Paslı tellerden vitrin ışıklarına: Zamansız bir Metallica diskografisi

“Sen günün kahramanısın, Ama yarın ne olacaksın? Sen günün kahramanısın, Ama yarın unutulacaksın Ve düşeceksin, Ve kırılacaksın, Ve yok olacaksın, Ve öleceksin. Seni sevdiler, sana taptılar, Seni bir tanrı yaptılar Ama şimdi senden nefret ediyorlar, Ve şimdi seni yok etmek istiyorlar...” — Hero of the Day, 1996.

Abone Ol

Uzun zaman önce ‘yavan’ gelmeye başladığından bu yana -ciddî anlamda- müzik filan dinlemiyordum. Zihnimdeki sessizlik, dışarıdaki mekanik gürültünün evimin duvarlarını birer birer yıkıp içeri girmesiyle son buldu. Şehrin bu hoyrat istilasına karşı bir sığınak ararken, artık her köşede yankılanan o bildik ve içi boşaltılmış tınıların ötesine geçme vakti gelmişti. Kaba bir gürültüye, ancak estetik bir derinlikle cevap verilebilirdi. Fakat “Kâbe’de Hacılar” bu sıralar habire “Hû” derken, sen neyi dinleyeceksin?

Bir zamanlar politik bir potansiyel görerek alaka gösterdiğim rap müziğin dejenere olup aslını yitirişinin üzerinden uzun yıllar geçmişti. Arabesk ve arabesk soslu poptan ise hiçbir zaman hazzetmedim. Dede Efendi, Itrî gibi kıymetler şahsî zevkimin uzağında kaldı; birçok ilâhi ise -bazı klasikler müstesna- kulağıma sadece birer arabesk olarak geliyordu. Loreena McKennitt'lı, “new age”lerin “new”liği filan da kalmadı; azala azala hepsi bitti tükendi. Türkülerin genellikle barındırdığı kadim keder, ruhumu tazelemek bir yana, kaskatı bir kütleye dönüştürerek idrakimi ağırlaştırıyordu. Artık eski tadı vermeyen, çocukluktan kalan birkaç ‘Sezen şarkısı’ da nostaljiden öte gidemiyordu. Rahmetli şehidimiz Ünsal (Zor) abinin Ahmet Kaya hakkında, yüzündeki buruk ifadeyle “Artık dinleyemiyorum!” dediği hâli -başka sebeplerden de olsa- bana da sirayet etmişti.

En iyisi yine mücerret formlardı... Döner dolaşır yine oraya sığınılırdı. Enstrümantal... Çünkü burada sözlerin iyi-kötü kuşatıcı etkisinden kurtulursun. Mücerredi düşüncelerinle doldurabilir; onları hizaya sokabilirsin. Ney, flüt, telliler, bazen vurmalılar... Ara sıra techno, bazen caz ve ekseriyetle klasik... Bunlar daima iyiydi ama şimdi bunlara da biraz ara verme zamanı gelmişti... Derken derken, bu arayış beni, daha önce yabancısı olduğum metal müziğin “sert ve ışıltılı” dünyasına itti. Türün pîri kabul edilen Metallica’nın külliyatını baştan sona uzun uzun inceleme fırsatım oldu. Şimdi kulağımda onların sesi yankılanırken bu satırları kaleme alıyorum. Anlaşılan o ki bir süre daha burada kalacağım...

***

Girişte sözleri bulunan Metallica’ya ait şarkının 1996 tarihli video klibi (Hero of the Day), günümüzdeki sanal gerçeklik krizine yönelik isabetli öngörüsüyle dikkate değer bir çalışma sayılabilir. Klip, uyuşturucu bağımlısı bir gencin dağınık ve kirli odasında televizyon karşısında geçirdiği vakti gösteriyor. Genç, kanallar arasında gezinirken her yerde Metallica grubu üyelerinin canlandırdığı farklı karakterlerle karşılaşıyor. Bir kanalda grup üyelerinin yarıştığı bir yarışma programı varken, diğerinde grup üyelerinin başrolde olduğu bir kovboy filmi oynuyor. Başka bir kanalda ise James Hetfield boks antrenörü, diğer üyeler ise boksör olarak görünüyor.

Televizyondaki bu ışıltılı ve hareketli dünya, gencin içinde bulunduğu yalnız ve sefil gerçeklikle derin bir zıtlık oluşturur. Klip ilerledikçe gencin zihni ekrandaki bu kurgusal görüntüler tarafından istila edilir ve gerçeklik algısı tamamen kaybolur. Sonuçta, uyuşturucu, alkol ve seks batağında boğulan genç, fizikî ve ruhî bir çöküşün eşiğine gelir. Klibin sonunda gencin kulağından çıkan küçük metalik böcekler yaşanan zihinsel çürümeye işaret ederken, gencin kusması ise tüm bu kirli dünyadan kurtulma ve arınma çabasını temsil eder...

Çalışma, modern ferdin ekran başında parçalanan idrakini ve medyanın inşa ettiği yapay gerçeklik sarmalını tam isabetle tâ o yıllarda teşhis etmiş. Klipte yer alan sahneler; kahramanlığın, isyanın ve hatta acının birer seyirlik malzemeye dönüşmesinin somut birer ispatı gibi... Bilindiği; bilmeyenlerin de bugün “TikTok”larla filan yakından öğrendiği gibi, geniş anlamıyla “medya” eliyle inşa edilen bu sarmal, ferdin idrakinde onulmaz yaralar açmaya devam ediyor...

Gürültü ve İsyanın Diyalektiği

Bilindiği gibi müzik, estetik bir form veya hoşa giden âhenkli seslerin bir araya gelmesinden doğan estetik terkibin ötesinde, her zaman “parçaların toplamından daha fazla” bir şeydir. Cemiyette yaşanan neşenin, acının, endişelerin, hayat mücadelesinin ve ideolojik gerilimlerin somutlaştığı, ses yoluyla icra edilen içtimaî bir pratik... Bu pratiğin en gürültülü ve en agresif tarzlarından biri olarak okunabilecek heavy metal ise yakından bakıldığında, modern endüstriyel toplumun çelişkileri üzerine inşa edilmiş bir nevi manifestosudur.

Türün doğuşunu incelediğimizde bunun “tarihsel bir tesadüf”ten ziyade, âdeta sosyolojik bir zorunluluk olduğunu görürüz. Heavy metal, 1970'lerin sonundaki endüstriyel çöküşün, özellikle İngiltere'nin Birmingham bölgesi gibi mavi yakalı sanayi şehirlerindeki ekonomik umutsuzluğun, terk edilmişliğin ve fabrikanın gürültüsünün bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Paslanan çarkların sesi, gitarların tellerine taşınmıştır sanki...

Çiçek Çocukların Ölümü ve Metalin Doğuşu (1968-1979)

Heavy metalin felsefesini ve Metallica'nın tarihini doğru okumak için, 1960'ların sonundaki sosyo-kültürel kırılmaya ve endüstriyel İngiltere'nin kasvetli semalarına bakmak gerekir. 1960'ların "çiçek çocuk" (hippi) hareketinin o “renkli”, “barışçıl” ve çokça da uyuşturulmuş patlaması, Vietnam Savaşı'nın vahşeti ve peş peşe gelen siyasî suikastların gölgesinde sönerken, dönemin müziği de kaçınılmaz olarak sertleşiyor. Artık hayal dünyası bitmiş, gerçekliğin soğuk yüzü belirmiştir!..

Bu dönüşümün ilk sinyalleri, blues müziğinin ham gücünü alıp onu "distortion" (bozulma) ve "amplifikasyon" (yükseltme) ile birleştiren Cream, The Jimi Hendrix Experience ve Led Zeppelin gibi gruplarda görülüyor. Ancak bu gruplar hâlâ blues-rock köklerine bağlıyken, asıl radikal kopuş İngiltere'nin sanayi kalbi Birmingham'da gerçekleşiyor. Metalin "kutsal üçlüsü" sayılan Black Sabbath, Led Zeppelin ve Deep Purple, bu yeni türün temellerini atıyorlar.

Burada sembolik bir vaka, metalin kaderini belirler: Gitarist Tony Iommi'nin bir fabrika kazasında parmak uçlarını kaybetmesi ve ses açığını kapatmak için gitarının tellerini gevşetip daha "ağır" (heavy) ve karanlık bir ton elde etmesi... Bu hadise, bir şehir efsanesinden öte, endüstriyel çalışmanın bedene ilânihâye verdiği zararın müziğe doğrudan bir zuhurudur. Black Sabbath'ın müziği, "hippie" rüyasının tam antitezi olarak ortaya çıkar; artık neşeli melodilerin yerini fabrika gürültüsü, aşk şarkılarının yerini savaş, içtimaî yozlaşma ve akıl sağlığının ziyanı anlatılacaktır...

Bu "birinci dalga"nın ardından, 1970'lerin sonunda "New Wave of British Heavy Metal" (NWOBHM) patlak verir. Iron Maiden, Judas Priest ve Motörhead gibi gruplar, bu ham enerjiyi alıp ona hız ve teknik beceri eklerler. İşte Metallica, bu zengin ve karanlık mirasın üzerine kurulur. Onlar, Black Sabbath'ın endüstriyel ağırlığını ve Motörhead'in punk'tan miras kalan ham hızını alıp, bunları Kaliforniya'nın yeraltı kültürüyle birleştirirler.

Metallica'nın 1981'de kurulması, bu 15 yıllık müzikal ve içtimaî evrimin bir sonucu... Grup, işçi sınıfı estetiğini alıp, onu 1980'lerin Soğuk Savaş paranoyasıyla harmanlayarak önce bir altkültürel kimliğe, ardından sofistike bir siyasî eleştiriye ve nihayetinde küresel bir "marka"ya dönüştüren müthiş bir sosyolojik vakıadır.

Ancak grubun tarihi, bu tarzda bir “isyan” biçiminin de hayat döngüsüdür: Yeraltından doğuş, sisteme karşı çıkış ve nihayetinde sistem tarafından öğütülme… Postmodern kapitalizmin işleyişi Metallica örneğinde ete kemiğe bürünür: 'Yeraltı' protestosu ana akım tarafından yutulmuş, metalaştırılmış ve içi boşaltılarak 'evcilleştirilmiş bir aslana' çevrilmiştir. Bu süreç, kurucuların iradesini de aşar, bu sonuç tamamen sistem çapındadır. Zaten tutarlı bir ahlâkî temelden yoksun her "başarı", eninde sonunda kendi karikatürüne dönüşmeye mahkûmdur!..

Soğuk Savaş'ın Paslı Tınıları ve “Bireyci” Firarîlik (1981-1984)

Metallica'nın doğduğu siyasî atmosfer, Batı'nın "Yeni Sağ" tarafından dönüştürüldüğü yıllardır. Thatcher ve Reagan'ın iktidara gelmesiyle, serbest piyasa ekonomisi, “bireycilik ve agresif bir anti-komünizm” Batı'nın resmî ideolojisi hâline gelir. Reagan ve Thatcher'ın "özel ilişkisi", Soğuk Savaş'ı yeniden ısıtarak nükleer imha korkusunu gündelik hayatın bir parçası yapar. Reagan'ın basında sıklıkla yer alan "tetikte bekleyen kovboy" karikatürleri, sürekli bir gerilim hâlinin ilânıdır aslında...

Kill 'Em All (1983): Bu Sefer “Apokaliptik Bireycilik”

Metallica'nın ilk albümü Kill 'Em All (Hepsini Öldür), bu gerilime bir cevaptır; ancak dönemin punk sahnesinin doğrudan siyasî protestosundan farklı olarak aynı zamanda estetik de bir isyandır. 'Hit the Lights', 'Motorbreath' ve 'Whiplash' gibi şarkılar, politikayı dışlayarak hızdan, kaostan ve saf öfkeden bahseder.

Bu albüm, Reagan'ın siyasî programına karşı bir duruş sergilemek yerine; o programın ortaya çıkardığı “kaygıyı ve atomize olmuş bireyciliği” alır ve onu bir altkültür silahına dönüştürür. Punk, sisteme karşı bağırırken, erken dönem Metallica, sistemden kaçarak (metal müziğin "kaçış" özelliği) kendi biricik, nihilist ve tecrit alanını inşa eder. 'Seek & Destroy' veya 'Metal Militia', kolektif bir toplumsal protestodan ziyade, grubun kendi klanına yönelik bir kimlik ilânıdır.

Bu tavır Reagan dönemi bireyciliğinin paradoksal bir yansıması gibidir: Toplumdan kaç, ancak bunu yaparken kendi mikro-topluluğunu oluştur!.. Yakından incelendiğinde Metallica’nın bütün kariyerinin böyle tenakuzlarla dolu olduğu görülecektir... Dönemin Los Angeles müzik piyasasını gözlemleyen gazeteci Sylvie Simmons durumu şöyle özetler: "Los Angeles'ta insanlar arabayla dolaşırlar, fazla gruplaşmazlar... Buradan heavy metal çıkmasını bekleyemezsiniz... Havası her zaman sıcaktır ve insanlar deri kıyafetler içinde dolaşmak istemezler." [1] İşte Metallica, bu "rehavet ve güneş" kültürüne bir antitez olarak doğar; Katon DePena’nın tabiriyle, "Sol tarafta pozcular, sağ tarafta da headbangers" vardı ve saflar kesindi. [2]

Ride the Lightning (1984): “Varoluşsal Kaygı”dan “Toplumsal Bilinç”e

Grubun sadece bir yıl sonra çıkardığı Ride the Lightning, müzikal ve lirik bir devrim olarak nitelenir. Zira saf enerji, yerini sofistike bir kurguya ve tematik derinliğe bırakacaktır. Metallica; artık estetik bir isyandan tematik bir isyana geçmiştir...

Albümün adı, elektrikli sandalyeye giden bir mahkûmun iç sesidir ve başlık şarkısı, idam cezasını sorgulayan bir iç monologdur. 'Fade to Black', intihar ve umutsuzluk üzerine yazdıkları ilk baladdır ve o dönemde grubun sansürle tanışmasına sebep olmuştur. Siyasî bilinç de bu albümde doğar. 'Fight Fire with Fire', dönemin nükleer imha korkusunun doğrudan bir sesli temsilidir. Şarkı, nükleer savaşın kaçınılmazlığını ve topyekûn yıkımı anlatır. 'For Whom the Bell Tolls', savaşı yüceltmek yerine, onun “ferdî ve mânâsız” maliyetine odaklanır. İsyan, kuru "gürültü"yü aşarak işte şimdi bir muhteva kazanmaya başlamıştır.

Sistemin Çarklarına Karşı Bir Manifesto (1986-1988)

1980'lerin ortalarına gelindiğinde, Metallica yeraltından çıkarak metal dünyasının zirvesine tırmanmıştır. Bu dönem, grubun sistem eleştirisinin en keskin hâlini aldığı dönemdir.

Master of Puppets (1986): Kontrolün Anatomisi

Master of Puppets, ferdin içten ve dıştan farklı güçler tarafından nasıl kontrol edildiği, manipüle edildiği ve "harcandığı" üzerine tematik bir bütünlüğe sahiptir. Başlık şarkısı, uyuşturucu bağımlılığını ferdin iradesini yok eden bir "efendi" olarak resmeder. 'Welcome Home (Sanitarium)', kişilerin "deli" damgasıyla toplum tarafından tecrit edilmesini ve kurumlara hapsedildiğini anlatır.

İçtimaî tenkit, iki şarkıda zirveye ulaşır. 'Leper Messiah' (Cüzzamlı Mesih), televangelistlerin (televizyon vaizleri) ikiyüzlülüğünü ve dini kullanarak insanları nasıl sömürdüğünü ifşa eder. Bu şarkı grubun ileride derinleştireceği din eleştirisinin ilk tohumudur. 'Disposable Heroes' (Harcanabilir Kahramanlar) ise albümün en keskin siyasî metnidir. Şarkı, genç askerlerin savaş makinesi tarafından bir yem olarak kullanıldığını, sistemin "sadık birliklerine" karşı bir başkaldırıyı temsil eder.

Zirve Noktası: ...And Justice for All (1988)

Basçı Cliff Burton'ın ölümünün ardından kaydedilen ...And Justice for All, grubun siyasî tenkit zaviyesinden zirvesidir. Bu albüm, Reagan/Thatcher döneminin biriken enkazının, neoliberal politikaların toplumda ortaya çıkardığı çürümenin soğuk bir otopsisi gibidir.

Albümün başlık şarkısı, Amerikan adalet sistemine yönelik dokuz dakikalık bir iddianame niteliğindedir. Şarkı, adalet sisteminin zenginler ve güçlüler tarafından nasıl yozlaştırıldığını, paranın ("green") adaleti nasıl satın aldığını ve "herkes için adalet" idealinin içinin nasıl boşaltıldığını anlatır: “Adalet kayboldu. Adalet tecavüze uğradı... İplerini çekiyorlar... Adalet yerini buldu. Gerçeği aramıyorlar. Kazanmak her şeydir... Adalet Hanım tecavüze uğradı; Gerçek suikastçısı...”.

Açılış şarkısı 'Blackened', nükleer savaş sonrası bir distopyayı ve "Doğa Ana"nın katledilişini anlatırken; 'Eye of the Beholder' ifade özgürlüğünün kısıtlanması üzerine bir eleştiridir.

Uyuşturucu, Alkol ve Ahlâkî Çelişkiler

Grubun lirik düzlemde bu kadar keskin bir sistem eleştirisi yaptığı dönem, pratikte "uyuşturucu, alkol ve seks" klişesinin en yoğun yaşandığı döneme denk gelir. Metallica, her ne kadar lirik olarak o piyasanın sathî gruplarından ayrışsa da hayat tarzı olarak bu hedonist kaosun tam merkezindeydi.

James Hetfield, henüz 18 yaşındayken "biraya ve parti yapmaya karşı büyük bir düşkünlük geliştirmişti" [3]. Testament'tan Eric Peterson, o günleri şöyle hatırlar: "James ve ben kegger partilerine giderdik... Ne zaman bir partiye gitsek, bira fıçısının yanında durur ve saçma sapan şeyler söylerdi." [4].

Bu “parti kültürü”, grubun iç kimyasını da zehirliyor... Gitarist Dave Mustaine'in gruptan olaylı şekilde atılması bu hedonist hayat tarzının bir sonucuydu. Köpeğinin grup üyesi Ron McGovney'in arabasına zarar vermesiyle başlayan ve yumruklaşmaya varan kavga [5], nihayetinde Mustaine'in "alkolün tesiri altında davranış bozukluğu sergilediği için" [6] (küfelik!) kovulmasıyla bitiyor. Nereden bakarsan bak, tam bir saçmalık!

Aslında burada bir o kadar da saçma bir ironi saklıdır: ...And Justice For All albümü grubun "adalet" arayışını simgelerken, albümün prodüksiyon aşamasında grup kendi içinde “tek adam”lı bir yapı sergiliyordu. Burton'ın yerine gelen yeni basçı Jason Newsted'in sesi şarkılarda kasıtlı olarak "gömülmüştü". "Herkes için adalet" talep eden grup, kendi yoldaşına karşı son derece adaletsizdi. Bu ahlâkî tutarsızlık, grubun yaşayacağı büyük "ideolojik kırılmanın" da habercisiydi aslında.

Kırılma, Teslimiyet ve Kapitalist Ahlâk

1990'lara girerken Metallica, metalin tartışmasız “kralı” ama henüz “küresel bir fenomen” değil. Justice albümünün karmaşık yapısı, onları daha geniş kitlelere ulaşmaktan alıkoyuyor. Fakat bir sonraki adım, “yeraltı ahlâkı”ndan kopuşu ve ana akımla uzlaşmayı getirecek...

Metallica (The Black Album) (1991): Ana Akımla Uzlaşma

1991'de çıkan "The Black Album", grubun “sound”unda radikal bir değişikliğe işaret eder. Justice albümünün karmaşık yapısı terk edilip; yerine "daha yavaş, daha ağır ve daha rafine" bir yapı getirilir. Bununla beraber bir ticarî zafer de elde edilir. Fakat bu zafer, esasında bir mağlubiyet! Çünkü Metallica, artık ideolojik olarak geri çekilmeye başlıyor. Albümdeki sözlerin zaviyesi, siyasî eleştiriden çıkarak tamamen ferdî dramalara kayıyor. 'The Unforgiven', toplum tarafından dışlanmaktan öte, “kişisel bir varoluşçu acıyı” anlatıyor mesela...

Kişisel Olanın Politikası: 'The God That Failed'

Bu geri çekilmenin zirvesi 'The God That Failed' (Başarısız Olan Tanrı) şarkısıdır. Şarkı, televangelistlere yönelik bir eleştirinin ötesinde, inancın kendisine varan şahsî bir hesaplaşmadır. Şarkı, Hetfield'ın katı Hristiyan (Christian Scientist) inançlarına sahip ailesine dayanır. Bu inanç tıbbî tedaviyi reddeder; nitekim Hetfield 16 yaşındayken annesi kanser olmuş, inancı gereği tedaviyi reddederek ölmüştür [7, 8].

Şarkı, "duygusal bir bagaj" veya annesini iyileştirmeyen kişileştirilmiş bir Tanrı'ya isyandan çok daha fazlasıdır. Bu şarkı, daha derin bir perspektifle okunduğunda; Justice albümünde devlete ve adalete olan güvenini yitiren Batılı “birey”in, şimdi de tahrif edilmiş dinine ve "kutsal"a olan güvenini yitirmesini simgeler. "Büyük Anlatı"ların (Devlet, Kilise) çöküşü karşısında modern birey, sığınacak bir hakikatten yoksun olduğu için, kaçınılmaz olarak nihilizmin soğuk kollarına düşmüştür. Bu şarkı, bir yastan öte, manevî bir iflasın itirafıdır!..

Load (1996) / Reload (1997): Karikatürleşmenin Estetiği

Eğer Black Album bir uzlaşma ise, Load ve Reload albümleri birer teslimiyetti. Grup, sadece müzikal olarak thrash'ten kopup "alternatif rock"a geçmekle kalmıyor, aynı zamanda radikal bir imaj değişikliğine de gidiyor. Saçlar kesiliyor, makyajlar yapılıyor, sanat galerisi estetiğine geçiliyor.

Artık iyice irtifa kaybediyorlar... "Otantiklik" üzerine kurulu metal altkültürü için bu değişim affedilemez bir "satılmışlık" eylemiydi. 1980'lerde “trend belirleyici” olan grup, 1990'ların ortasında açıkça bir “trend takipçisi” hâline geliyor. İsyanın "karikatürleşmesi" estetik olarak tam da burada zirveye tırmanmaya başlıyor...

İdeolojik Son Nokta: “Napster” Davası (2000)

Bu estetik karikatürleşmeyi, ideolojik iflas takip edecektir. 2000 yılında grubun Napster'a açtığı dava, "satılmışlık" tartışmasını felsefî bir zemine taşıyor. Metallica, şöhretini borçlu olduğu "kaset değiş-tokuşu" kültürünü reddederek, mülkiyetin en ateşli savunucusu hâline geliyor. [9]. Artık devran dönmüştür: Justice albümünde "paranın adaleti bozduğunu" eleştiren grup, 2000 yılında "parayı korumak için" adalete sığınmıştı. Yeraltı ahlâkı ölmüştü artık!..

Kısa Bir Parantez: Metal ve Rap'in Ortak Kaderi

Metallica'nın "ıslah" edilme süreci, protest müziğin popülerleştiğinde kaçınılmaz olarak dejenere olması fikrinin doğrulayıcısıdır. Bu vaziyet, metal ile aynı kaderi paylaşan rap müziği ile kıyaslandığında daha net anlaşılır.

Her iki tür de toplumda ahlâkî bir “panik” çıkardı, ancak medya bu iki türe farklı "tehlike" çerçeveleri uyguladı.

Metal (beyaz tehdit) - "Kendine zarar": Medya metali "yozlaşma" olarak gördü. Tehlike içe dönüktü; metal dinleyicisi kendine zarar verecekti (intihar, satanizm).

Rap (siyah tehdit) - "Topluma zarar": Rap ise "topluma tehlike" olarak kodlandı. Tehlike dışa dönüktü; rap dinleyicisi başkalarına zarar verecekti (suç, şiddet).

Sonuçta pazar her iki isyanı da nötralize etti; birinin estetiğini, diğerinin ideolojisini satın alarak!.. Rap, başka bir yazı konusu olduğu için bunu burada keselim...

Türkiye Sosyolojisi: İthal Bunalımlar

Metallica'nın Türkiye'deki yansımaları, Batılılaşma serüvenimizin trajik bir özeti olarak okunabilir. 90'lar Türkiye'sinde heavy metal, 12 Eylül sonrası apolitikleşen bir kesim gençliğin sığınağı oluyor. Metal, "tek tip milliyetçi kültüre" karşı, "farklı bakış açılarını" ifade eden "konvansiyonel olmayan bir siyasî pozisyon" hâline geliyor. Aslında tam bir “Sürüden farklı sürü” sendromu!..

Fakat burada sosyolojik bir "bağlamsızlık" ve daha da önemlisi "şuurlu bir yabancılaşma" göze çarpıyor. Batı'da sanayi toplumunun gürültüsüne ve refah toplumunun manevî boşluğuna bir tepki olarak doğan bu müzik, sanayileşmesini tamamlayamamış bir toplumda "mekanik bir taklit" olarak tezahür ediyor. Başka türlüsü nasıl mümkün olabilirdi ki? Kemalizm'le kafaları aşureye dönmüş gençlik, bunlara maruz kalmanın ötesinde; kendi manevî köklerinden kaçış için bu müziği bir "uyuşturucu" olarak bizzat talep ediyor. Kemalizm Batı'nın kurumlarını ithal ederken, metalciler Batı'nın isyanını (ve -yalandan- krizini) ithal etmiştir. Acı ama gerçek... Şöyle de diyebiliriz: Kendi hakikatine yabancılaşan zihinler, başkasının bunalımını kendi isyanı sanma gafletine düşmüştür!..

Yaldızlı Sefalet: Metallica’nın Düşüşü

Metallica'nın 21. yüzyıldaki diskografisi, bu "evcilleşme" tezini doğrular. St. Anger albümü ile artık bu müzik, siyasî arenadan çekilip bir terapi seansına dönüşmüştür.

"Dişleri sökülmüş ve evcilleşmiş aslan" metaforu, aslında burada sosyolojik bir vakıadır. Aslanın kükremesinin sesi –vokaller, gitarlar– korunmuştur. Ancak kükremenin işlevi (sisteme yönelik tehdit) ortadan kalkmıştır. Aslan artık sisteme meydan okumak yerine, aynadaki kendi yansımalarına (Room of Mirrors) veya geçmişine (72 Seasons)kükremektedir.

Metallica'nın 40 yılı aşan külliyatı; yeraltından çıkan, dünyayı sarsan, siyasî bir manifesto yayınlayan, sonunda karşı çıktığı sistem tarafından satın alınan ve nihayetinde kendi içine dönerek zararsızlaştırılan fikirsiz "protest"in diyalektik devranına güzel bir misaldir.

Nihayetinde, yazının başında sordukları o soruya kendileri cevap vermiş oldular: "Sen günün kahramanısın, ama yarın ne olacaksın?" Cevap, bir sessizlikle yankılanıyor: Metallica artık ontolojik bir intiharın gözden düşmüş failleridir. Bir zamanların kahramanları, bugün isyanın pazara yenik düştüğü yaldızlı bir sefaletin mimarlarına dönüşmüştür.

Yine de geride kalan külliyatın hatırına hâlâ dinlenir mi?
Eh... Dişleri sökülse de aslan aslandır diyelim...

Dipnotlar ve kaynakça: Bu metindeki tüm alıntılar, aksi belirtilmedikçe şu eserden alınmıştır:

Joel McIver, Metalin Şeytanları (Orijinal Adı: Justice For All: The Truth About Metallica), Çev. Ayhan Semih Koç, Mona Kitap (Alfa Basım Yayım Dağıtım), İstanbul, 1. Baskı Şubat 2018.

[1] a.g.e., s. 40-41 (Sylvie Simmons alıntısı). [2] a.g.e., s. 42 (Katon DePena alıntısı). [3] a.g.e., s. 29. [4] a.g.e., s. 30. [5] a.g.e., s. 97. [6] a.g.e., s. 133. [7] a.g.e., s. 25. [8] a.g.e., s. 27. [9] a.g.e., s. 93

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }