir bahçe satın alıp içinde güzel köşkler ve saraylar inşa ettiler; İrem Bahçesi’ni andıran güzel bir mekan yaptılar. Güz mevsimini orada geçirdiler. Mevlânâ hazretleri bu mekanda otururken vezirler her hafta ziyarete gelirlerdi.

Bir gün sabah namazını eda ettikten sonra mülkü içinde hoş bir yere bir taht/kerevet konulmasını emretti. Hemen yaptılar. Kuşluk namazını eda ettikten sonra kalkıp tahtın üzerine çıktı; kıbleye yönelip sağ tarafına yaslandı ve şöyle buyurdu: "İstanbul’da Kur'an okumayı bilen küçük büyük ne kadar kimse varsa gelsin." Buyurduğu üzere duyuruldu. Şehrin hafızları tamamen gelip oturdu ve Kur'an okumaya başladılar. Vezirler haber alıp ibadet amacıyla tamamen geldiler. Mevlânâ ile Davud Paşa arasındaki sevgi çok ileri düzeyde olduğundan Davud Paşa hüzünlenip ağlamaya başladı. Ağlamasını tutamayıp hıçkırdı. Molla buyurdu ki: "Ey Davud oğlum, niçin ağlarsın?" "Hazretinizde halsizlik görüp ağlarım" dedi. Buyurdu ki: "Ey Davud oğlum, sen kendi nefsine bak. Ben dünyaya saadetle geldim; yaşantım 'hürlerin yaşadığı gibi yaşamak' kelamına uygun olup selametle geçindi. Allah izin verirse sonum da 'iyilerin öldüğü gibi ölmek' gereğince olup hayırla bitse gerektir. Hepiniz benden Bayezid’e selam edin ve deyin ki: 'Namazıma bizzat katılsın, borcumu beytülmaldan ödesin ve beni kabre koyacakları zaman ayağımdan kabrin içine çekip düşürsünler, oradan kabrin içine yerleştirsinler.'"

Açıklandığı üzere nasihat ve vasiyet ettikten sonra öğle namazı vakti erişip namazı ima ile kıldı. Bir miktar geçtikten sonra "İkindi vakti oldu mu?" diye birkaç defa sordu. İkindi vakti gelip müezzin "Allahu ekber" deyince Molla hazretleri de "Lâ ilâhe illallah" diyerek son nefesini bununla tamamlayıp Hak’ka kavuştu.

Daha sonra Sultan Bayezid Han hazretleri namazına katılıp şahitsiz bir şekilde seksen bin iki yüz akçe borcunu ödedi. Kabre koyacakları zaman kimse mübarek ayaklarından çekmeye cesaret edemeyip hasır üzerine koyarak içeri çektiler. İstanbul halkına o gün öyle bir hal oldu ki küçük büyük herkes feryat ve figandan helak olma derecesine geldi. Mübarek kabirleri halen İstanbul içindedir.

Kıt'a:

Faziletliler topluluğunun yüz suyu Molla Gürânî,
Ona Rabbani ilimler açılmıştı, doğrusu budur.
İlmin kadrini bilip kimseye asla baş eğmedi,
Eğer hak üzere bir adam istersen git onu gör!

Not: Bu metni, Muhtesibzâde Mehmed Hâkî’nin Mecma‘u’l-Eşrâf adlı eserinden tercüme ettim.

Kaynak: Muhtesibzâde Mehmed Hâkî, Mecma‘u’l-Eşrâf: Hâkî’nin Şakâ’ik Tercümesi, haz. Mehmet Yunus Yazıcı, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2021, s. 277-284.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }