Tarihî zanaat sistemi ile modern üretim düzeni arasında işsizlik meselesi

Abone Ol

En büyük sosyal problemlerin başında işsizlik gelmektedir. Devletin en önemli görevi budur. İş görenler de topluma hizmet şuuru içinde olmalıdırlar.

Günümüz ekonomilerinin temel sorunu işsizlik sorunudur. Çoğunluğunu İslâm ülkelerinin oluşturduğu az gelişmiş (daha doğru bir deyişle az kapitalistleşmiş) ülkeler ise daha da kötü durumdadırlar.

Bugün kapitalizmin iki büyük problemi vardır. Bunlardan birincisi enflasyon, ikincisi işsizliktir. Enflasyon yüksek ve devamlı fiyat artışlarını ifade ederken gelir dağılımındaki adaletsizliği arttırır. Dar ve sâbit gelirlilerin, bir başka deyişle emeğiyle geçinenlerin durumu gün geçtikçe kötüleşirken sermaye sahiplerinin millî gelirden aldıkları pay büyümektedir. Problem Türkiye gibi ülkelerde daha da vahimdir.

İşsizlik enflasyondan daha çok göze çarpan ve sıkıntı kaynağı olan problemdir. Bu olgu sanayi kapitalizminin bir ürünüdür. Kitlevî üretimin bir sonucu kitlevî tüketim, bir sonucu da kitlevî işsizliktir. Bir başka deyişle işsizlik, en önemli kaynak ve emek israfıdır. Batı'da kitlevî üretimin bir sonucu olarak daha fazla arttırılamayan talep, malların satılamamasına, fabrikaların kapanmasına dolayısıyla işsizliğin artmasına yol açıyor. Yine Batı'da durağan nüfus işsizlik probleminin büyümesini engellemekle birlikte talep yetersizliğine katkıda bulunmaktadır.

Batı'da talebin daha fazla arttırılamamasından kaynaklanan konjonktürel işsizlik, robot gibi emeği ikame eden makinelerin yol açtığı teknolojik işsizlik gibi işsizlik türleri görülürken bizim gibi ülkelerde mevsimlik ve gizli işsizlik ön plandadır. Mevsimlik işsizlik daha çok tarım ve inşaat sektörlerinde görülür. Marjinal verimi sıfır veya sıfırın altında olan işçilerin veya üretime gerçekte bir katkıda bulunmadıkları gibi gerçek üretimi engelleyen işçilerin söz konusu olduğu gizli işsizlik ise tarım kesiminde ve Kamu İktisadî Teşebbüslerinde görülmektedir.

İşsizliğin azalmasında olumlu gelişmeler ve beklentiler olsa da bu olgu hala içtimâî ve iktisadî sıkıntılarla hırsızlık ve terör gibi olayların da en önemli sebebi olmaya devam etmektedir.

Günümüzde adaletin gerçekleştirilmesinde işsizlik olgusunu da dikkate almak gerekmektedir. Bir ülkede milyonlarca işsiz ve düşük ücretli varken yüksek ücretler istemek veya direniş ve grev silahlarını halka çevirmek adaletsizlikten başka bir şey değildir.

Kapitalist sistemde büyük sanayi ve kitlevî üretim işçilerin yabancılaşmasına, sınıf çelişkilerinin güçlenmesine ve kitlevî işsizliğe yol açmıştı. Bu meselelerin temelden halledilmesi yaygın bir küçük sanayi sistemiyle gerçekleşebilir. "İslâm iktisadı" bu tür meselelere karşı hazırlıklı olmalıdır.

Günümüzde devletin iktisadî ve malî siyasetinin esas hedefinin âdil gelir ve servet dağılımını sağlamak ile işsizliği önlemek olduğu söylenebilir. Bu hedefe üç temel araçla yönelinebilir: İsrafın bertaraf edilmesi (En’âm, 6/141; A’râf, 7/31), âdil gelir bölüşümü ile servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması (Haşr, 59/7), iktisadî bağımsızlığın sağlanması (Enfâl, 8/60).

Zaten işsizlik sanayiin yarattığı, modern kapitalizmin bir hastalığıdır. Yine infâk ve zekâta dayalı sosyal güvenlik sistemi de ihtiyat sâikiyle para tutma eğilimini zayıflatır.

Esnaf fütüvvet (gençlik) idealini benimsemekle birlikte çeşitli tarikatlara mensup olabiliyorlardı. Yine esnafın öğretimine özen gösterilirdi. Çıraklık eğitimi için medrese ve okullarda bölümler açıldığını biliyoruz. Mesela, Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul'un fethinden sonra yapılan cami yakınında saraçhane yapılması saraç çıraklarının sabahları Fatih medreselerine devam edebilmelerini sağlamak içindi. Sultan II. Mahmud tarafından yeni mektepler açılmış ve esnafa asgarî bir kültür ve bilgi sağlama işi düzene sokulmaya çalışılmıştır.

İşsizliğin temel sebeplerinin başında insanların artık meslek sahibi olmaya önem vermemeleri gelmektedir. Bir başka deyişle işsizlik daha çok vasıfsız insanların meselesidir. Modern hayat tarzı artık insanları vasıf kazanma mecburiyetinden uzaklaştırmış gibidir.

İş-hizmet ilişkisi kopunca topluma verdikleriyle uyumlu olmayan bol kazanç sağlayanların el üstünde tutulduklarını görüyoruz. Gerçek işsizler bunlar olmalıdırlar.

Her nasılsa iş bulup çalışanlar da çok mutlu değildirler. Çünkü bunların elde ettikleri, genel gelir ve servet kutuplaşmasının olduğu bu düzende bir hiç mesabesindedir.

İşsizliğin en önemli sebeplerinden biri büyük üretimden başka bir şey değildir. Çünkü satılamayan ürünlerin işsizliğe sebep olması tabiidir. Bir başka deyişle kitlevî üretim kitlevî işsizliği doğurmaktadır.

Gerçek anlamda emek sarf ederek geçimlerini sağlayanlar toplumun örnek gösterilmesi gereken insanlarıdır.

Kapitalizmin temeli olan kitlevî üretim ve kitlevî tüketim israfın günümüzdeki kaynakları olarak gösterilebilir. Bunlar aynı zamanda kitlevî işsizlik ve tabiatın kitlevî tahribi demektir.

Devlet bu konuda denetimle yükümlüdür. Böylece israf kültürü aşılayan reklamcılık, sürüm ve iktisadî kalkınma faktörü olarak sömürgecilik ve savaş, nihayet talebin daralmasıyla ortaya çıkan işsizlik belirmez. Ancak bugün İslâm ülkelerinde israf yasağının umumî bir kültür yozlaşmasının da etkisiyle tahrip edilmesi önemli bir ilkenin devre dışı kalmasına yol açmıştır.

Kapitalizm temerküze dayanır. Bunun için hem firma hem sektör hem de ülke çapında büyüme esastır. Bunun için firmalar büyüdükçe teşviklerden daha çok pay alırlar. Zira 'kalkınma' küçüklerin değil büyüklerin görevidir. Teoride büyük ölçeğin avantajları üzerinde ısrarla durulur. Yine kapitalist süreç içinde küçükler giderek tasfiye olur ve sektör bazında bir temerküz ortaya çıkar. Evvelce çok sayıda müteşebbis (küçük sanayici ve küçük çiftçi) tarafından yapılan üretim giderek az sayıda müteşebbis (büyük sanayici ve büyük çiftçi) tarafından yapılır. Bu büyüme kitlevî üretimin bir gereğidir. Piyasadaki talebin azalması halinde ise fabrika kapanabilir. Bu ise işsizliğin artması demektir. O halde kitlevî üretim kitlevî işsizliğin en önemli sebebidir.

İktisâdî istikrarın anlamı, enflasyon ve işsizliğin giderilmesidir. Enflasyonun gelir dağılımını bozucu etkisi ön plandadır. Mülk ve sermaye sahiplerinin gelirleri artarken emek gelirleri sürekli olarak düşer. Bu ortam büyük sanayici, tüccar ve işveren kesimine ek bir finansman imkânı sağlarken emeğiyle geçinenler gün geçtikçe kötü duruma düşerler. İkinci önemli istikrarsızlık faktörü olan işsizliğin ise emek üzerindeki yıkıcı etkisi apaçıktır. Yine enflasyonun üretimi nasıl caydırdığı bilinmektedir.

İslâm'ın bu problemlere getirdiği çözümler şöyledir: Öncelikle İslâm iktisadındaki cehl (bilinmezlik) ve garârın (belirsizlik) bertaraf edilmesi istikrarın esasıdır. Ekonominin reel olması ve hayalî olmaktan uzaklaşması böyle mümkün olabilir. Bilindiği gibi enflasyonun sebeplerinden biri satış vaatlerinin artması, bir başka deyişle talebin, gelecekte ödeme imkânlarının sınırsız bir şekilde sağlanmasıyla, suni olarak yükseltilmesidir.

Sosyal adaletin ve âdil gelir dağılımının esaslarından olan iktisadî istikrarın üç önemli esası üretim ve arzın yüksek seviyede tutulması, istikrarlı para sistemi ile fiyat ve kalite denetimidir.

Kapitalistleşme yolundaki az gelişmişlerde ise ihtiyaçlar sun'î bir şekilde arttırılırken üretim bunu karşılayamamaktadır. Nüfus baskısının da etkisiyle geometrik dizi halinde yükselen arzular bir yandan gerçek ihtiyaçların menfi-fayda bölgesine girmesine ve bir yandan da enflasyonun müzminleşmesine yol açar. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde kültür değişmeleri, kapitalist tüketim tarzının, kaynakların yetersizliğine rağmen, gösteriş sâikiyle olağanüstü rağbet kazandığını gösteriyor.

Kapitalist ülkelerin büyüme oranları düşme eğilimi gösterirken kapitalistleşme yolundaki ülkelerin kalkınma denen meseleleri devam ediyor. Yani onlar kapitalist ülkelerin geçtiği yolu takip etmeye kendilerini mecbur hissediyorlar. Hedef bu oldukça enflasyonist ortam kaçınılmazdır.

Gerçek ihtiyaçlara yönelik olan üretim yetersizliğinin belli başlı sebeplerinden biri de emek israfıdır. Birçok 'meslek' sahibi boş durmuyor, fakat cemiyet refahına katkıda bulunan üretim de pek yapmıyor. Üretime katkıda bulunmadan tüketime katılıyor.

Daha İslâmî dönemlerin başlangıcından itibaren tasavvuf ile yoğun bir etkileşim içerisinde bulunan fütüvvet birlikleri içinde III/XI. yüzyılda esnaf teşekkülleri zuhur etmiştir. Birlik meydana getirme ihtiyacında olan emekçi zümreler fütüvvetin sağladığı ortak yaşayış biçimi etrafında birleşmeye başlamışlardı. Bir başka deyişle gençlerin fütüvvet gereği olarak bir iş ve meslek sahibi olmaları fikri onları böyle bir birlik oluşturmaya itmiştir.

Ahi teşkilâtı küçük gruplardan oluşmaktadır. Teşkilâta veya mesleğe ilk girenlere meslekî ve ahlâkî eğitimleri için yol arkadaşı, yol atası gibi birkaç kişi görevlendirilir. Çıraklar bu küçük gruplar içinde eğitilerek Ahi unvanını kazanırlardı. Günümüzde de küçük gruplar içinde eğitimin (ve tedavinin) oldukça önem kazandığını belirtelim.

Ahilikte ehliyet ve liyâkat çok önemlidir. Teşkilâtın ileri gelenlerinin oğullarının bile işe, çıraklıktan başlamaları ve eğitim kademeleri başarıyla geçmeleri gerekiyordu.

İç ticaret kesiminin aşın büyümesinin engellenmesi ile alım ve satış öncelikleri esnaf düzeninin en önemli unsurlarındandır. Tahsis ilkesinin bir uygulaması olan bu öncelikler devletin üretim, mübadele fiyatlan etkin bir şekilde denetlemesini sağlıyordu. Bu vakıa, bir işbölümü disiplini de oluşturmuştu. Esnafın birbirlerinin üretim ve satış sahalarına taşmaları yasaktı. Böylece hem haksız rekabetin hem de işsizliğin önlenmesi amaçlanıyordu. Yine esnafın hammadde tedarikinde tahsis politikası izleniyordu.

Ürün arzının dolayısıyla fiyatların istikrarlı ve kalitelerinin standartlara uygun olması amaçlanmıştır. Teşkilât yarı özerk yapısıyla devletin uyguladığı narh politikasının en önemli yürütme ve denetim cihazını oluşturmuştur. Bu sistem içerisinde mesleğe giren gencin geleceği, kurallara uydukça, teşkilât tarafından garanti edilmiştir. Bu da teşkilâtın sosyal güvenlik kurumu olma vasfını gösterir. Bunun yanında teşkilâtta eğitim (özellikle küçük grupların eğitimi) önemlidir. Esnaf kendi içindeki özerk ve demokratik yapısı dış ilişkilerdeki katılımcı rolüyle tamamlanmıştır.

Özellikle Osmanlı Anadolu’sunda nüfusun az ve XVI. yüzyıldaki nüfus artışı hariç, durgun olduğunu hatırlarsak ücret seviyesinin yüksek olduğunu varsayabiliriz. Yine bu yüzden işsizlik olayı değil, işgücü noksanı vardır. Tarım, dokuma ve inşaat sektörlerinde XVI. yüzyıl ve sonrasında emekçiler daha yüksek ücret aldıkları işyerlerine kayıyorlardı. Bu yüzden, devlet ve vakıflar bu yüksek ücretleri karşılamada güçlük çekiyorlardı.

Ücretlerin yüksek seviyesini koruması, işverenin başka çözümler aramasına yol açmıştır. Bu yüzden Bursa dokuma sanayii gibi kesimlerde hür emek yerine köle istihdamının daha elverişli görüldüğünü biliyoruz. Ücret karşılığı işçi çalıştırılacağına köle satın alınıyor, bedeli tutarında işi yerine getirmesi sağlanıp sonunda azat ediliyor ve başka bir köle satın alınıyordu.

Osmanlı ekonomisinde bir işçi sınıfı olmadığı gibi sanayi devrimi döneminde bir işçi sefaletinden söz etmek de mümkün değildir. Belki Osmanlı sanayi devriminin oluşmamasının sebeplerinden biri de ücretlerin nisbî yüksekliğidir.

Bütün geleneksel ekonomilerde olduğu gibi, Osmanlı ekonomisi de madenî para sistemine dayanıyordu. Bu sistemin esası paranın yani altın ve gümüşün mübadele aracı olarak kullanılması ve eşya olarak kullanılmasının en aza indirilmesidir. Madenî para sistemi günümüz para sisteminden mahiyet olarak farklı olduğundan fiyat hareketleri veya işsizlik karşısında değişik uygulanan para politikası da söz konusu değildir. Bir kere madenî para sistemlerinde 'enflasyon' yoktur. İşsizlik ise, sanayi kapitalizminin ortaya çıkardığı bir olgudur. Dolayısıyla, bir para politikasından söz etmek gerekirse bunun amacı para arzının mübadele hacmine cevap verecek yeterli seviyede olmasının sağlanmasıdır.

Esnafın çalışma alanlarının belirlenmesi hem haksız rekabetin hem de işsizliğin önlenmesi açılarından önemlidir. Esnafın hammadde konusunda darboğazla karşılaşmaması için belli hammaddeler onları işleyen esnafa tahsis edilmişti. Belgeler tahsislere uyulmasını, hammaddelerin muhtekirlere kaptırılmamasını ısrarla belirtmektedirler. Bu tahsislerde, özellikle stratejik maddelerde devlete bir öncelik tanınmıştır.

Esnaf sistemi haksız rekabeti, aşırı üretimi, işsizliği önleyici bir anlayışa dayanıyordu. Sistem içinde ürün arzının iş dolayısıyla fiyatının istikrarlı ve malların kaliteli ve standartlara uygun olması amaçlanmıştır. Teşkilat yarı özerk yapısıyla devletin uyguladığı narh politikasının en önemli iç yürütme ve denetim cihazını oluşturmuştur.

Serbest iktisat düzeni cemiyette geniş ölçüde işsizler oluşturur. Kitlevî üretimle büyük sermayenin, bir yandan emeksiz kazanç sahiplerini bir yandan da işsizlerin sayısını arttırır. Çözüm sermaye temerküzünün önlenmesi, devletin köyden kente göçü durdurması, köylüye toprak vermesi, ormancılığı ve hayvancılığı himaye etmesi, hür ve bağımsız esnaf teşkilatını kurarak sanayii yeniden organize etmesi ve kooperatifçiliğe hayatiyet vermesidir. Yoksa devletin denetim altında tutmadığı bir piyasa ekonomisi "herkesin kendine gerçek manasıyla bir iş değil de istediği gibi bir kazanç sahası seçebilmesi, etrafında aldatacak safdiller aramaya, hile ve kumar şekilleri bulmaya, çeşitli dalavereler icat etmeye ve az emekle çok kazanç sağlayıcı gayretlere yol açmaktadır" ve "hepimiz haklıya değil zengine, haysiyetliye değil becerikliye hürmet etmesini biliyoruz."

Dinler zenginliği değil adaleti ve kul haklarını ikameyi hedef göstermişlerdir. Bu yüzden bütün dinlerin "toplumcu" olduğunu söylemek yanlış değildir. Yine günümüz için düşünecek olursak İslâmiyetin de bu temel özelliğini göz ardı edip bencillik, ihtişam, israf ve şatafatlarına bu dini ortak etmek isteyenlerin doğruyu söylemediklerini vurgulamak gerekir.

Adalet ve hakkaniyet duygusu ve gücü toplumun esası olmalıdır. Kaba güce karşı bu duyguyu ve gücü ikame etmeliyiz. Adalet gücünün temelinde zulme karşı direnme sorumluluğu vardır. Adalet herkese insanca yaşamasını sağlayan hakkının tanınmasıdır. Bunun ötesi emeğiyle orantılıdır. Yani kişinin emeği oranında istediklerini elde edebilmesi de adaletin gereğidir.

Âdil olmayan gelir ve servet dağılımı azgın bir azınlık ile sürünen bir halk çoğunluğu ortaya çıkarmıştır. Bu sömürü aslında yerel olmaktan çok global bir sömürüdür. Böyle bir toplumda ve dünyada kardeşlikten bahsedilemez. İslâm kardeşliğini gerçekleştirme niyetinin olmadığı bir toplumda İslâm davası laftan öteye gidemez.

Bu kardeşliği gerçekleştirecek olan ahlâk eğitiminin üç temel esası vardır: Hürmet, hizmet ve merhamet. Bu duygular aşk ahlâkını oluşturur. Bu ise sevgisiz bir toplumda en çok ihtiyaç duyduğumuz bir şeydir. Birbirini sevmeyen insanlardan oluşan bu toplumu kurtaracak olan enerjik güç, yine bu toplumun bir parçası olduğu için içgüdülerinin üzerine çıkamayan ve fakat bunun farkına vararak aşkı ve sevgiyi tanımaları gereken gençliktir.

Adalet ve eşitlik ancak ahlâkî duyguların toplumda yerleşmesiyle gerçekleşebilir. Merhametin olmadığı yerde eşitlikten de söz edilemez.

Ahlâka verilen öncelik ihtiraslarımızı frenleyecektir. Zira ihtiraslarımız bizi teknolojiye esir etmektedir. Oysa ahlâk bizi teknolojiye değil, teknolojiyi bize esir edecektir.

Geçmişte iktisadî hayatımız ahlâka bağlıydı. Sistemin temelini oluşturan küçük üretici yani küçük esnaf, tüccar ve köylü iktisadî faaliyeti ahlâktan ayırmamıştı. Oysa günümüzde küçük esnaf kazanç hırsının peşinde koşan acınacak bir duruma düşmüştür. O ve özellikle büyük sermaye sahipleri ruhlarının kurtarılmaları gereken gerçek birer 'felaketzede'dir.

İktisat ister ferdiyetçi ister devletçi olsun materyalizmden uzaklaşıp ahlâka dayanmadıkça insanlığa huzur getiremez.

Sosyal adaletin iki yönü vardır: Birincisi kazanç hırsıyla ruhları çürüyen insanları kurtarmak. İkincisi yoksul halka haklarını vermek. Gerçekte zengin fakire yardımda bulunmamakta, onun hakkını vermektedir. Fakir halkın zenginlere kin duymalarının önlenmesi, yeni bir haksızlık için fırsat aramalarının ve intikam peşinde koşmalarının engellenmesi ancak onlara haklarının verilmesiyle mümkün olabilir.

Kapitalizm refah üretmeden zenginlikler ve zenginler yaratırken insanların emeğini kullanıyor. Gerçekte bu zenginliklerde bunları üreten emek sahiplerinin hakları vardır.

İslâm her şeyden önce bir hak davasıdır, bir kul hakkı davasıdır. Kullanılan kelime ne olursa olsun İslâm adına ortaya çıkanların bu temel gerçeği hatırdan çıkarmamaları gerekir. Sosyalizm kelimesinde takılıp kalanlar toplumsal adaletsizlikleri görmezlikten geliyorlar.

Kişi iradesi toplumlara yön verir. Toplum kişi iradesini törpülememelidir. Bu yönüyle mülkiyet, insan iradesine verilen önemi gösterir. Yine mülkiyet, insana güvenmenin bir göstergesidir. Kişi özgürlüğünün ve şahsiyetinin temelidir. Mülkiyet ferdi şahıs yapar, insana şahsiyet kazandırır. Bu yüzden özel mülkiyet hakkı işçi zümresine de tanınmalı, onları kâra ortak etmelidir. Mülkiyet insan şahsiyetinin gereği ise mülkiyete hürmet insana hürmetten başka bir şey değildir.

Ancak mülkiyet şahsiyeti tahrip etmeye başlayınca bir başka deyişle insan ruhunu çürütmeye başlayınca ona hürmet için sebep ortadan kalkmış olur. Artık bir tahakküm aracı olan bu mülkiyet gücüne yine güçle karşı koymak gerekir.

O halde şahsiyetin belirleyicilerinden olan mülkiyet, tarihimizde görüldüğü gibi, küçük ve yaygın olmalıdır. Büyük mülkiyet ve büyük sermaye fertlerin elinde olmamalı, devlet elinde olmalıdır. Aksi takdirde gelir dağılımı bozulur, halk birbirine düşman iki zümre oluşturur. Çünkü günümüzde toplumsal sınıflaşmayı belirleyen de emek ve sermayedir. Herhalde en önemli bölücülük türü de bu olsa gerektir.

Ahlâkî kurallara uyarak büyük sermaye sahibi olmanın imkânı yoktur. Bu yüzden küçük sermaye ve küçük mülkiyet emek ürünü olabilir fakat bunu büyük sermaye için düşünemeyiz.

Toplum hayatının işlemesi emanetleri ehline vermekle kabildir. Toplumun kaderini belirleyen de mülkiyetin ehline verilip verilmemesidir.

Mülkiyet şahsiyet ve hürriyetle ilgilidir. Mülkiyet büyüdükçe ona sahip olan kişinin de hürriyeti büyür ve toplumun hürriyetini tehdit etmeye başlar. Bu durum, ancak mülkiyetin büyümesine engel olunursa önlenebilir.

Büyük mülkiyet sisteminden kaynaklanan böyle bir sosyal yapı tarafından iş bölümünün belirlenmesi sömürünün en önemli kaynağıdır.

Şöhretle servet, ihtirasla iktidar iş ve hareket ahlakının temeli olan namuskârlığın en büyük düşmanlarıdır. Bu ahlâkî temel üzerinde yükselmeyen çalışma faaliyetleri sadece birer meşgaleden ibarettir. Bu faaliyetler gerçekte işsizlikten başka bir şey değildirler.

Sınaî kapitalizmin başlangıç noktası sanayi devrimidir. Sanayi devrimi sözünün isim babası Toynbee bu olayın toplumun refahını arttırmadan zenginlikler üretilebileceğini ispatladığını söylemişti. Bu sistem sermayeyi yüceltirken emeği aşağılamıştır ve insanlar arasına telafi edilemeyecek düşmanlık unsurları koymuştur.

Kapitalizmin getirdiği fabrikanın ve hızlı iktisadî hayatın insan ruhunu çürütmesi galiba onun en olumsuz yönüdür. Sistemin olumlu yönlerinden faydalanırken bu tehlikeye karşı her an uyanık olmak gerekmektedir.

Büyük üretim belki maddî refahı sağlamıştır ama özellikle çalışanların manevî tatminsizliklerini ve "yabancılaşma"larını arttırmıştır.

Yine büyük üretim, işsizliğin sebeplerinden birisi olması dolayısıyla da toplum düzenini tehdit etmektedir.

Kapitalizm belki modernleşmenin diğer adıdır ama ticaret eski dönemlerden beri vardır. Hz. Peygamber doğru tüccarın peygamberler ve sıddıklarla birlikte haşrolacaklarını buyururken ticaretin ne kadar sorumluluk isteyen bir meslek olduğunu vurguluyordu. Tüccarın Müslüman olması zordur ama Hz. Ebû Bekir ve Ebû Hanife gibi gerçek anlamda dindar olan tüccarın mertebesi de yüksek olmalıdır.

Günümüz kapitalizmi hem zenginlerde hem de emekçilerde ruhî ve maddî sefaletler yaratmaktadır. Kapitalist hayat tarzı insanlardaki ahlakı öldürmüştür. Bu hayat tarzı insanlar istese de ahlak ortamı oluşturmaz.

Modern toplum tarzı kazanmak, dövmek hatta öldürmek üzerine kurulmuştur. Geçmişin, zencileri vahşi hayvan gibi avlayıp emek piyasasına süren sömürgecilerinin, kadın ve çocuk işçileri acımasızca sömüren sanayicilerinin ve toplama kamplarında toplu imha gerçekleştirenlerin torunları günümüzde belki insan haklarını en çok savunanlardır ama bu durum bu temeller üzerine kurulu modern hayatın temel özelliklerini değiştirmez. Bu hayat tarzı sermayeyi ve tekniği ön planda tutuyor, insan ise bunların işine yaradığı sürece değerlidir. İnsan, tekniğin ve sermayenin önünde olma hakkına sahip değildir. Sözgelimi modern toplumda, otomobil insandan daha değerlidir.

Komünizmin varlık sebebi kapitalizmdir. Kapitalizmin oluşturduğu adaletsizlik ortamı komünizme hayat vermektedir. Kapitalizm ortadan kaldırılmadıkça komünizm de varlığını sürdürecektir. Üstelik komünizm kin ve intikam duygularına dayandığı için de ruhumuzu tahrip edecektir. İntikam düşüncesi bugünün mazlumlarını yarının zalimleri yapma düşüncesinden başka bir şey değildir. Öncelikle bu özelliğinden dolayı komünizm felaketinden insanlığı kurtarmak gerekmektedir.

Tarih ve coğrafyadan koparılmış bir İslâm'ın toplumda ne kadar belirleyici olabildiğini günümüzde olup bitenler göstermiştir.

Aylık Baran Dergisi 49. Sayı Mart 2026

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }