Üniversitenin krizi: Diploma, kadro ve kaybolan hakikat

Darülfünun'dan bugüne uzanan hat bize şunu öğretmektedir: Bir toplum hangi hakikat telakkisiyle yaşayacağını tayin etmeden, üniversitesini sahih manada kuramaz. Bugün sorulması gereken soru, üniversiteyi nasıl daha verimli kılacağımız değil; hangi hakikat anlayışı üzerine yeniden düşüneceğimizdir.

Abone Ol

Sorulmayan Sual

Üniversite etrafındaki tartışmalar çoğu zaman aynı başlıklar etrafında döner durur: özerklik, kalite, verim, sıralama, istihdam, uluslararasılaşma. Bunların hiçbiri önemsiz değildir. Ne var ki bütün bu bahislerin gerisinde çoğu zaman sorulmayan daha esaslı bir sual durur: Üniversite dediğimiz şey, hakikatte nedir?

Bu sual sorulmadığında üniversite meselesi ister istemez bir idare, finansman ve teknik düzenleme meselesine irca edilir. Tartışma, mevcut yapının hangi usulle daha verimli hale getirileceği etrafında döner. Daha çok bütçe, daha iyi kadro, daha güçlü altyapı, daha yüksek yayın performansı. Bunların her biri kendi yerinde kıymetli olabilir; fakat hiçbiri tek başına üniversitenin mahiyetini açıklamaz.

Çünkü üniversite yalnızca ders verilen, diploma dağıtılan yahut meslek erbabı yetiştirilen bir yer değildir. Aynı zamanda neyin bilgi sayılacağını, hangi bilginin muteber kabul edileceğini, hangi suallerin ciddi bulunacağını ve kimin o bilgi adına konuşmaya salahiyetli sayılacağını tayin eden bir merkezdir. Bu bakımdan üniversite, yalnız bir tahsil kurumu değil; bir bilgi nizamıdır. Onu tartışırken bu nizamı görmezden gelen her tenkit eksik, her müdafaa sathî, her reform teklifi de yarım kalacaktır.

Bilgi Nizamının Kuruluşu

Modern üniversite bir anda ortaya çıkmış, kendi kendine teşekkül etmiş nötr bir yapı değildir. O, Batı tarihinde uzun bir seyir içinde, önce öğretim ve yetki sahası olarak, ardından araştırma ve ihtisas mahalli olarak, nihayet bilgi ile salahiyeti aynı elde toplayan büyük bir kurum olarak şekillenmiştir.

Ortaçağ Batı dünyasında üniversite, çoğu kez söylendiği gibi yalnız serbest düşüncenin ya da sırf merakın mahsulü değildir. Onun doğuşunda şehir hayatı, kilise düzeni, hukuk ihtiyacı ve öğretim yoluyla aktarılan meşru bilgi anlayışı birlikte rol oynamıştır. Bu yüzden üniversite daha erken devirlerinden itibaren yalnız öğrenim yeri değil, muteber sözün korunduğu ve tedavüle sokulduğu bir saha olmuştur. Daha ilk safhalarında bile bir lonca mantığıyla çalışır: kabul şartlarını ve hiyerarşiyi kendisi tayin eder, yetki merciini kendisi kurar.

Asıl büyük dönüşüm, Sanayi Devrimi ile beraber üniversitenin öğretim mahallinden araştırmanın merkezine geçmesiyle başlar. On dokuzuncu yüzyılda billurlaşan yeni üniversite modeli, öğretim ile araştırmayı bir araya getirirken bunlara kritik bir üçüncü unsuru daha eklemiştir: hakikat üreticisinin kurum olarak tanınması. Böylece ders veren, araştıran ve yetkili söz sahibi olan aynı yapı içinde birleşmiştir. Üniversite artık yalnız bilginin aktarıldığı yer değil, üretildiği ve sahibine meşruiyet kazandırıldığı yer haline gelmiştir.

Fakat bu dönüşümün bir bedeli de vardır. Araştırmanın merkeze yerleşmesi, aynı zamanda bilinebilir olanın sınırlarının daha keskin biçimde çizilmesi demektir. Hangi sahalara öncelik verileceği, hangi usullerin geçerli sayılacağı, hangi soruların ciddi bulunacağı artık bu yeni merkezden belirlenmektedir. Araştırma, yalnız masum bir keşif faaliyeti değildir; bir seçme, sınırlama ve yönlendirme işidir.

Bilhassa Kant'ın kurduğu çerçeve bu dönüşümün felsefî omurgasını oluşturur. Saf aklın sınırlarını çizerek metafiziği bilimin değil felsefenin alanına havale eden Kant, bir taraftan din ile bilimi birbirinden ayırırken öte taraftan bilinebilir olanı deneyime, yani müşahhas ve sınanabilir olana bağlamıştır. Modern üniversite de bu ayrımı benimseyerek kurulmuştur: Nihaî hakikat sualleri araştırmanın değil, şahsî kanaatin ya da teolojinin meselesi sayılmış; üniversitenin asıl işi ise bilinebilir olanı sistemli biçimde araştırmak ve bu araştırmanın neticelerini insan hayatını düzenleyecek tekniklere, siyasete yol gösterecek bilgiye ve toplumu şekillendirecek uzmanlığa dönüştürmek olarak belirginleşmiştir. Böylece bilgi ile hikmet arasındaki mesafe yalnız fiilî değil, aynı zamanda kurumsal bir gerçek haline gelmiştir. Varlık ve anlam sualleri üniversitenin dışına itilmemiş; fakat "araştırılabilir" olmadıkları için tâli bir köşeye çekilmiştir. Bugün bir akademisyenin "bu ilmî bir sual değil" dediğinde kastettiği şey, büyük ölçüde Kant'tan miras kalan bu sınırın sessiz sedasız tekrarlanmasıdır.

Kadim dünyada bilgi, bütün kusurlarına rağmen çoğu zaman insanın kendisini, âlemi ve varlığın mânâsını kavrama çabasıyla irtibatlıydı. Bilmek ile olmak, öğrenmek ile kemale yönelmek arasında hissedilir bir bağ vardı. Modern dönemde ise bu bağ zayıflamış, araştırmanın omurgası gittikçe vakıalara, ölçülebilene ve tatbik edilebilene hasredilmiştir. Bilgi hikmetten uzaklaşarak faydaya; tahkik, tatbik ve idare hesabına yaklaşmıştır. Bu değişme, üniversitenin yalnız ne öğrettiğini değil, niçin öğrettiğini de değiştirmiştir.

Küresel Nüfuz ve Görünmez Sınır

Bilgi ile salahiyetin tek çatı altında toplanması, üniversiteyi sıradan bir öğretim kurumundan ayıran asıl unsurdur. Fakat bu yapının küresel ölçekte ne anlama geldiği, yalnız Batı'daki tarihî seyrine bakılarak anlaşılamaz. Üniversitenin bugün dünyanın her köşesinde bu kadar belirleyici bir yer tutmasının sebebi, salt ilmî başarısından değil; bilgi üretimini, öğretimi ve meşruiyet dağıtımını aynı elde tutmasından kaynaklanır. Bunu her zaman açık bir yasak koyarak yapmaz; unvanlarla, derecelerle, hakemlik usulleriyle, yayın kanallarıyla, uzman diliyle yapar. Nature ve Science gibi dergiler yalnız araştırma neticelerini yayımlamaz; aynı zamanda hangi soruların ilmî sayılacağını, hangi usullerin geçerli kabul edileceğini fiilen tayin eder. Bir sözün kuvveti artık yalnız doğruluğundan değil, hangi kapılardan geçerek geldiğinden de ölçülür.

Batı akademisinin dünya üzerindeki hegemonyası da burada anlaşılır. Mesele yalnız başarılı araştırmaların çoğalması değildir. Araştırmanın hangi biçimde yapılacağının, hangi dilin ilmî sayılacağının, hangi meselelerin merkezî hangilerinin tâli görüleceğinin de aynı merkezlerden belirlenmesi söz konusudur. Yani modern akademi yalnız cevap veren bir yapı değildir; hangi suallerin sorulabileceğini de şekillendirir. Hakikati yalnızca aramaz; hakikatin konuşulma çerçevesini de kurar.

Fakat burada bir ayırım yapmak gerekir. Batı akademisinin kazandığı yaygınlık ile hakikatin küllîliği aynı şey değildir. Bugünkü üniversite ve bilgi düzeni çoğu zaman kendisini evrensel gibi sunar; oysa fiiliyatta karşımızda duran şey, dünya çapında yayılmış bir bilgi tertibidir. Küresel olan, geniş sahaya yayılmış olabilir; fakat bu, onun kendiliğinden küllî ve zarurî olduğu manasına gelmez. Modern akademinin en görünmez kudreti de burada yatar: kendi tarihî şartları içinde doğmuş ölçüleri, dünya çapında neredeyse tabiî ve tartışılmaz usuller gibi kabul ettirebilir.

Bu hal, merkez ile çevre arasındaki farkı da derinleştirir. Merkezdeki toplumlar yalnız daha çok araştırma yapmaz; araştırmanın dilini, usulünü, dergilerini, tanıma ölçülerini de belirler. Çevredeki toplumlar ise çoğu zaman iki arada kalır. Bir yandan bu düzenin dışında kalmak istemezler; çünkü meşruiyet buradan dağıtılmaktadır. Öte yandan kendi tarihî birikimlerini, kendi kavram dünyalarını ve kendi varlık anlayışlarını bu tertip içinde doğrudan konuşturmakta zorlanırlar. Sonunda ortaya eğreti bir aidiyet çıkar: usul oradandır, dil oradadır, muteberlik ölçüsü oraya göre kurulur; fakat meselelerin kökü, hayat tecrübesi ve hakikat tasavvuru başka yerde kalır.

İçten Tıkanma

Batı akademisinin kendi merkezi de bugün ciddi bir tıkanmayla karşı karşıyadır. Çünkü bir zamanlar kuvvet kaynağı olan unsurlar yük haline gelmeye başlamıştır. Araştırma çoğalmış, yayın sayıları kabarmış, veri yığınları büyümüş, kurumlar genişlemiştir. Fakat bu genişleme, aynı ölçüde bir derinlik üretmemektedir. Tersine, üniversite giderek daha fazla ölçülebilir çıktı, hızlı yayın, proje fonu ve kurumun sıralama hesabına bağlanmaktadır. Araştırma, hakikatin peşine düşen sabırlı bir çaba olmaktan uzaklaşıp belirli takvimlere, değerlendirme cetvellerine ve fayda beklentilerine göre şekillenen bir işe dönmektedir. Makale sayıları artmasına rağmen çığır açıcı çalışmaların azalması, tekrar ve güvenli alan tercihinin yaygınlaşması bu tablonun alametleridir.

Buna hakemlik ve yayın düzenindeki yıpranma da eklenmektedir. Uzun süre akademik ciddiyetin başlıca teminatı sayılan değerlendirme usulleri, bugün hem yavaşlıkları hem kapalılıkları hem de suistimale açıklıkları sebebiyle güven kaybı üretmektedir. Sahte veriler, sipariş metinler, hayalet yazarlık, ücret karşılığı makale üretimi, son yıllarda geri çekilen çalışmalardaki artış; üniversitenin yalnız ahlâkî zaaflarla değil, yapıdaki derin bir yorgunlukla karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Bir sistem kendi muteberlik ölçülerini yayın ve tasdik mekanizmaları üzerine kurmuşsa, bu mekanizmaların içten aşınması sadece teknik bir sorun doğurmaz; doğrudan doğruya kurumun meşruiyetini sarsar.

Aynı tıkanma, üniversitenin hangi sahaları yaşatmaya değer bulduğunda da görünür. Bugün birçok büyük kurum, kısa vadede fayda üretmeyen ya da doğrudan teknik kudrete çevrilemeyen alanları daraltmaktadır. Sanat, klasik ilimler, beşerî sahalar, dil ve tarih çalışmaları ikinci plana itilirken; daha çok fon çeken, patent üreten, ölçülebilir çıktı sağlayan alanlar merkezileşmektedir. Örnekler artık tesadüf sayılamayacak ölçüde çoğalmıştır: Chicago Üniversitesi bazı beşerî bilimler doktora programlarına alımı durdurmuş; Brown ve Boston üniversitelerinde benzer daralma kararları alınmıştır. Wisconsin-Madison gibi köklü devlet üniversiteleri bütçe baskısıyla onlarca küçük bölümü kapatmış ya da birleştirmiştir. İngiltere'de ise durum daha da sertleşmiştir: Sussex, Roehampton ve Coventry üniversiteleri başta olmak üzere pek çok kurumda tarih, felsefe, dil ve edebiyat bölümleri ya küçültülmüş ya da tamamen lağvedilmiştir. Burada mesele yalnız bazı bölümlerin kapanması değildir. Daha derinde, üniversitenin hangi bilginin yaşamaya değer olduğuna dair ölçüsünün değişmesi vardır. Faydaya doğrudan çevrilemeyen bilgi, giderek lüzumsuz ya da tâli görülmeye başlamaktadır. Bu ise üniversitenin kendi iç bütünlüğünü yitirmesi demektir.

Bütün bunlara rağmen modern üniversite hâlâ büyük bir meşruiyet taşımaktadır. İşte kriz de tam burada derinleşir. Çünkü işlev kaybına uğrayan ama meşruiyetini sürdüren kurumlar en sert kabuklarını bu devirde üretir. Üniversite bir taraftan hakikat sorusunu daraltmakta, öte taraftan hakikat adına konuşma yetkisini elinde tutmaktadır. Mesele dışarıdan gelen baskıların değil, kendi iç mantığının, kendi kurucu tercihlerinin ortaya çıkardığı bir daralmadır.

Türkiye: Arayış, Donma Ve Bugün

Türkiye'de üniversite meselesi, Batı'daki tarihî seyrin tabiî bir neticesi olarak değil, başka bir medeniyet tecrübesiyle karşılaşmanın baskısı altında teşekkül etmiş bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple buradaki gerilim baştan farklıdır.

Darülfünun tecrübesi bu bakımdan hâlâ düşündürücüdür. Orada görülen şey yalnız yeni bir mektep kurma teşebbüsü değildi; eski ilim nizamının sarsıldığı, yeni bilgi biçimlerinin kapıya dayandığı bir devirde bunları hangi çatı altında toplayacağını tam kestiremeyen bir arayıştı. Darülfünun, bütün eksiklerine rağmen, bir geçiş sancısının ifadesiydi. Ne tam manasıyla eskiyi devam ettirebildi ne de yeniye sahih bir merkez kazandırabildi. Fakat şu kadarını göstermişti: Bir toplumda üniversite meselesi, yalnız ders programı ve bina meselesi değildir; hangi bilgi anlayışının merkez alınacağı meselesidir.

İstanbul Üniversitesi'nin doğuşu ise bu arayışı başka bir istikamette dondurdu. Cumhuriyet, tereddütlü ve geçişli bir üniversite tecrübesini sürdürmek yerine daha merkezî, daha yeknesak ve daha buyurgan bir yapı kurmayı tercih etti. Böylece üniversite, yalnız ilim ve araştırma sahası olmaktan ziyade, yeni rejimin makbul insanını, makbul dilini ve makbul bilgi tertibini taşıyan bir kurum haline geldi. Bir tarafta gelenekle bağ kopmuş, öbür tarafta alınan yeni model de kendi tarihî ve felsefî zeminiyle birlikte buraya taşınamamıştı. Sonunda üniversite ne sahih manada yerli bir ilim mahalli olabildi ne de kendisini kuran modern tertibin iç tenkitlerini gerçekten yapabildi.

Bugünkü üniversite yapısında görülen tıkanma da biraz buradan doğmaktadır. Bizde üniversite bir yandan devletin merkezî tasnif ve denetim düzeni içinde çalışmakta, öbür yandan küresel akademik ölçülere göre muteber sayılmaya uğraşmakta, bir başka taraftan da piyasanın ve meslek dünyasının taleplerine göre insan yetiştirmeye zorlanmaktadır. Müfredat başka bir yerden, başarı ölçüsü başka bir yerden, meşruiyet dili başka bir yerden, içtimâî beklenti ise daha başka bir yerden gelmektedir. Aynı anda birkaç ayrı merkeze hesap veren ama hiçbirinde tam manasıyla derinleşemeyen bu yapıda geriye daha çok diploma, kadro, puan, yayın ve idare hesabı kalmaktadır.

Tam da burada Darülfünun ile İstanbul Üniversitesi tecrübeleri bugünün üniversitesi için ibret verici iki ayrı eşik gibi görünür. Birinde arayış vardı, fakat merkez zayıftı. Öbüründe merkez kuruldu, fakat arayış daraltıldı. Bugünkü yapıda ise ne sahih bir arayışın sıcaklığı ne de sahici bir merkezin derinliği vardır.

Bu yüzden Türkiye'de üniversite meselesini yalnız YÖK üzerinden tartışmak da eksik kalır, yalnız özerklik ya da özgürlük başlığına irca etmek de. Bunların her biri kendi yerinde mühimdir; ancak hiçbiri tek başına mahiyet sorununu çözmez. Asıl soru şudur: Üniversite hangi bilgi telakkisi üzerine kurulacaktır? Araştırma yalnızca fayda ve teknik kudret hesabına bağlanırsa, öğretim yalnız meslek edindirme faaliyetine indirgenirsе, insan da yalnız işlev sahibi bir unsur olarak görülürse; üniversite ne kadar büyürse büyüsün içten içe daralmaya mahkûm olacaktır. Bu sualler cevaplanmadan yapılacak her düzenleme, ancak yapının dış yüzünü tamir eder; iç istikametini kuramaz.

Darülfünun'dan bugüne uzanan hat bize şunu öğretmektedir: Bir toplum hangi hakikat telakkisiyle yaşayacağını tayin etmeden, üniversitesini sahih manada kuramaz. Bugün sorulması gereken soru, üniversiteyi nasıl daha verimli kılacağımız değil; hangi hakikat anlayışı üzerine yeniden düşüneceğimizdir.

Aylık Baran Dergisi 50. Sayı Nisan 2026

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }