Tarih boyunca ekonomik krizlerin sosyal sorunları tetiklemesi

Abone Ol

"Ben, Allah’a, üzerimde kimsenin hakkı kalmadan ulaşmak istiyorum." Tirmizî, Büyû, 73; Ebû Dâvûd, Büyû, 49; İbn Mâce, Ticarât, 27.

Bütün bu ahlâkî sorunlar Müslümanlar için de geçerlidir. Kumar, oyun tutkusunun da kapitalist zihniyetin oluşumuna en az ödünç para vermek kadar önemli bir katkıda bulunmuş olduğu söylenebilir. XVII. yy.’da bir patlama yaşayan borsa oyunlarının XVIII. yy. başında her yeri sarmış oldukları söylenebilir. Sanılanın tersine borsa oyunu kendi başına kapitalist zihniyeti ifade etmekten yoksun bir etkinliktir. Ancak dolaylı yollardan kapitalizmin oluşumunda çok önemli bir rol oynadı.

Öncelikle borsa oyununa dönüşen kumar tutkusu, sonuçta asıl kapitalizmle ilişkili nesne ve çıkarlara kayarak girişimcilik anlayışıyla (kapitalist zihniyeti oluşturan temel unsurlardan biri budur) birbirine karışmıştır.

Borsa oyunu olmadan kapitalist zihniyetin oluşmasını sağlayan pek çok başka zihinsel güç, belki de hiçbir zaman ortaya çıkarak gelişme imkânına sahip olamayacaktı. Bu, hiç kuşkusuz tamamen dışsal bir etki olarak nitelendirilebilir. Özellikle de XVII. yy. Avrupa'sında her yerde mantar gibi biten sayısız proje düşünüldüğünde, bazılarının hiç tartışmasız birçok büyük kapitalist şirketin kurulmasına yol açmış olduğu görülmektedir.

Ticarî kapitalizmin hâkimiyetini yavaş yavaş sınâî kapitalizme bırakmasıyla birlikte, XVIII. yy.’ın ikinci yarısından itibaren modern kapitalizmin özellikleri belirmeye başlar: spekülasyonlar, borsa oyunları, genişlemeden sonra gelen buhranlar, genişleyen sigorta muameleleri vs. Bu arada mevcut olmayan büyük kıymetlerin mübadelesi -ki bu kumar, şans oyunları ve fâiz ile iç içedir- süratle genişleyecektir.

Kapitalizm yolunda yeni insan tipinin, yani homo-economicus olarak soyut bir şekle de bürünen Yahudiler ile laik yahut Protestan burjuvaların rolleri belirgindir.
Yukarıda İslâm'ın kazanç ve mülkiyetin temelinde emeği aradığını belirtmiş ve bu hususun istisnalarını da göstermiştik. Bunların dışında temelinde emek olmayan mülkiyetin meşru olmadığına hükmedilebilir.

Bir başkasının meşru yoldan elde ettiği kazanca ve mülke tecavüz, İslâm'ın kesinlikle yasakladığı ve ağır müeyyide koyduğu bir davranıştır. Meşru bir gayret sarfetmeyerek başkasının emeği ile oluşan bir mal veya hizmeti elde etmek veya kullanmak, hakkı sahibine vermemek, gasb ve hırsızlık, İslâm'ın gerçekten hakedilmiş ferdî mülkiyetin dokunulmazlığı, dolayısıyla cemiyetin düzenini sağlamak gayesiyle kat'i surette menettiği mülkiyet elde etme yollarıdır (Nisâ, 4/2, 6, 10; Mâide, 5/38; En’âm, 6/152; İsra, 17/34).

Alışverişte hile yaparak kazancı arttırma yolunun yasaklanması da ahlâkın iktisâdî hayatı çerçevelemesine bir örnektir: "Ölçtüğünüz vakit tam olarak ölçün ve doğru teraziyle tartın. Bu hem daha hayırlıdır, hem sonuç itibariyle daha güzeldir." (İsra, 17/35 ve Hud, 11/84-5; Şuâra, 26/181-3; Rahman, 55/7-9; Tatfîf, 83/1-6).

Alışverişin karşılıklı dürüstlükle gerçekleşmesi gerekir. İhtikâr (karaborsacılık) da İslâm'ın hoş görmediği kazanç yollarındandır: yüksek talep karşısında arzı sabit tutarak fiyat yükseltmeyi ifade eden ihtikâr, cemiyetin zararına ferde menfaat sağladığından İslâm'ın hoş göremeyeceği bir şeydir. Bu tarz faaliyetlerle sun'i fiyat yükselişlerine sebep olmak, her ne suretle olursa olsun, İslâm tarafından menedilmiştir.

Kazanılmasında emek unsuru olmadığı gibi, servetin bir anda birkaç kişinin elinde toplanması ve kaybedenin çok defa alışkanlık suretiyle telâfisi zor zararlara maruz kalması başta olmak üzere içtimâî birçok arızaları bünyesinde barındıran kumar da İslâm'ın kabul edemeyeceği bir şeydir. Kur’an-ı Kerim bu konuda kesin bir tavır takınmıştır (Mâide, 5/91).

Daha önce belirttiğimiz gibi, rüşvetin her türlüsü yasaklanmıştır. O, haksız bir kazanç olduğu gibi karşılığında da haksızlıklar bulunacaktır: "Mâllarınızı aranızda haksız bahanelerle yemeyin ve bile bile insanların mallarından bir kısmını günahı gerektiren suretlerde yemek için hüküm yetkisini haiz olanlara rüşvet olarak vermeyin" (Bakara, 2/188).

Bu tehlikeden dolayı rüşvete kayma tehlikesi bulunduğundan, devlet memurunun hediye almasının yasaklandığını belirtmiştik. Devlet görevi rant ortaya çıkarır. Bundan uzak durmak gerekir.

Fâiz, emeksiz kazancın en önemli kısmını kapsar. O, servetin emek katılmadan çoğalmasını ifade ettiği gibi, sermayenin belli ellerde birikmesini sağlar ve içtimâî kutuplaşmayı hızlandırır.

Fâize yöneltilen tenkitlerden biri, fâizle borç talebinin önceleri tüketim amaçlı olmasıydı. Bundan dolayı fâizle borç para alanlar zaten ihtiyaç sahibi kimselerdi. Bunlar fahiş fâiz yükünün altına girince daha da kötü duruma düşüyorlardı. Günümüzde ise faizli borç talebi çok kere üretim için gerçekleşmektedir. Buna göre faizli borç alan ezilen taraf değildir. Böyle bir kredileşme, sermaye birikimi, dolayısıyla iktisadî kalkınma için gereklidir.

Öyle anlaşılıyor ki, bugün geçerli olan iktisat düzeni olan kapitalizmin sermayeye ve onun verimliliğine dayanması, fâizi vazgeçilmeyecek bir unsur yapmıştır; fâiz, sermayenin emekle desteklenmemiş hâlinin sırf zamanla kazandığı verimdir. Fâizin bu düzenden çekilmesi, kapitalizmin dayanak noktasının yıkılmasıdır. Ne var ki, günümüzde vuku bulan işsizlik ve grevler gibi sürekli patlamalar şeklinde belirtilerine rastlanan talep-üretim dengesizliğinin müsebbibi de fâizdir. Tüketim tavanını zorlayan üretim tarzının temelinde dengesiz sermaye birikimi, onun da temelinde fâiz vardır. Şimdilik şu kadarını söyleyelim: fâizi kapitalist düzenden almak, onun temel direğini yıkmak; İslâm düzenine sokmak ise çarklarının arasına taş koymaktır ve İslâm, fâizin her nevinin (bütün bunları ribâ içine alır) servet ve mülkiyet sebebi olmasını reddetmiştir.

Öte yandan tüketim sahası ayrıca düzenlenmiş ve belli sınırlar içerisinde insanların kazançları ve mevkileri ne olursa olsun bir tüketim yakınlığı ilkesi ve uygulaması getirilmiştir. İnsanların gelirleri ve mevkileri ne olursa olsun, tüketim kalıplarında, harcama alanlarında büyük farklılıklar olmamalıdır. İçki, fuhuş, kumar ve talih oyunları, İslâm ahlâk ilkelerine ters düşen eğlence tarzı ile israf ve lüks yasakları, Müslümanlar arasında tüketim tarzı bakımından az çok bir eşitlik sağlayabilir.

Bey’u'l-garâr, geleceğe yönelik olan ve belirsizliğe dayanan mübadeledir. Fıkıhta garâr, olup olmayacağı bilinmeyen şey olarak tarif edilir. Bey’u'l-garâr ise mahiyeti bilinmeyen şeylerin mübadelesidir. Kaçmış devenin, kuşların, olgunlaşmadan mahsulün, doğmadan hayvanın satışı gibi. Hz. Peygamber, belirsizliğe dayanan şans oyunlarına, yani kumara benzeyen böyle bir mübadeleyi yasaklamıştır.

Modern kapitalizm döneminde bu tip fâizler önem kazanmıştır. Mevcut olmayan kıymetlerin mübadelesi yoluyla riba atmosferi hayata sinmiştir. Satış vaadleri, kitlevî üretim dolayısıyla alabildiğine genişlemekte olduğundan, konjonktürel (devrî) buhranlar da kaçınılmaz olmaktadır. İslâm’ın ribaya, belirsiz mübadeleye karşı aldığı olumsuz tavır, bu tarz buhranların İslâm ekonomisinde ortaya çıkmamasını sağlar.

Mübadelenin reel değerler ile yapılması istenir. Üretim ihtiyaca göre olduğu için, arzuların sınırsız oluşuna karşılık ihtiyaçlar sınırlanmış ve üretim cihazı buna göre kurulmak istenmiştir. Tüketim toplumu modeli, İslâm toplumuna yabancıdır. Bu yaklaşım, kapitalizmde tüketimi tahrik eden, böylece kitlevî üretimin eritilmesine yönelik olan faizli tüketim kredilerini (taksitli satışlar) ortadan kaldırır.

Kapitalizm, hevesleri sınırsız burjuva tipini oluşturmuş ve onu homo-economicus ismiyle modelleştirmiştir. Oysa üretim tarzının hedefi ise insanın tüketim ihtiyaçlarını gidermekle birlikte sonsuz maddî tatmin eğilimi yerine sonsuz manevî tatmin imkânlarını vermek olmalıdır. Yine harcamalarda ve tüketimde itidal savunulmalıdır. Harcama ve tüketim eğiliminin yaygın bir şekilde canlı kalması istenmiştir. Alkollü içki, kumar ve talih oyunlarının yasaklanması ile lüks ve israf yasağı, toplumda az çok bir tüketim dengesi sağlar.

İslâm iktisadındaki cehl (bilinmezlik) ve garâr (belirsizlik)in bertaraf edilmesi, parasal istikrarın esasıdır. Ekonominin reel olması ve hayalî olmaktan uzaklaşması böyle mümkün olabilir. İslâm ekonomisi, reel ekonomi anlayışının gereği olarak istikrarlı ve reel para sistemini savunur.

Bitcoin gibi dijital kripto paralar “garar” paraları olup reel para değildir. Herhangi bir yöneticiye bağlı olmadığı gibi bir gelir ve ürüne dayanmayan bir sanal paradır. Maddî varlığa dayalı bir menkul kıymet değildir. Değeri, bazı insanların bunu değerli kabul etmesinden kaynaklanır. Bitcoin’e para bağlamak bir kumardır. Katma değer yaratmayan değer artışları millî geliri artırmaz. Ancak elde edilen bu servet artışları, zenginleri daha zengin eder. Servet dağılımındaki değişim, aynı oranda olmasa da gelir dağılımını da bozar. Emeksiz kazançlar, millî geliri azaltır.

İnsan aşırılıklardan kaçınmalı, yani itidalli olmalıdır. Bunun için israf (savurganlık) yasağı temel ilkelerden biridir (A’râf, 7/31). Yine tüketimi ekonominin motoru hâline getirmek, İslâm ekonomi düşüncesinde mevcut değildir. Harcamalarda ve tüketimde bunun için itidal savunulmuş, tıpkı israf gibi yetersiz harcama ve tüketim de (taktîr, cimrilik) yasaklanmıştır. Alkollü içki, kumar ve talih oyunlarının yasaklanması, lüks ve israf yasakları, bireyler arasında bir tüketim dengesi sağlayarak tüketim eğiliminin toplumun her kesiminde biraz farklı fakat yaygın bir şekilde canlı kalmasını sağlar. Fazla üretim kapasitesi, lüks metâ üretimine değil, sosyal, manevî ve kültürel gelişmeye yöneltilmelidir.

Kapitalizmin temeli olan kitlevî üretim ve kitlevî tüketim, israfın günümüzdeki kaynakları olarak gösterilebilir. Bunlar aynı zamanda kitlevî işsizlik ve tabiatın kitlevî tahribi demektir.
Devlet, bu konuda denetimle yükümlüdür. Böylece israf kültürü aşılayan reklamcılık, sürüm ve iktisâdî kalkınma faktörü olarak sömürgecilik ve savaş, nihayet talebin daralmasıyla ortaya çıkan işsizlik belirmez. Ancak bugün İslâm ülkelerinde israf yasağının umumî bir kültür yozlaşmasının da etkisiyle tahrip edilmesi, önemli bir ilkenin devre dışı kalmasına yol açmıştır.

Harcamalarda ve tüketimde bunun için itidal savunulmuş, Kur’an’da infak fi sebilillah (Allah yolunda harcama) olarak ifade edilen harcamalar teşvik edilmiş, fakat israf derecesinde bir harcama gibi yetersiz harcama ve tüketim de (taktir) kınanmıştır (Furkan, 25/67).
İsraf etmeyi hastalık hâline getirenlerin (sefihlerin) harcama hakları ellerinden alınabilir. Bununla birlikte cimrilik, harcamadan kendini alıkoymak da kabul edilmemiş, itidal (orta yol) tavsiye edilmiştir.

İslâm ekonomisi bir ihtiyaç ekonomisidir ve ihtiyaçlar israftan uzak bir şekilde karşılanmalıdır. İhtiyaçlar, geçmişte bir tarım, ticaret ve küçük sanayi toplumu olan İslâm toplumunda gideriliyordu.

"İslâm iktisadı", tüketimi arttırmaya eğilimli bir üretimi öngörmez. Talebi ve ihtiyaçları tahrik edecek, dolayısıyla tüketimi ekonominin motoru hâline getirecek bir kapitalist üretim tarzı İslâm'a yabancıdır. Ancak burada, teknolojik gelişmeyi hesaba katarak hayatı kolaylaştıran yeni ihtiyaçları da dikkate almak gerekir. İhtiyaçların giderilmesi gerekli olan mal ve hizmetlerin üretimi iş bölümünü gerektirir. Bu da insanların meslek sahibi olmaları anlamına gelir. Bunun da esası, insanlar arasındaki istidat ve kabiliyet farklılıklarıdır. İmam Muhammed, böyle bir meslek sahibi olmanın farz olduğunu söyler.

Yine İslâm iktisadında meslekler zaman ve mekâna göre değişen öncelikler taşır. Meslekler cihad (güvenlik), ziraat (ve madencilik), sanayi (ve sanatkârlık, hırfet) ve ticâret olarak dörde ayrılabilir. Zaman ve mekân farklılıkları bunlardaki öncelikleri değiştirebilir. İmam Muhammed Şeybânî ve Hubeyşî gibi birçok fakih ve yazar, bütün canlıların varlıklarını sürdürmesini sağlayan ziraati birinci sıraya yerleştirirler. Câhiz, Gazzâlî ve Dımaşkî gibi bilginler ticârete öncelik verirler. Mâverdî, Allah'ın insanların yararlanması için dört çeşit kazanç yolu yarattığını söyler; bunlardan ziraat ve hayvancılığı aslî, ticaret ve sınâati fer‘î meslekler diye niteler. Bazı fukaha ise cihadı önemser. Bütün bunlarda temel esas, zaman ve mekân farklılıklarının belirleyici olmasıdır. Yine bir başka esas, insanlığın faydasına olan her mesleğin farz-ı kifâye olduğudur.

Ekonomi, önceleri ahlâk ilminin bir kolu iken, Sanayi Devrimiyle birlikte kapitalizmin teorik esasları hâlini almıştır. Bu tabir (ve iktisat), başlangıçta taşıdıkları tutumlu, idareli, itidalli olma ve tasarruf mânâlarını kaybetmiş; kitlevî üretim ve tüketime dayalı bir sistemin açıklayıcısı ve (özellikle Keynes'ten sonra) adeta bir tüketim ilmi olmuştur. Bu hâliyle o, kültürün ve tabiatın kirletilmesine ve giderek yok edilmesine zihnî bir gerekçe teşkil etmiştir.

İslâm hukuku ve iktisadı, İslâm ahlâkının tamamlayıcı bir unsurudur. Zira "İslâm güzel ahlâktır." İslâm, sadece medenî bir nizam kurmakla kalmamış; aynı zamanda insan inşa etmiştir. İslâm'ın asıl kalıcı yönü de burası olmalıdır. Siyasî ve iktisâdî değişme dönemlerinde bile İslâm, eğer varlığını devam ettirebilmişse, bu, eğitilmiş insan unsurundan dolayıdır. İslâm ahlâkını derinliğine işlemeyi ve yaşamayı konu edinen tasavvuf, bu eğitimi sağlamıştır. Başka insanları kendine tercih, merhamet, hürmet, hizmet, samimiyet ve tevazu gibi kavram ve hâller, ahlâk eğitiminin esasını oluşturmuşlardır.

Ahlâk kuralları, kültürlere göre değişmekle birlikte evrensel ve değişmez yönleri de olan ve insanlararası ilişkilerde "iyi" ve "kötü" biçiminde nitelenen söz ve davranışlardır. Yalnız kimi ahlâk kuralları ve davranışları değişmemiştir. Sözgelimi, "kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına da yapma" biçimindeki evrensel ahlâk kuralı, her zaman ve yerde geçerlidir.

Yine "dürüstlük" gibi kişisel, "yoksullara yardım" gibi içtimâî ahlâk kuralları da tarihin her döneminde, her yerde geçerli olmuştur. Acımasızlık, kurnazlık, çıkarcılık, bencillik, ikiyüzlülük, her yerde ve her dönemde ahlâka aykırı, kötü ve yanlış görüldüğü gibi; merhamet, fedakârlık, cömertlik, dîğergâmlık, her yerde ve her dönemde iyi ve doğru görülmüştür.

Hukukî kurallar, genellikle bu ahlâkî kuralların gerisinde emniyet sübabı vazifesini görürler. Mesela, zarara uğrayan kimse, zarar verenden hakkını almalıdır. Bu bir hukuk kuralıdır. Fakat affetmesi daha hayırlıdır. Bu ise bir ahlâk kuralıdır. Kişinin kazandığının sahibi ve mâliki olmasını İslâm hukuku kabul etmiştir. Fakat bu mülkten diğer insanları da faydalandırması ahlâkî bir kuraldır.

Değişik meşrep ve mizaçlara sahip olan insana İslâm çerçevesinde yer arayan düşünce ve hareket sistemi olan tasavvuf, iktisadımızın kaynaklarındandır. İlkelerini Kur’an’da ve örneklerini Hz. Peygamber ve ashabında bulduğumuz tasavvuf, "İslâm iktisadı"nın öznesini teşkil eden insan tipinin tayin ve dünya görüşünün tesbit edilmesinde bize yol gösterecektir.

İslâm tasavvufu, ahlâkî ve ruhî derinleşmeyi hedef alırken hayatla ilişkisini kesmemiştir. Aksine, Hz. Peygamber döneminden beri eğittiği insanlar aracılığıyla, maddeyle İslâm'a özgü bir münasebet kurmuştur.

Ahlâkî ve ruhî derinleşme hedef alınırken hayatla ilişki kesilmemiştir. Aksine, içtimâî hayatı düzenleyici karakteriyle de fütüvvet, ahilik, esnaf gibi kurumlar oluşturulmuştur.

Yanlış anlayış ve uygulamaların İslâm tasavvufu hakkında yanlış düşüncelere yol açmaması gerekir. Bu tür gerekçelerle tasavvufun dışlanması, İslâm’ın özgünlüğünü yok ettiği gibi, İslâm'ın kapitalizmin türevi olarak algılanması ve bir tür "İslâm protestanlığı" ve "İslâm kalvinizmi" oluşmasının sebeplerinden birisidir.

İslâm temelde bir iman, dolayısıyla gönül meselesidir. Bazı Müslümanların üç boyutu aşıp tasavvufa ulaşamaması, İslâm’ın farklılığını ve çekiciliğini, dolayısıyla insanlığa bir ümit kaynağı olma özelliğini kaybetmesine yol açmaktadır. Tasavvuf bize, insanın maddî ilişkilerinde etkin bir rol sunabilmesinden öte, üç boyutu aşan bir gaye, bir yaşama sevinci, bir sonsuzluk ümidi taşımaktadır.

İslâm hukuku ve iktisadı, İslâm ahlâkının tamamlayıcı bir unsurudur. Zira "İslâm güzel ahlâktır." İslâm, sadece medenî bir nizam kurmakla kalmamış; aynı zamanda insan inşa etmiştir. İslâm'ın asıl kalıcı yönü de burası olmalıdır. Siyasî ve iktisâdî değişme dönemlerinde bile İslâm, eğer varlığını devam ettirebilmişse, bu, eğitilmiş insan unsurundan dolayıdır. İslâm ahlâkını derinliğine işlemeyi ve yaşamayı konu edinen tasavvuf, bu eğitimi sağlamıştır. Başka insanları kendine tercih, merhamet, hürmet, hizmet, samimiyet ve tevazu gibi kavram ve hâller, ahlâk eğitiminin esasını oluşturmuşlardır.

Ahlâk kuralları, kültürlere göre değişmekle birlikte evrensel ve değişmez yönleri de olan ve insanlararası ilişkilerde "iyi" ve "kötü" biçiminde nitelenen söz ve davranışlardır.

Yalnız kimi ahlâk kuralları ve davranışları değişmemiştir. Sözgelimi, "kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına da yapma" biçimindeki evrensel ahlâk kuralı, her zaman ve yerde geçerlidir.

Yine "dürüstlük" gibi kişisel, "yoksullara yardım" gibi içtimâî ahlâk kuralları da tarihin her döneminde, her yerde geçerli olmuştur. Acımasızlık, kurnazlık, çıkarcılık, bencillik, ikiyüzlülük, her yerde ve her dönemde ahlâka aykırı, kötü ve yanlış görüldüğü gibi; merhamet, fedakârlık, cömertlik, dîğergâmlık, her yerde ve her dönemde iyi ve doğru görülmüştür.

Hukukî kurallar, genellikle bu ahlâkî kuralların gerisinde emniyet sübabı vazifesini görürler. Mesela, zarara uğrayan kimse, zarar verenden hakkını almalıdır. Bu bir hukuk kuralıdır. Fakat affetmesi daha hayırlıdır. Bu ise bir ahlâk kuralıdır. Kişinin kazandığının sahibi ve mâliki olmasını İslâm hukuku kabul etmiştir. Fakat bu mülkten diğer insanları da faydalandırması, ahlâkî bir kuraldır. Hz. Peygamber, "Her ne kadar sana müftüler fetva verse de, sen bir de kalbine danış" buyurmuştur.

İslâm'ın insandan istediği temel özellik, güvenilir olmaktır. Bunun için Hz. Peygamber, risâlet ve nübüvvetten önce de Araplarca “el-emîn” (güvenilir) olarak biliniyordu. Yine Hz. Peygamber, bu özelliğini tacir olarak da göstermişti.

Ahlâka verilen öncelik, kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen özel hukuka denetleyici bir işlev yüklemiştir. Müslümanlar, devlet zorlamasına ihtiyaç duymadan zekâtlarını yüzyıllardır ihtiyaç sahiplerine ödemektedirler. Böylece bazı vergilerin tahsilinde devlet aradan çekilerek, mükellefle harcama alanları karşı karşıya getirilmiştir.

Günümüzde dünya sistemi içerisinde Müslümanların etken değil edilgen olmaları, İslâm ülkelerinin dünyanın gelir dağılımı en bozuk ülkeleri olmaları, öncelikle ahlâkî bir problemdir.

Bugün iktisat ilmi çerçevesinde ele alınan konular, geçmişte hem Doğu'da hem de Batı'da daha çok ahlâk, hukuk ve tarih kitaplarında ele alınmıştır. Özellikle ahlâk ilmi, günümüz iktisat ilminin kaynağı gibi görünmektedir. Zira ekonomi tabiri, Yunan düşüncesinde ahlâk ilminin alt bölümleri olan ethique (ethikos, ahlâk düşüncesi, insanın kendisini yönetmesi), économie (oikonomia, ev yönetimi) ve politique (politikos, kent yönetimi) kavramlarından ikincisini oluşturmaktadır. Geleneksel düşüncede bu yaklaşım oldukça önemliydi. Bu tür Yunanca eserler, Abbâsîlerin yedinci sultânı Me'mûn (813-833) döneminde Arapçaya tercüme edildi. Kütüphanelerimizde ahlâk felsefesiyle ilgili ve yukarıdaki kavramların Türkçeleştirilmesiyle yazılan veya tercüme edilen birçok eser vardır. Bu kavramlar sırasıyla ilm-i ahlâk (ethique), ilm-i tedbîr-i menzil (économie, oeconomicus) ve ilm-i tedbîr-i medine (politique)dir.

Kapitalist zihniyet, burjuva ve kapitalizmin oluşması iki aşamalıdır. Birinci dönemin burjuvaları çoğunlukla namuslu, dürüst, dinine bağlı, kanaatkâr, çalışkan, aklın gösterdiği yoldan ayrılmayan insanlardır. Bu dönem yaklaşık XIV. yy.dan XIX. yy.’ın başı ya da ortalarına kadar gitmektedir.

Sanayileşmiş kapitalizmle birlikte devasa şirketlerin ortaya çıkması, büyük burjuvazinin ahlâk anlayışında radikal bir dönüşüme yol açmıştır. İlk başlarda Amerika'da ortaya çıkan bu büyük şirketler, aynı zamanda içtimâî ahlâk anlayışında da önemli değişikliklere neden olmuşlardır. Ancak Sombart'a göre kapitalizmi (1913 yılında hâlâ) ayakta tutan olgu, küçük burjuvazinin sahip olduğu ahlâk ilkelerine uygun bir hayat sürdürüyor olmasıdır. Başka bir deyişle kapitalizm, sanayileşme aşamasında bir bakıma mecburen ahlâksızlaşmak zorunda kalmış gibidir.

Düşünülmesi gereken bir başka gerçek, dünya nüfusunun %25’ini oluşturan 1,7 milyar Müslümanın, dünya üretiminin %5,6’sını, ihracatının %9’unu, teknoloji ihracatının ise %0,4’ünü gerçekleştirmeleridir. 57 Müslüman ülkenin toplam üretimi, Almanya'nın üretiminden daha azdır.

2005 yılında Harvard Üniversitesi'nde yayınlanan makale sayısı, 17 Arap ülkesinin bütün üniversitelerinde yayınlanan makale sayısından fazladır. Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan Müslümanlardan, sadece 3 bilim adamı 114 yıldır verilen Nobel bilim ödüllerini kazanmıştır.

Para ve iktidar hırsı, kapitalist ekonomileri etkilemekle birlikte kapitalist ekonomilerin çoğu, belli ölçüde İslâmî ilkelere uygun davranmak durumundadırlar.

Müslüman ülkelerin büyük bölümünde özgür düşünce ortamı olmayışı ve devletin toplum hayatının bütün alanlarını kontrol etmeye çalışması, bugün İslâm âleminin istenen refah ve gelişme düzeyinin gerisinde olmasının en büyük nedenidir.

Kapitalist dünya sisteminin edilgen bir üyesi olan ve hâlâ “gelişmekte olan” ve Güney ülkeleri arasında yer alan İslâm ülkelerinin etken ve hâkim olmalarının sırrı, iktisadın da temelinde yer alan ahlâkın tekrar önemsenmesinde bulunmaktadır.

İslâm ülkelerinin geçmişinde belirleyici olan fütüvvet ve ahilik gibi geleneklerin ihyâ edilmesi, iktisat-ahlâk bütünlüğünü tekrar oluşturmada ilk adımı oluşturacaktır. Yeni bir uygarlık oluşturmanın hareket noktası budur.

İslâm ülkeleri arasındaki iktisâdî ve ticarî işbirliğinin sağlanması, ahlâkî faktörlerin yanında siyasî istikrarın sağlanmasına bağlıdır. Modern kapitalizmin edilgen unsuru durumundaki İslâm ülkelerinin, hem bölgelerinde hem de kendi içlerinde siyasî istikrarı ve güvenliği sağlamaları şimdilik muhal görünüyor.

İslâm "gelenek" çizgisine sahip çıkmakla birlikte kendi bünyesine yabancı olan unsurları değiştirme ve dönüştürme kudretine sahip olduğunu göstermiştir. "İslâm iktisadı", İslâm'ın bütünlüğü içinde yerini alır ve yabancı unsurlara İslâm'ın özelliklerini hâkim kılmayı amaçlar. Bilgi ve usul meselelerini halletmeden İslâm'ın bütünlüğünü ve "İslâm iktisadı"nın bu bütün içerisindeki yerini belirtmek mümkün değildir. İslâm'ın kültürel ve tarihî bütünlüğünü dikkate almadan yapılan "İslâm iktisadı" çalışmaları "faizsiz ve zekâtlı kapitalizm"i düşündürmektedir. Bu tür çalışmalar "İslâm iktisadı"ndan çok kapitalist iktisat teorisine katkıda bulunmaktadır.
Yine her kültür çevresinin kendisine mahsus bir iktisadı vardır ve iktisat, bir hesap-hendese meselesinden önce bir kültür meselesidir. Bu gerçek dikkate alınmazsa iktisat bir ilim vasfını kazanamaz.

İktisat, evrensel gerçeklerden çok izafî gerçeklere sahiptir. Bu yüzden İslâm çerçevesindeki bir iktisat da farklı olmalıdır. İktisat nazariyesi konusunda İslâm bilginlerinin eserlerinde analizlere rastlamak mümkündür. Bu alanda başlatılan çalışmalar, iktisâdî düşünce tarihine ve iktisat nazariyesine önemli katkılarda bulunabilecektir.

"İslâm iktisadı"nın nihaî hedefi, insanın maddî eğilimlerine teslim olmamasını sağlamaktır. İktisat çerçevesinde kalan hedefler olarak israfın bertaraf edilmesi, âdil gelir bölüşümü (servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması), iktisâdî ve teknolojik bağımsızlığın sağlanması zikredilebilir.

İslâm, iktisâdî kutuplaşma ve rekabetin rekabeti öldürmesi gibi iki önemli iktisâdî eğilimi giderme yolunda köklü tedbirler getirmiştir. İktisâdî mekanizmayı kendi hâline bırakırsanız "para parayı çeker" ve "zengin daha zengin, fakir daha fakir" olur. Oysa İslâm, servetin belli bir zenginler zümresi elinde dolaşan bir güç olmaması ilkesinin rehberliğinde, gelirin hem oluşum hem de bölüşüm safhalarında sisteme müdahale etmiştir. İsraf yasağı, ihtikâr yasağı, ribâ yasağı, zekât, infâkın teşviki gibi politikalarla sosyal adaletin ve âdil gelir dağılımının adeta bir finansman faktörü olarak kullanıldığı bir sistem oluşturmuştur. Kapitalistleşmenin "teşvik tedbirleri", yani "fakirden alıp zengine verme" uygulamaları, hem nazarî hem de tarihî olarak "İslâm iktisadı"nda söz konusu olmamıştır. Yine tekelci eğilimler mümkün olduğu kadar engellenerek ve anti-enflasyonist para sistemi benimsenerek fiyat mekanizmasının toplum refahını sağlama yönünde çalışması amaçlanmıştır.

Günümüzde Türkiye gibi ülkelerde emek sömürüsü farklı boyutlarda ele alınmalıdır. Bunun en önemli sebebi, iktisâdî kalkınmanın tasarruf eğilimi yüksek üst gelir gruplarının görevi olarak görülmesidir. Bu sistem, Tanzimat'la birlikte Batılılaşmanın iktisâdî boyutunun gerçekleştirilmesi, yani burjuva sınıfı oluşturulması niyetleriyle başlamıştır. Böylece emekçilerin tasarrufları da üst gelir gruplarının finansmanına yönlendirilmekte, vergiler ve enflasyon bu zümrelerin teşvik kaynakları olmaktadır. Böylece zengini daha zengin, fakiri de daha fakir yapan bir sistem oluşturulmuştur. Oysa İslâm'ın, üst gelir gruplarını değil alt gelir gruplarını teşvik eden ve iktisâdî faaliyete sokan bir iktisâdî sistem getirdiğini biliyoruz.

"İslâm iktisadı" ferdiyetçi değil, şahsiyetçi ve cemaatçi eğilimlere sahiptir. Kendi çıkarını ön planda tutan insan tipi İslâm'a yabancıdır. Devletçilik, ekonominin denetim ve gözetim alanlarını kapsar. Yoksa devlet üretici değil, ancak üretim alanında organizatör olabilir. Bu çerçevede ferdî ve özel teşebbüsü engelleyici ve ona rakip değildir.

Günümüzde kul hakkını esas alan İslâm ekonomisinin "geleneksel" anlamda sürdürüldüğünü söyleyemiyoruz. Gerek İslâm'ın iktisâdî ilkeleri, gerek tarihî tecrübe bize, İslâm iktisadının bir öz sermaye iktisadı olduğunu göstermektedir. Kredi arzı teşvik edilirken, kredi talebi en aza indirilmeye çalışılmıştır. Bu, hem ribâ baskısının hafifletilmesi anlamına gelir, hem de girişim sahiplerinin ortaklıklar kurmalarını teşvik eder. İslâm iktisadında teşvik kredileri, yani devlet eliyle zenginleri daha da zengin etme sistemi yer almamalıdır. Burada hem devletin ekonomi üzerindeki rantlar oluşturma fonksiyonunun ortadan kaldırılması, hem de emeğiyle geçinenlerin kul haklarının yenmemesi söz konusudur.

O hâlde İslâm iktisadında işçilik kalıplaşmış ve sürekli bir statü değildir. Bunun için İslâm iktisadı, emek-sermaye, işçi-işveren ilişkilerini Batı'dan farklı olarak çatışma içerisinde değil, bir işbirliği içerisinde düzenlemiş ve bu ilişkileri mutlak değil, nisbî ilişkiler olarak kabul etmiştir. Emeğin teşkilatlanması sınıfsal karaktere bürünmemiş, işçi ile işveren, esnaf sisteminde aynı çatı altında birleştirilmiştir.

Günümüz ekonomilerinin temel sorunu olan ve emek israfından başka bir şey olmayan işsizlik problemi nasıl halledilecektir? Bu soruyu daha genel bir çerçeve içerisinde şu hâle getirebiliriz: emek ve çalışma meselesi nasıl halledilecektir? Kapitalizmin bu soruya verdiği cevapları, oluşturduğu dengeyi belirtmeye çalıştık. Çoğunluğunu İslâm ülkelerinin oluşturduğu az gelişmiş (daha doğru bir deyişle az kapitalistleşmiş) ülkeler, belli bir çözüm veya dengeye ulaşamamışlardır. İşte bu noktada, İslâm sistemi içerisindeki çözümlerden bahsetme imkânı vardır.

İktisadın temelinde kültür vardır. İslâm kültüründen kaynaklanmayan iktisâdî yaklaşımlar, İslâm ülkelerine çözüm değil mesele üretmişlerdir. Özellikle iktisâdî kalkınma konusu bu istikamette yeniden değerlendirilmeli ve İslâm ülkeleri kendilerine mahsus iktisâdî sistemler geliştirmelidirler. Sonuç olarak "kalkınma"larını Batı'ya bağımlı olmadan çıkarmaları ve kendi ihtiyaçlarına uygun teknolojiler üretmeleri gerekmektedir.

İktisat sistemi, ahlâktan güç almalıdır. Zira hukuk gibi iktisat da ahlâkın tamamlayıcı bir unsurudur. "Modern iktisat", modern kapitalizmin ideolojisidir. "İslâm iktisadı" ise büyük ölçüde tepki olma özelliğine sahiptir. Ancak barındıracağı bir özellik onu özgün kılabilir. O da içeriğinin hem bu dünyada hem de sonsuzluk âleminde insanı mutlu kılabilmesidir. Yani iktisâdî faaliyetlerin kâr ve fayda maksimizasyonu hedefinden önce insanı iktisâdî faaliyetlerin esiri olmaktan kurtarmaktır. Millî gelirin artmasına veya üretim artışına katkıda bulunmak önemlidir. Ancak nihaî hedef, iktisâdî faaliyetleri temiz bir kalbe sahip olmaya engel olmaktan çıkarmaktır: "O gün, ne mal fayda verir ne de evlat, ancak Allah’a temiz bir kalple gelenler fayda bulur" (Şuarâ, 26/88-89)."

İslâm ülkeleri arasındaki iktisâdî işbirliği potansiyeli yüksek iken, İslâm İşbirliği Teşkilatı'nın kurulmasından bu yana geçen 40 senede belki sorunlar daha net tesbit edilmiş ama bu yolda kayda değer adımlar atılamamıştır.

İşbirliği ve bütünleşme çabalarına rağmen bugünkü İslâm ülkelerini İslâm Devleti tanımına sokmak zor olduğu gibi, iktisâdî sistemlerini de "İslâm ekonomisi" olarak sıfatlandırmak kabil değildir. İnsanıyla, toplumuyla, devletiyle İslâm gerçekleşmeden "İslâm iktisadı" uygulamalarının geçiş dönemi uygulaması olma şansı bile yoktur.

Geleceğe İslâm’ın hâkim olmasını istemek Müslümana bağlıdır. Kendi toplumuyla bütünleşmek bir yana, ailesiyle bile bütünleşemeyen Müslümanların dünyayı belirlemesinden önce kendi toplumlarını belirlemesi mümkün değildir. Bu yüzden İslâm İktisat Sisteminin XXI. yy.’da uygulama imkânı, insanıyla, toplumuyla, devletiyle İslâm’ın gerçekleşmesine bağlıdır.
Bu temel gerçekle birlikte İslâm ülkeleri arasındaki işbirliği ve bütünleşmenin sağlanması yolunda atılacak adımlar, aynı zamanda yeni bir medeniyet oluşturma yolunda atılacak adımlar anlamına gelecektir.

Doğruyu en iyi Allah bilir.

Aylık Baran Dergisi 52. sayı, Haziran 2026

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }