Kerizler ile Göz Yumanlar Belli, Silkeleyenler Meçhul
Türkiye'de yıllardır yeni bir zenginleşme kapısı olarak borsa gösteriliyor. Bilhassa pandemiyle birlikte bu ilgi adeta patladı. Çalışarak, üreterek ve alın teri dökerek servet edinmenin devlet eliyle giderek zorlaştırıldığı memleketimizde milyonlarca insan, birikimini korumak yahut kısa yoldan zenginleşmek ümidiyle borsaya ve yatırım fonlarına yöneldi. Nitekim 2025 sonunda pay senedi yatırımcısı sayısı 6,51 milyona, yatırım fonlarının büyüklüğü ise 8,52 trilyon liraya ulaştı.
Elbette herkes kolay yoldan zenginleşmenin peşinde değil. Ancak parasını bir senede ona, yirmiye, yüze ve hatta bine katlamayı olağan bir kazanç beklentisi hâline getirenler de var. Hiçbir emek ortaya koymadan, hiçbir değer üretmeden, başkalarının yıllarca çalışarak elde edemediği servete bir çırpıda kavuşmak! Bu, basit bir yatırım tercihi olmaktan çıkıp ölçüsüz bir zenginleşme ihtirasına dönüşebiliyor.
Bu ihtirasın arkasında yalnızca ekonomik sıkıntılar değil, daha köklü bir ahlâk meselesi bulunuyor. Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren uygulanan modernleşme politikalarının toplumun değerler dünyası üzerindeki etkileri de bu çerçevede tartışılmalıdır. Maddî zenginliği, tüketimi ve gösterişi sosyal itibarın başlıca ölçüsüne dönüştüren hayat telakkisinde önemli olan, insanın ne ürettiği değil, ne kadar kazandığıdır. Küresel tüketim kültürünün de beslediği bu anlayışın ekonomik sahadaki karşılığı, zahmetsiz ve sınırsız kazanç arayışı oluyor. Böyle bir iklimde bir senede yüzde bin kazanç vaat edenlerin müşteri bulmasına şaşmalı mı?
Dolandırıcılık elbette dolandırıcının suçudur. Ancak bu, akıl dışı kazanç vaatlerine kapılanların kendi tercihlerinin sorgulanamayacağı anlamına gelmez. Birisi çıkıp Boğaz'da yüz milyonlarca lira değerindeki yalıyı size on bin liraya vereceğini söylese, siz de inanıp paranızı yatırsanız, sonunda yalıyı alamadığınızda ne olacak? Devlet, tüyü bitmemiş yetimin de hakkı bulunan kamu kaynaklarıyla size yalı mı verecek? Sizin zenginleşme hayalinizin faturasını bu maceraya hiç katılmamış milyonlarca insan mı ödeyecek? Saçmalamayın!
Bir yatırımın değer kaybetmesiyle dolandırıcılık mağduriyeti elbette aynı şey değildir. Dolandırıcıdan suç gelirinin tahsil edilerek mağdura iadesi başka, yatırımcının üstlendiği riskin kamu kaynaklarından karşılanması başkadır. Devletin görevi, her kaybedilen parayı vatandaşın cebinden karşılamak değil; dolandırıcılığı önlemek, suçluları yakalamak ve hukukun gereğini yerine getirmektir.
Fakat burada bir mesele daha var: Vatandaşın kendi parasını nereye yatırdığının hesabını soranlar, o paranın güvenliğini sağlamakla görevlendirilmiş kurumların ne yaptığının da hesabını sormak zorunda değil mi?
Bir memlekette milyonlarca insanın tasarrufu borsaya, yatırım fonlarına ve çeşitli finans araçlarına yöneliyorsa, bunların denetimi yalnızca finans sektörünün değil, doğrudan doğruya kamu idaresinin de meselesidir. Bir tarafta her gün büyüyen fonlar, portföyler ve yatırım hesapları; diğer tarafta bunları gözetlemek, usulsüzlükleri önlemek ve yatırımcı haklarını korumakla görevlendirilmiş kurumlar bulunuyor.
Hazine ve Maliye Bakanlığı'yla ilişkili, idarî ve malî özerkliğe sahip Sermaye Piyasası Kurulu'nun görevleri arasında olağandışı fiyat ve işlem hareketlerini izlemek, bilgi suistimalini ve piyasa dolandırıcılığını incelemek, gerekli tedbirleri almak ve suç teşkil eden fiilleri adlî makamlara bildirmek yer alıyor. Üstelik SPK, gerekli şartlar oluştuğunda işlem yasağı uygulamaktan faaliyetleri durdurmaya kadar çeşitli tedbirler alabiliyor.
Öyleyse her büyük dolandırıcılık hadisesinin ardından yalnızca dolandırıcıların kimliğini öğrenmekle yetinmek mümkün mü? Bu faaliyetler ne zaman başladı? İlk şikâyet hangi tarihte yapıldı? İlk olağandışı işlem ne zaman tespit edildi? Hangi kurum hangi bilgiyi aldı? Hangi tedbiri uyguladı, hangisini uygulamadı? Tedbir alınmadıysa bunun gerekçesi neydi?
Bu soruların cevabı ortaya konulmadan yalnızca yakalanan birkaç kişinin fotoğrafını yayımlamak, kesilen para cezalarını açıklamak ve vatandaşlara daha dikkatli olmalarını öğütlemek, denetim sisteminin işleyişini aydınlatmaya yetmez.
Bir de meselenin paranın gittiği tarafı var. Piyasa dolandırıcılığında kazancı yalnızca yatırımcıyla doğrudan muhatap olan kişiler mi elde etti? Başka hesaplara para aktarıldı mı? İşlemlerden kimler ne ölçüde yararlandı? Olağandışı kazançların izini süren incelemelerde hangi sonuçlara ulaşıldı? Yakalanan tiplere bakıldığında biz milyarlarca dolarla oynayan birilerini göremiyoruz açıkçası. Bunlar paravansa, para kimde?
Ortada organize bir dolandırıcılık faaliyeti bulunduğu tespit edilmişse, onun yalnızca görünen aktörlerini değil, finans bağlantılarını da ortaya çıkarmak gerekir. Aksi takdirde milyonlarca liralık işlemlerin ardından kimin hangi menfaati elde ettiği sorusu cevapsız kalır.
Ulan Hepiniz Oradaydınız!
Asıl önemli mesele, denetimin yalnızca skandal patladıktan sonra hatırlanmamasıdır. Bir dolandırıcılık faaliyetinin yıllarca sürmesinden sonra açılan soruşturma veya kesilen para cezası, daha önce hangi müdahalelerin mümkün olduğu sorusunu ortadan kaldırmaz. Denetimin başarısı, yalnızca olaydan sonra uygulanan yaptırımlarla değil, zararı önlemek için zamanında gerçekleştirilen işlemlerle de değerlendirilmelidir.
TEFAS, KAP, SPK, MASAK, Takasbank, Merkezi Kayıt Kuruluşu, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Merkez Bankası… Ulan, hepiniz oradaydınız be! Gözünüzün önünde cereyan eden bu hadiseyi bilmiyor muydunuz, görmüyor muydunuz? Bunca kurum, bunca yetkili, bunca denetim mekanizması ne işe yarıyor? Ortada gizli saklı yürütülen bir faaliyet değil, herkesin gözü önünde cereyan eden bir dolandırıcılık hadisesi var.
Bu ölçekte bir hadise karşısında ekonomi bürokrasisinin kurmay kadrolarının sorumluluğu yalnızca suça iştirak edip etmedikleriyle sınırlı tutulamaz. Suça bulaşmamış olmak, görevin gereğini yerine getirmiş olmak demek değildir. İhmali bulunan yöneticilerin görevden alınması ve haklarında gerekli adlî işlemlerin başlatılması gerektiği gibi, mesele de yalnızca dolandırıcıların cezalandırılmasıyla kapatılmamalıdır. Hangi makamın neyi bildiği, ne zaman öğrendiği ve neden müdahale etmediği ortaya çıkarılmalıdır. Kimse, kendi gözetimindeki faaliyetler hakkında hesap vermekten muaf tutulmamalıdır. İlaveten, ekonomi bürokrasisinin kurmay kadrosu, vatandaşın zaten pamuk ipliğine bağlı emniyet hissinin muhafazası adına topyekûn tasfiye edilmelidir.
Çünkü ortada iki ayrı sorumluluk bulunuyor: Gerçek dışı kazanç vaatleri karşısında kendi kararının mesuliyetini üstlenmesi gereken yatırımcı ile sermaye piyasalarının güvenli ve dürüst işleyişini sağlamakla yükümlü kamu otoritesinin sorumluluğu. Birincisinin hatasını ikinciye, ikincisinin görevini birincisine yükleyerek bu mesele çözülemez.
Keriz diye küçümsenen yatırımcı ortada. Onlara kazanç vaat eden ekran yüzleri ortada. Kurumların kanunla belirlenmiş görevleri de ortada. Şimdi açıklığa kavuşturulması gereken, hukuka aykırı kazancı kimlerin elde ettiği, buna hangi işlemlerin imkân sağladığı, kamu görevlilerinin hangilerinin bu dolandırıcılık hadisesine iştirak ettiği ve hangilerinin ne karşılığında göz yumduğu ve hatta üç maymunu oynadığıdır.