Haberler

Mora’dan İzmir’e ve Kıbrıs’a: Yunan mezalimi

Mora'da on binlerce Müslüman'ın katledilmesiyle başlayan süreç, Balkan Harbi'nde Türk yurtlarının boşaltılması, Batı Anadolu'nun işgali sırasında gerçekleştirilen katliamlar ve Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılarla devam etti.

Abone Ol

Bugün Yunanistan olarak anılan devletin kuruluş süreci, Batılı tarih anlatılarında çoğu zaman bir “bağımsızlık destanı” şeklinde sunuluyor. Bu anlatının ardında ise Mora Yarımadası’nda yaşayan Türklerin ve Müslüman Arnavutların sistemli biçimde yok edilmesi bulunuyor.

1821 yılında başlayan Mora İsyanı sırasında kasabalar, köyler ve şehirler kuşatıldı; teslim olan Müslümanlara verilen can güvenceleri çiğnendi. Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar da saldırıların hedefi oldu. Türklerin evleri, dükkânları, vakıfları ve ibadethaneleri yağmalandı; bölgedeki Osmanlı-İslâm mirası ortadan kaldırılmaya çalışıldı.

Yunan isyanına destek vermek üzere Avrupa’dan Mora’ya gelen bazı gönüllüler dahi karşılaştıkları vahşet karşısında dehşete düştü. İsyancıların hedefi bir ordunun mağlup edilmesinden ibaret kalmadı; yüzyıllardır bölgede yaşayan Müslüman halkın tamamının ortadan kaldırılması amaçlandı.

Tripoliçe: Avrupa’nın gözleri önündeki katliam

Mora’daki mezalimin safhalarından biri, Eylül 1821’de Tripoliçe’nin ele geçirilmesinin ardından yaşandı. Şehirde bulunan Müslüman Türkler günler boyunca öldürüldü. Evler, çarşılar ve kamu binaları yağmalandı. Sokaklar cesetlerle dolarken Avrupa devletleri, destek verdikleri isyancıların cinayetleri karşısında sessiz kaldı.

Tripoliçe katliamı, Yunan milletinin temel karakterini açıkça gösterdi. Bu hareket, Müslüman Türk varlığını kendi tasavvur ettiği coğrafyadan bütünüyle söküp atmayı hedefleyen bir tasfiye siyaseti üzerinde yükseldi. Mora’daki şehirlerin Türklerden arındırılmasıyla beraber camiler, mezarlıklar, çeşmeler, vakıflar ve Osmanlı devrine ait yapılar da yok edildi veya başka amaçlarla kullanıldı.

Balkan Harbi’nde Türk yurtları ateşe verildi

Yunan mezaliminin sonraki büyük safhası 1912-1913 Balkan Harbi sırasında yaşandı. Osmanlı ordusunun geri çekilmesiyle savunmasız kalan Müslüman köyleri, Yunan ve diğer Balkan ordularının saldırılarına açık hâle geldi. Selanik, Yanya, Drama, Serez ve çevresinde yaşayan Türkler öldürme, yağma, sürgün ve zorla göç ettirme siyasetiyle karşı karşıya kaldı.

Alman konsolosluk raporlarına dayanan araştırmalar, Selanik’in işgalinin ardından Müslüman halka yönelik baskıların, tutuklamaların, yağmaların ve saldırıların yaşandığını gösteriyor. Balkan Harbi yıllarında on binlerce Türk, canını kurtarmak için doğup büyüdüğü topraklardan Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı.

Camiler kapatıldı, Müslümanların mallarına el konuldu, köyler boşaltıldı. Asırlardır Türk-İslâm yurdu olan şehirlerin nüfus yapısı zor yoluyla değiştirildi. Bugün Balkanlar’da Türklerin azınlık durumuna düşmesinin arkasında savaşların yanı sıra bu planlı sürgün ve yıldırma siyaseti bulunuyor.

İzmir’in işgali katliamla başladı

15 Mayıs 1919 sabahı Yunan askerlerinin İzmir’e çıkmasıyla Batı Anadolu’da üç yılı aşkın sürecek kanlı işgal başladı. İşgal kararını alan ve Yunan ordusunu Anadolu’ya sevk eden güç, İngiltere öncülüğündeki Batılı devletlerdi.

İzmir’e çıkan Yunan askerleri, kışla ve hükûmet konağından teslim aldıkları Türk subay, asker ve memurları hakaretler eşliğinde limana götürdü. Esirlere zorla “Zito Venizelos” diye bağırtıldı. Direnme imkânı bulunmayan çok sayıda Türk asker, memur ve sivil öldürüldü veya yaralandı. Döneme ilişkin çalışmalar, işgalin ilk gününden itibaren katliam ve yağmanın başladığını kayda geçiriyor.

İzmir’de başlayan saldırılar, Yunan ordusunun ilerlediği Aydın, Manisa, Denizli, Uşak, Balıkesir ve Bursa çevresine yayıldı. Köyler basıldı, erkekler topluca öldürüldü, kadınlara saldırıldı, evler ve mahsuller yakıldı. Türk halkını göçe zorlamak amacıyla korku ve yıldırma siyaseti uygulandı.

Aydın ve çevresinde köyler yakıldı

Yunan birlikleri Aydın’a girdikten sonra şehirde geniş çaplı yangınlar, yağmalar ve katliamlar yaşandı. Kasabalar ile köyler arasında yolculuk yapan siviller öldürüldü; halkın hayvanlarına, mahsullerine ve kıymetli eşyalarına el konuldu.

Ayrıca raporlarda; Afyon, Kütahya, Eskişehir, Bilecik, Söğüt, İzmir ve Aydın çevresindeki köylerde sivillerin süngülenerek öldürüldüğü, camilere doldurulan insanların diri diri yakıldığı, kadınlara tecavüz edildiği, çocukların katledildiği ve yerleşim yerlerinin ateşe verildiği kaydedildi. Dönemin tahkikat notlarında bazı bölgelerde yüzlerce kadının cinsel saldırıya uğradığı, çok sayıda Müslümanın işkenceye maruz bırakıldığı ve geri çekilen Yunan birliklerinin ardında harabeye dönmüş şehirler bıraktığı belirtilmektedir.

İşgal altındaki bölgelerden gelen haberler üzerine uluslararası bir tahkik heyeti kuruldu. Amerikalı Amiral Mark Bristol başkanlığındaki heyet, bölgedeki Türk nüfusunun Rum nüfustan fazla olduğunu ve işgal sürecinde Yunan kuvvetlerinin ağır suçlar işlediğini kayda geçirdi. Buna rağmen Batılı devletler Yunan ordusuna verdikleri siyasî ve askerî desteği sürdürdü.

Yunan ordusunun görevi Batı Anadolu’da güvenliği sağlamak şeklinde sunulmuştu. Fiilî uygulama ise Türk halkının yurdundan çıkarılması, Rum nüfusun bölgeye yerleştirilmesi ve Anadolu’nun bir bölümünün Yunanistan’a ilhak edilmesi üzerine kurulmuştu.

Geri çekilirken şehirleri ateşe verdiler

Türk ordusunun Büyük Taarruz’la ilerlemesi üzerine Yunan birlikleri Batı Anadolu’dan geri çekilmeye başladı. Bu geri çekilme, askerî bir tahliyenin ötesine geçti; yerleşim yerlerini harabeye çeviren bir yakıp yıkma seferine dönüştü.

Kasabalar ateşe verildi, köprüler ve demiryolları tahrip edildi, köylünün yiyeceği ve hayvanları gasp edildi. Manisa başta olmak üzere çok sayıda şehir ve köy büyük ölçüde yakıldı. Tahliye edilen bölgelerde siviller öldürüldü; Türk ordusunun eline sağlam şehirler ve yaşanabilir köyler geçmemesi amaçlandı.

Kıbrıs’ta hedef Türk varlığını ortadan kaldırmaktı

Yunan yayılmacılığının Müslüman Türklere yönelen bir başka kanlı cephesi Kıbrıs oldu. Adayı Yunanistan’a bağlama anlamına gelen “Enosis” hedefi doğrultusunda kurulan EOKA, 1950’li yıllardan itibaren terör faaliyetlerine girişti.

1960 yılında Türkler ile Rumların ortaklığı üzerine kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Rum yönetiminin Türklerin anayasal haklarını ortadan kaldırma teşebbüsleriyle kısa sürede işlemez hâle getirildi. 21 Aralık 1963’te başlayan ve “Kanlı Noel” adıyla tarihe geçen saldırılarda Türk mahalleleri kuşatıldı; kadın, çocuk ve ihtiyarlar öldürüldü.

Lefkoşa’nın Kumsal bölgesinde Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi Mürüvvet İlhan ile çocukları Murat, Kutsi ve Hakan, sığındıkları evin banyosunda katledildi. Kıbrıs Türklerinin hafızasına kazınan bu vahşet, saldırıların sivilleri doğrudan hedef aldığını bütün açıklığıyla gösterdi.

1963-1974 yılları arasında 103 Türk köyünün saldırıya uğradığı, on binlerce Kıbrıs Türkünün evini terk etmek zorunda kaldığı ve yüzlerce kişinin öldürüldüğü veya kaybolduğu kayıtlara geçti. Türkler kamu görevlerinden uzaklaştırıldı, ekonomik kuşatma altına alındı ve dar bölgelerde yaşamaya zorlandı.

Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerinde 1974 yılında gerçekleştirilen toplu katliamlar ise Rum-Yunan zihniyetinin Enosis uğruna hangi noktaya ulaşabildiğini bir kez daha ortaya koydu.

Batı’nın değişmeyen tavrı: Katliama göz yummak

Mora’dan Batı Anadolu’ya ve Kıbrıs’a uzanan süreçte değişmeyen unsurlardan biri Batılı devletlerin tutumu oldu. Avrupa, Yunanistan’ın kuruluşunu himaye etti; Balkanlar’daki genişlemesini destekledi; 1919’da Yunan ordusunu Anadolu’ya çıkardı; Kıbrıs’ta Türklerin uğradığı saldırılar karşısında yıllarca etkili bir tedbir almadı.

Yunanlılar tarih boyunca kendisini “medeniyetin mirasçısı” şeklinde pazarlarken Müslümanlara karşı yürüttüğü tasfiye siyasetini perdelemeye çalıştı. Batılı devletler de kendi siyasî çıkarları uğruna bu perdenin arkasındaki kanlı sicili görmezden geldi.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }