Yaşama Görevi

İslam’ın zahirî nizamı yoksa, iman ancak bu ‘Yaşama Görevi’ni bir asker disipliniyle yerine getirenlerin omuzlarında yeniden bir hakikate dönüşebilir.

Abone Ol

İman ve İslam’ın şartlarla birbirinden ayrılması, sadece fıkhî bir tasnif değil; ruhun derinliklerindeki meçhul ile yeryüzünün görünen nizamı arasındaki o devasa uçurumun ilanıdır. İman, kalbin kuytularında bir sır gibi saklıyken ve ancak sahibinin bile tam olarak kuşatamadığı bir hâl iken; İslam, bu batınî cevherin zahirde, yani sokakta, pazarda ve devlette tecessüm etme zorunluluğudur.

Fakat öyle zamanlar gelir ki, İslam’ın zahirî nizamı çöker, hukuk silinir ve geriye sadece kirlenmiş bir toplumsal tortu kalır. İşte bu fetret dönemlerinde, kalbinde o "hâl" ilmini taşıyan veli ruhlar için yaşamak, bir haktan ziyade dehşet verici bir göreve dönüşür. Bu, sıradan bir varoluş değil, her hücresiyle isteksizlik üzerine kurulu bir "terki terk" askerliğidir.

Bu makamdaki kişi için yeryüzü, artık tadı çıkarılacak bir bahçe değil, içine dalınması mecburi bir yangın yeridir. Kalbinde dünyadan ve onun geçici parıltılarından elini eteğini çekmiş olmanın verdiği o derin isteksizliği taşırken, kaderin sevkiyle yeryüzünde bir nizam kurma memuriyetini üstlenir.

Bu öyle bir yangındır ki, kişi kendi manevi huzurunu ve temiz kalma konforunu, başkalarının selameti için kurban eder. Eğer mevcut sistem bir pislik denizi haline gelmişse ve nizam sağlayacak kimse kalmamışsa, o denizin üzerinde hareket edebilmek için suyun kaldırma kuvvetini, yani sistemin kendi araçlarını kullanmak kaçınılmazdır.

Bu noktada kişi, harami düzeni yıkmak için bir süreliğine o düzenin dilini konuşur, onların yöntemlerini taklit ederek bir güç alanı oluşturur. Bu bir benzeyiş değil, suyun üzerinde yürüyemediği yerde bir gemi inşa edebilmek için suyla muhatap olma, ıslanmayı ve hatta kirlenmiş görünmeyi göze alma şuurudur.

Buradaki en büyük trajedi ve aynı zamanda en yüce şahadet, kişinin kurduğu sistemin önünde erimesidir. "Hayır ve şerrin Allah’tan geldiği" bilinciyle, O’nun davası uğruna nefis perdelerini aralayan bu ruh, öyle adil bir nizam kurar ki; günün sonunda bizzat o nizam, kuruluş aşamasındaki geçici "kural dışılıkları" sorgulamak için kendi kurucusuna döner.

Kişinin kendi eliyle inşa ettiği adalet önünde hesaba çekilmeyi ve gerekirse "oldurulmeyi" bir lütuf gibi kabul etmesi, yaptığı her hamlenin şahsi bir ikbal için değil, ilahi bir iradenin tecellisi için olduğunun en büyük kanıtıdır.

Halk onu sistemin bir parçası, hatta bir "harami" sanırken; o, içindeki meçhul imanın verdiği o yanışla, bir kurban gibi kendini davanın temeline gömer. Çünkü İslam'ın zahiri nizamı yoksa, iman ancak bu "Yaşama Görevi"ni bir asker disipliniyle yerine getirenlerin omuzlarında yeniden bir hakikate dönüşebilir.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }