İslâm düşünce tarihinde nasların lafzı ile ruhu, zahiri ile batını arasındaki denge, her dönemde ilmi tartışmaların merkezinde yer almıştır. Ancak bu dengeyi bozarak nasların zahiri manalarını bütünüyle reddeden ve gerçek anlamın ancak "masum imam" gibi aşkın bir otorite tarafından bilinebileceğini iddia eden Batınîlik, dinin asıllarına yönelik en büyük tehditlerden biri olmuştur. Tarihsel süreçte Şia’nın İsmailiyye kolunda somutlaşan bu eğilim, dinin emir ve yasaklarını sözde "hakikat" adına işlevsiz hale getirerek ilahi iradeye aykırı yorumlar üretmiştir. Ehl-i Sünnet uleması, nasların derinlikli ve işari manalarının olabileceğini kabul etmekle birlikte, bu yorumların nasların açık hükümlerine ve din kurallarına aykırı olmamasını şart koşmuştur. Aksi takdirde yapılan yorumlar "ilhad" yani dinden sapma olarak nitelendirilmiştir. Nitekim İmam Gazzâli gibi abide şahsiyetlerin mücadelesiyle bu batıl fikirler ilmen çürütülse de, Batınîlik zamanla Babîlik ve nihayet müstakil bir din iddiasındaki Bahaîlik gibi marjinal yapılara evrilerek varlığını sürdürmüştür.
Günümüzde ise Batınîliğin bu yıkıcı mantalitesinin, "Makasıt" yani dinin gayelerini gözetme adı altında modern bir kılıfla yeniden sahneye çıktığı görülmektedir. İslâm hukuk tarihinde İzz bin Abdisselam ve Şâtıbî gibi dev isimlerin doktrinleştirdiği makasıt ilmi, aslında fıkhın ruhunu ve hikmetini anlamaya matuf ulvi bir çabanın ürünüdür. Ehl-i Sünnet fakihleri, istihsan ve mesalih-i mürsele gibi delillerle bu usulü işletirken, makasıdı her zaman usul-i fıkıh kurallarına bağlı bir neşve olarak görmüşlerdir. Hiçbir sünnî alim, nasların zahirine açıkça aykırı bir hükmü "dinin amacı budur" diyerek meşrulaştırma cihetine gitmemiştir. Ancak son yüz elli yıllık süreçte, İslam fıkhını modern hayatın önünde bir engel olarak gören bazı çevreler, şeriatın hükümlerini doğrudan iptal edemedikleri için makasıt ilmini bir "aparat" olarak kullanmaya başlamışlardır.
Bu çevrelerin iddiasına göre şeriatın mevcut hükümleri günümüz ahlaki normlarına uymamakta, dolayısıyla makasıt ekseninde yeni bir "ahlâkî fıkıh" inşa edilmelidir. Oysa bu pervasız yaklaşım, bizzat nasların otoritesini sarsan bir ahlâk probleminin yansımasıdır. Geçmişte idari görevlerde bulunmuş bu kişilerin sergiledikleri şahsi tutumlar, iddia ettikleri "yüksek ahlak" seviyesinden ne kadar uzak olduklarını on binlerce şahide ispatlamıştır. Her sosyal krizi faturayı Ehl-i Sünnet ulemasına ve köklü fıkıh geleneğine keserek okuyan bu figürlerin kimden beslendikleri ve hangi odaklarca fonlandıkları ise büyük bir soru işaretidir.
İslâm hukuk düşüncesinde "Makasıt" ve "Vesail" arasındaki ilişkiyi anlamak, modern tahrifatçılar ile sahih gelenek arasındaki farkı görmek adına kritik bir öneme sahiptir. Makasıt, dinin can, mal, akıl, nesil ve din emniyetini koruma gibi ana hedeflerini ifade ederken; Vesail, bu hedeflere ulaşmak için Allah ve Resulü tarafından belirlenmiş somut hükümler ve yollardır.
Sünnî İslâm düşüncesinde gaye, aracı iptal etmez. Aksine, araçlar gayeye hizmet ettiği için kutsaldır. Örneğin, "adaleti sağlamak" bir makasıttır; ancak "miras hukuku" veya "ukubat" bu adaleti tesis etmek için bizzat şâri tarafından belirlenmiş araçlardır. Modern makasıtçılar, "asıl olan adalettir, o halde hükmün lafzını terk edebiliriz" diyerek Batınî bir mantıkla hükmün içini boşaltırken, aslında dinin nesnel zeminini yok etmektedirler.
Netice itibarıyla, Batınîlerin "gizli mana" diyerek dini tahrif etmesi ile modern "makasıtçıların" dinin ruhu adına nasları devre dışı bırakması aynı kapıya çıkmaktadır. Amaç, İslâm'ın sahih kaynaklarını kendi batıl ideolojilerine söyletmek ve nihayetinde "Protestan Müslüman" veya "Anglo-Müslim" olarak nitelendirilebilecek sentetik bir din anlayışı inşa etmektir. Ehl-i Sünnet uleması her zaman makasıdı gözetmiştir; ancak onların makasıdı şeriatı korumak, modern makasıtçıların gayesi ise şeriatı dönüştürmektir. Bu tehlikeye karşı uyanık olmak, İslâm medeniyetinin fikri namusunu korumak adına hayati bir zorunluluktur.
Aylık Baran Dergisi 49. Sayı Şubat 2026