Modern çağ, insanı yargılamaktan vazgeçtiğini söylüyor. Suçlamak yerine anlamayı, mahkûm etmek yerine tedavi etmeyi tercih ettiğini iddia ediyor. İlk bakışta bu tercih merhametli, hatta insanî görünüyor. Kim kusurlarıyla yüzleşmek yerine onları açıklayan bir teşhise sığınmak istemez? Fakat asıl mesele burada başlıyor. Anlamak ile aklamak arasındaki sınır ne zaman silindi? Ve bu sınır silindiğinde insanın iradesi, vicdanı ve ahlâkî sorumluluğu nereye gitti?
Bugün yalancılık artık ahlâkî bir zaaf olarak değil, mitomani adı verilen bir rahatsızlık olarak ele alınıyor. Hırsızlık, şuurlu bir tercih olmaktan çıkıp kleptomani başlığı altında açıklanıyor. Ölçüsüzlük ve sapkınlık, nefsin taşkınlığı değil; klinik bir yönelim. Kibir, ahlâkın merkezî problemlerinden biri olmaktan çıkarılıp narsistik kişilik özelliğine irca ediliyor. Sorumsuzluk ise irade ve terbiye meselesi olmaktan çoktan uzaklaştırılmış durumda; DEHB gibi tanılarla açıklanıyor. İsimler değiştikçe yük hafifliyor; yük hafifledikçe insanın omzundaki ahlâkî mesuliyet de buharlaşıyor.
Oysa insanı insan yapan şey, sadece davranışları değil; o davranışların arkasındaki iradedir. İrade, ahlâkın ön şartıdır. Seçme imkânı olmayan bir varlıktan ahlâk beklenemez. Vicdan ise bu seçimin iç denetim mekanizmasıdır. İnsanı, dış bir zorlamaya gerek kalmadan kendisiyle yüzleştiren iç tanıktır. Modern tıbbîleştirme dili tam da bu iki unsuru — irade ve vicdanı — devre dışı bırakır. Çünkü klinik açıklama, fail aramaz; mekanizma inceler. Böylece insan, yaptığı fiilin sahibi olmaktan çıkar, başına gelenlerin pasif taşıyıcısı hâline gelir.
Salih Mirzabeyoğlu’nun Kültür Davamız’daki çerçeveye göre, ruh, eşya ve hadiseler karşısında “nasıl” tavır alacağını belirler; akıl ise bu tavrın “niçin”ini sorar ve fikir oluşur. Ancak fikir tek başına yeterli değildir; fikrin içinden doğan ve onu ileriye taşıyan merkezî fakülte ahlâktır. Ahlâk bu fikri canlı tutar ve hayata sevk eder. Bu bağ koparsa, fikir yalnızca zihnî, teorik, statik, ölü bir faaliyet hâline gelir, ahlâk ise boş bir slogan olmaktan öteye geçemez.
Tam da bu sebeple ahlâk, tek başına ortaya çıkan bir olgu değildir. Fikir olmadan ahlâk teşekkül etmez. Bahsi dağıtmamak kaydıyla bir adım ileriye taşıyacak olursak, ahlâkın teşekkül etmediği yerde ise onun pıhtılaşmış hâli olan hukuk düzeni kurulamaz. Hukuk, ahlâkın donmuş ve kurumsallaşmış şeklidir. Ahlâkî zemin yoksa hukuk ya keyfîleşir yahut teknik bir yönetmelikler toplamına irca edilir. Bugün modern toplumlarda yaşanan kriz tam olarak budur: Hukuk vardır ama adalet duygusu zayıftır; kurallar vardır ama vicdan yoktur. Çünkü arkasında işleyen mutlak bir fikir sistemi ve o sistemin ahlâkı yoktur!
Peki bu dönüşüm neden yaşandı? Çünkü modern Batı düşüncesi, insanı metafizik bir varlık olmaktan çıkarıp biyolojik ve psikolojik bir nesne olarak ele aldı. Günah fikri yerini patolojiye, nefs mücadelesi yerini dürtü yönetimine bıraktı. Böylece insan, kendisiyle mücadele eden bir varlık olmaktan çıktı; kendini yöneten uzmanlara teslim edilen bir vakıaya dönüştü. Psikoloji bu noktada sadece bir bilim değil, aynı zamanda yeni bir ahlâk ikâmesi hâline geldi.
Ne var ki Batı menşeli psikoloji şablonları, Müslüman toplumlarda çoğu zaman geçerli değildir; çünkü bu şablonlar insanı ahiret bilinci, imtihan ve sorumluluk ekseninden koparır, sadece bu dünyaya kapalı bir sistemin içinde değerlendirir. Oysa Müslüman için insan, geçmişinin ürünü olduğu kadar, hesabını vereceği geleceğin de öznesidir. Bu fark göz ardı edildiğinde, ithal edilen teşhisler, insanı anlamaktan çok köklerinden koparır. Ve belki de asıl tahribatın kaynağı budur: Batı’dan gelmiş şablonların, hâkim kültürle uyumsuz biçimde benimsenmesi, Müslüman toplumlarda insan anlayışını derinlemesine zedelemektedir.
Bugün “ne oldu?” sorusuna verilen cevaplar çoktur: Ahlâk tıbbîleştirildi, irade zayıflatıldı, vicdan susturuldu. Fakat asıl mesele “neden?” ve “niçin?” sorularındadır. Neden böyle oldu? Çünkü ahlâk, hesap gerektirir; hesap ise rahatsız edicidir. Niçin bu yol seçildi? Çünkü sorumluluk alan insan yönetilmesi zor bir insandır. Tıbbîleştirilmiş insan ise daha uyumludur, daha sessizdir, daha öngörülebilirdir.
Fakat bu uyumluluk hâli, insanı büyütmez. Ahlâkın olmadığı yerde insan iyileşmez; sadece düzenlenir. Düzenlenen insan hata yapmaz gibi görünür ama fazilet de üretmez. Vicdanın sustuğu yerde huzur değil, derin bir boşluk oluşur. O boşluk da yeni teşhislerle, yeni etiketlerle doldurulmaya çalışılır.
Belki de yeniden yapılması gereken şey, insanı ne melek kadar kusursuz ne de hasta kadar masum görmektir. İnsan, irade sahibi bir varlıktır; imtihan hâlindedir. Yanlış yapabilir ama yanlışta kalmak zorunda değildir. Ahlâk bu imkânın adıdır. Onu tıbbın dar koridorlarına hapsettiğimizde insanı korumuş olmayız. Sadece ondan iradeyi, vicdanı ve sorumluluğu geri alırız. Geriye ise sistem açısından düzgün işleyen ama kendi varlığıyla bağı kopmuş bir insan kalır.
Bu noktada somut örnekler meselenin mahiyetini daha görünür kılar. Mesela sürekli yalan söyleyen bir çocuğu ele alalım. Ahlâkî bir dilde bu durum, çocuğun hakikatle ilişkisini kurmayı öğrenememesi olarak görülür; terbiyeyi, örnekliği ve irade eğitimini gerektirir. Tıbbîleştirilmiş dilde ise mesele, çocuğun dürtü kontrolüyle ilgili bir problem yaşamasıdır. Birinde çocuğa doğruyu seçme imkânı hatırlatılır; diğerinde ise doğru, dışarıdan düzenlenecek bir davranışa irca edilir. Sonuçta çocuk, doğruyu seçen biri olmayı değil, yakalanmamayı ya da sistemin tepkisini yönetmeyi öğrenir. Ki geldiğimiz noktada yakalanmak bile sorun değil. Siyasetten ticarete dek yalanın bir iletişim mühendisliği vasıtası olarak kullanıldığı bir çağda yaşıyoruz.
Benzer bir durum yetişkin dünyasında da geçerlidir. İş yerinde sorumluluklarını sürekli aksatan, verdiği sözleri tutmayan bir insan artık ahlâkî bir zaafla değil, dikkat eksikliğiyle açıklanır. Bu açıklama kısa vadede rahatlatıcıdır; çünkü kişiyi eleştiriden korur. Fakat uzun vadede yıkıcıdır. Zira bu kişi, kendisini toparlaması gereken biri olarak değil, idare edilmesi gereken biri olarak görmeye başlar. İrade gelişmez; beklenti düşer. Böylece sorumluluk almaktan kaçan davranış, kalıcı hâle gelir.
Hırsızlık meselesinde de tablo benzerdir. Bir genç, arkadaşının eşyasını izinsiz aldığında eskiden bu durum kul hakkı üzerinden ele alınırdı. Bugün ise sıkça “kendini tutamamış” denir. Burada niyet, genci korumaktır; fakat korunan şey gencin ahlâkı değil, konforudur. Hak fikri devreden çıkarıldığında, genç başkasının sınırını ihlâl ettiğini değil, bir dürtüsüne yenildiğini düşünür. Bu da başkasının hakkını gözetme bilincini zayıflatır.
Cinsellik alanındaki tıbbîleştirme ise gündelik hayatta daha derin sonuçlar üretir. Ölçüsüzlüğün neredeyse tamamen normalleştiği bir ortamda, sadakat artık ahlâkî bir prensip değil; şahsi tercih hâline gelir. Bir evlilikte yaşanan sadakatsizlik, nefs terbiyesiyle değil, bağlanma problemleriyle açıklanır. Böylece ihlâl edilen bağın ahlâkî ağırlığı hafifler. Taraflar, birbirleriyle yüzleşmek yerine raporlarla konuşur.
Bu örnekler bize şunu gösteriyor: Ahlâkî dil geri çekildikçe insan, kendi fiillerini anlamlandırma kabiliyetini kaybeder. Her açıklama bir mazerete, her mazeret yeni bir etiketsizliğe dönüşür. İrade, tercih yapabilme kudreti olmaktan çıkar; şartların bir fonksiyonu hâline gelir. Vicdan ise bu süreçte giderek sessizleşir. Çünkü vicdan, ancak insan kendini fail olarak gördüğünde konuşur.
Okurken zihninizde ne canlanıyor bilemem elbet, karışmak da istemem ama senelerdir bize “hürriyet”, “özgürlük” diye dayatılan Batılı düzenin, aslında sistematik bir şekilde kişinin elinden iradesini, tercih yapabilme gücünü elinden alıp, onu nasıl sistemin tutsak bir fonksiyonu haline getirdiğini sanıyorum ki siz de fark etmişsinizdir.
Devam edecek olursak, Batı’dan ithal edilen psikoloji şablonlarının Müslüman toplumlarda sık sık karşılıksız kalmasının yahut tatbik edilmeye kalkıldığında Batı’dakinden çok daha menfî neticeler doğurmasının sebebi de burada yatar. Bu şablonlar, insanı geçmişinin toplamı olarak okur. Oysa Müslüman için insan, aynı zamanda geleceğinin de sorumlusudur. Allah ve ona verilecek hesap fikri, insanı sadece korkutan bir düşünce değil; davranışlarını anlamlandıran bir çerçevedir. Bu çerçeve çıkarıldığında psikolojik açıklamalar, insanın ruhuna değil, sadece davranışına temas eder.
Bu yüzden Müslüman toplumlarda ahlâkî çözülme ile psikolojik teşhislerin artışı çoğu zaman eş zamanlıdır. İnsan, yaptığı yanlışın adını koyamadıkça onu tedavi etmeye çalışır. Fakat tedavi, ahlâkın yerine ikame edilmeye kalkıldığında insan iyileşmez; sadece uyum sağlar. Uyum ise fazilet değildir. Kerhaneye de uyum olur, cemaate de, kumarhaneye de…
Sonuç olarak ahlâkın tıbbîleştirilmesi, masum bir ilmî ilerleme değil; insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin köklü biçimde değişmesi ve tahrip edilmesidir. İrade geri çekildiğinde ahlâk zayıflar, ahlâk zayıfladığında vicdan susar, vicdan sustuğunda ise toplum sadece kurallarla ayakta tutulmaya çalışılır. Oysa kurallar tek başına yetmez. İnsan, yalnızca insanların koyduğu sınırlara değil, kendisini aşan, kendisinden yüksek bir ölçüler manzumesine muhtaçtır.
Çünkü insan, kendi koyduğu kuralları gerektiğinde esnetme konusunda mahirdir. Güç, çıkar ve konjonktür değiştikçe hukuk da değişir. Bugün doğru olan yarın yanlış, bugün yasak olan yarın serbest hâle gelebilir. Bu değişkenlik, düzen sağlayabilir ama adalet üretemez. Adalet için sabit bir merkez gerekir. O merkez, insanın keyfine, çoğunluğun eğilimine yahut uzmanların kanaatine bağlı olmayan aşkın bir ölçüdür.
İnsan vicdanı da ancak böyle bir ölçüyle canlı kalır. Kendinden üstün bir hakikate hesap vereceğinin şuurundaki insan, yalnız başına kaldığında da kendini denetleyebilir. Aksi hâlde vicdan, sosyal baskının zayıfladığı yerde hızla susar. Bugün pek çok insanın doğru ile yanlış arasındaki sınırı kaybetmesinin sebebi, vicdanın değil; vicdanı besleyen kaynağın kurumasıdır.
Toplumsal düzlemde de durum farklı değildir. Adalet, sadece kanunların varlığıyla değil, o kanunların hangi ahlâkî zeminde durduğuyla anlam kazanır. Ahlâkın pıhtılaşmış hâli olan hukuk, aşkın bir referansa dayanmadığında ya katılaşır ya da çöker. Birinde merhamet kaybolur, diğerinde düzen. Oysa insan, hem merhamete hem düzene aynı anda muhtaçtır.
Gerçek mutluluk da bu dengede ortaya çıkar. Ne sınırsız özgürlük ne de mekanik disiplin insanı mutlu eder. Mutluluk, insanın iç dünyasında vicdanın rahat, dış dünyasında ise adaletin hâkim olduğu bir ortamda mümkündür. Bu ise ancak insanı aşan, onu hesaba çağıran ve aynı zamanda ona istikamet veren ilahî bir ölçüyle sağlanabilir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni teşhisler yahut yeni bir insan icadı da değildir. İhtiyacı duyulan şey, insanı yeniden irade sahibi, sorumlu ve vicdanlı bir varlık olarak merkeze alan bir düzen fikridir. Kulların koyduğu sınırların ötesinde, insanı hem koruyan hem terbiye eden aşkın bir kurallar örgüsüne duyulan ihtiyaç, yaşadığımız çözülmenin en açık göstergesidir.
Ahlâkın tıbbîleştirildiği bir dünyada insan iyileşmez; sadece uyum sağlar. Oysa insan, uyum sağlamak için değil, doğruya yönelmek için yaratılmıştır. Doğruya yönelen insanın hem vicdanı huzur bulur hem de toplumda adalet mümkün hâle gelir.
Devlet, gençliğe sadece kural ve sınav dayatmakla yetinemez; onu irade ve vicdan sahibi şahsiyetli birer fert olarak yetiştirmekle mükelleftir. Eğitim sistemi, sadece bilgi aktarmamalı, aynı zamanda ahlâkın ve sorumluluğun merkezini öğrenciye kazandırmalıdır. Anne ve baba, çocuğun hakikatle ilişkisini kurmasını, yaptığı tercihlerden sorumlu olmayı öğrenmesini gözetmekle yükümlüdür; pasif koruma ve ödüllerle değil, örnek ve rehberlikle. Gençlik ise, kendini anlamak ve geliştirmek için kendi iradesi ve vicdanını kuşanmalıdır; sadece yasaların, teşhislerin ya da tıbbî sınıflamaların sınırları içinde yaşayan bir gölge hâline gelmemelidir. Psikiyatri ve modern tıbbî teşhisler, insanı anlamak için araç olabilir; fakat irade ve vicdanı devre dışı bırakır, ahlâkı pasifleştirirse, onu uyumlu bir makineye dönüştürmekten başka bir işlev görmez. Herkes kendi alanında sorumluluğunu üstlenmediği sürece, fikir, ahlâk, vicdan ve irade ekseninden kopmuş bir toplumun bedelini ödemek kaçınılmazdır. Artık söylenecek tek söz vardır: İnsanı yetiştirmek, onu anlamak, iradesi ve vicdanıyla buluşturmak zorundasınız; yoksa sistem ne kadar kusursuz işlese de, toplum ruhsuz bir makineden farksız kalır.
Aylık Baran Dergisi 47. Sayı Ocak 2026