Teknoloji ilerliyor, peki insan nereye gidiyor?

Teknoloji çağında ne kadar “ileri” gittiğimizle iftihar etmekle birlikte; “bu ilerleme sırasında insan olarak neyi kaybettiğimize de odaklanmalıyız.” Gelecek, insanı merkeze alan bir dünya mı inşâ edecek, yoksa insanın giderek pasifleştiği yeni bir düzen mi kurulacak? Bu soruya verilecek olan cevap, yeni dünya tasavvurunda insanlığın hangi istikamet üzerine mevzilendiğini önemli ölçüde belirleyecektir.

Abone Ol

Teknoloji artık insan hayatının kıyısında köşesinde yer alan bir araç değil; içtimaî hayatı şekillendiren ve ciddi anlamda dönüştüren bir güç hâline geldi. Farkında olsak da olmasak da teknoloji tarafından kuşatılmış durumdayız. Eylemlerimizi, ilişkilerimizi, güvenliğimizi, hatta mutluluğumuzu bile teknoloji üzerinden tanımlar duruma geldik. Ancak tam da bu noktada oldukça mühim bir soruyla karşı karşıyayız: Teknolojiyi bu denli hayatın merkezine yerleştiren insan, kendini nereye konumlandırıyor?

Öyle görülüyor ki günümüzün “ilerleme” anlayışı yalnızca teknolojik gelişmeyle sınırlı. Bu durum ise etik ve felsefî açıdan ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılıyor. Yapay zekâ, biyoteknoloji, genetik müdahaleler ve sanal gerçeklik… Bütün bu “gelişim” emarelerini, sadece hayatı kolaylaştıran vasıtalardan ibaret görmek mümkün değil. Nitekim kişilerin şahsî hayatlarını tanzim etme hususunda teknolojik faaliyetlerin payı son derece fazla. Çünkü teknoloji yalnızca maddî dünyamızı değil, değerlerimizi ve inançlarımızı da dönüştürme iddiası taşıyor.

Yapay zekâ üzerine yapılan çalışmalar, bilhassa “derin sahte” (deepfake) teknolojileriyle beraber, gerçeklik tasavvurumuzu derinden sarsıyor. Artık zaman ve mekân algıları sanal ortamlarda yeniden şekillendiriliyor. Gerçek ile sahte arasındaki ince çizginin her geçen gün biraz daha silikleşmesi, dünyayla kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştiriyor. Bugünün çocukları, hayata dair çoğu şeyi, sanal ortamın sunduğu şekilde kabulleniyor ve bunun neticesinde, gerçeğin yerine sahtenin ikâme edilmesi kaçınılmaz bir hâle geliyor. Daha da vahimi, sahte deneyimlerin, gerçeğin yerini tutabileceğine dair duyulan inanç gittikçe yaygınlaşıyor.

Halbuki ne kadar yol alırsa alsın, sahte hiçbir zaman gerçeğin yerini tutamaz.

Bu noktada Jean Baudrillard’ın, “simülasyon” eleştirisi oldukça dikkate değer. Gerçekliğin yerini alan simülasyonlar, bize bir umut penceresi açıyor gibi görünse de aslında büyük bir boşluk yaratıyor. Baudrillard’ın bir zamanlar ABD toplumu için söylediği “ütopya gerçekleşti” iddiası, bugün neredeyse tüm dünyada tezahür etmiş durumda.

Bu tabloyu yıllar önce öngören isimlerden biri de Aldous Huxley’di. Cesur Yeni Dünya, görünürde kusursuz bir düzen intibası uyandırır: Bu düzende savaşlar son bulmuş, hastalıklar yok olmuş ve birçok menfî sorunlar çözüme kavuşturulmuştur. Ancak bu pürüzsüz ütopya dünyasına biraz yakından bakınca şunu fark ederiz: Böyle bir dünyada insandan bahsetmek mümkün değildir. Çünkü burada insanın var oluşuna dair bütün işaretler yok hükmündedir. Duygular, aile, tabiat, acı, sevgi... Hepsi sistemin devamı uğruna feda edilmiştir.

Bugün gelinen noktada Huxley’in tahayyül ettiği pek çok şey, teknoloji aracılığıyla “olabilir” görülüyor. Transhümanizm adı altında, yaşlanmayan, hastalanmayan, acı çekmeyen ama aynı zamanda hissetmeyen bir insan modeli tasarlanıyor. Gençleşme takıntıları, bedenin bir proje gibi görülmesi ve bedensel müdahalelerin meşrulaştırılması, insanlığın geleceğine yönelik ciddi endişeleri beraberinde getiriyor.

Bu hususa binaen, Jürgen Habermas’ın sorusu son derece hayatî: İnsan, kendi iradesini devretmekle birlikte, kendi hayatının mesuliyetinden kurtulabilir mi?

Biyoteknoloji ve genetik müdahaleler, insan bedenini “iyileştirme” vaadiyle yol alırken, insanın kendi bedeniyle kurduğu doğal ilişkiyi de yıpratıyor. İnsan, ancak yaşadığı hayat içinde bedeniyle bir ünsiyet kurabildiği taktirde “kendisi” olabilir. Dışarıdan yapılan her müdahale, bedensel ve ruhsal bütünlüğü tehdit eder niteliktedir.

Mary Shelley’nin Frankenstein’ı edebî bir eser olmasına rağmen bu noktada ciddi anlamda öğretici bir misyon üstlenir. İnsan, yaratma hırsıyla Tanrı rolüne büründüğünde, çoğu zaman kontrol edemediği bir felaketle yüzleşmesi kaçınılmaz olur. Frankenstein’in trajedisi, yarattığı varlık karşısında hayal kırıklığına uğraması ve başına gelecek olan vahim senaryoyu hesaba katmaması olmuştur. Bugün insanlığın da benzer bir eşiğe yaklaştığını söylemek abartı değildir.

Elbette teknoloji denetlenebildiği sürece faydalıdır. Ancak kontrolden çıktığı anda, toplumsal düzende ne gibi durumlara sebebiyet vereceğini az çok tahmin edebiliriz. Bu da gösteriyor ki çağımız insanının en büyük hatası, sebep ve sonuç mukayesesini gerektiği şekilde yapamıyor oluşudur. Her “olabilir” olanın, olması gerektiğine dair oluşan yanlış kanaat, artık ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Sonuç olarak, teknoloji çağında ne kadar “ileri” gittiğimizle iftihar etmekle birlikte; “bu ilerleme sırasında insan olarak neyi kaybettiğimize de odaklanmalıyız.” Gelecek, insanı merkeze alan bir dünya mı inşâ edecek, yoksa insanın giderek pasifleştiği yeni bir düzen mi kurulacak? Bu soruya verilecek olan cevap, yeni dünya tasavvurunda insanlığın hangi istikamet üzerine mevzilendiğini önemli ölçüde belirleyecektir.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }