Zamanının en büyük alimlerinden Molla Hüsrev Hazretleri

Abone Ol

Ve onun (Sultan oğlu Sultan, Mehmed Han b. Murad Han hazretleri) zamanının en büyük âlimlerinden; amel sahibi âlim, kâmil fazilet sahibi, erdemler ve kemalatlar kaynağı, derin ilim sahibi ve Molla Hüsrev diye tanınan [Mevlâ Allâme Mollā Hüsrev Hazretleri].

Bu kıssa meşhurdur ve halk arasında anlatılır: Sultan Murad Han hayatta iken saltanatı terk edip Manisa beldesine gitmiş, oğlu Sultan Mehmed Han’ı tahta çıkarıp veliaht tayin etmişti. Sonra tekrar pişmanlık gelip Saadet Evi’ne (başkente) dönerek tahta geçmiş, Sultan Mehmed’i yine Manisa’ya göndermişti. Sultan Mehmed ilk defa tahta çıktığında Molla Hüsrev hazretlerini kazasker tayin etmişti. Sultan Murad Han tekrar tahta geçip Mehmed Han kendi mekanına çekilince, devlet erkanı İstanbul’da makamlarında kalmış; ancak Molla Hüsrev şehzadeyi terk etmeyerek makamını bırakıp onunla birlikte gitmişti.

Sultan Mehmed sohbet sırasında: "Mevlânâ, siz niçin bizden ayrılmadınız? Göz göre göre makamınızdan feragat ettiniz" deyince, Molla Hüsrev şöyle buyurur: "Devletli şehzadem! Bir kimse bir devlette velinimeti ile ortak olup zevk ve sefa meclisinde birlikte yaşadıktan sonra, azil (görevden alınma) durumunda vefasızlık edip makam için ayrılmak arif kimselerin haline yakışmaz; bu yüzden ayrılmayı mürvet görmedim." Sultan Mehmed Han, Molla’nın bu arifane sözlerinden son derece memnun olup takdir eder ve: "İnşallah devlet el verip makam ayağa geldiğinde ve arzulanan güce ulaşıldığında hürmet ve riayet nasıl olur görülecektir" buyurur. Molla hazretleri de şehzadenin devletinin devamı için dua ederek hedeflenen menzile yönelirler.

Adı geçen hazretin şerefli ismi Mehmed olup babaları ümeradan (emirlerden) imiş. Aslen Rum (Anadolu) halkından olup Müslüman olduktan sonra emirlik şerefiyle şereflenince kızını emirden Hüsrev Beg adında bir kimseye nikahlar. Bu durum üzerindeyken Mevlânâ’nın babası vefat eder, kendisi küçük yaşta kalıp Mır Hüsrev’in vesayetinde ve terbiyesinde yetişir. "Molla Hüsrev" diye tanınmalarının sebebi olarak bunu zikrederler.

Gerekli ilimleri zamanın müftüsü olan Mevlânâ Burhaneddin Hayder-i Herrevî’den öğrenmiştir. Fazilet mertebelerine ulaşıp müderrislik ve kadılık görevlerine tam bir liyakat kazandıktan sonra ilk olarak Edirne’de Şah Melik Medresesi’ne müderris olur. O tarihte kardeşleri Halep’te müderris imiş ve o dönemde biyografi yazarı Taşköprizâde’nin dedesi Halep’te eşsiz bir danişmend (talebe) imiş. Müderrisleri vefat edince Molla Hüsrev ile Taşköprizâde’nin dedesini mektuplarıyla Bursa’da Sultan Murad Han Medresesi müderrisi olan Fenârî-zâde Yusuf Bâlî’nin hizmetine göndermişler. Molla Hüsrev Mutavvel Hâşiyesi’ni Şah Melik’te müderris iken yazmıştır.

Tesadüfen bu sırada Seyyid Ahmed el-Kırımî Rum diyarına gelir. Molla hazretleri gelişini tebrik ettikten sonra kaleme aldığı hâşiyeyi incelemesi için kendisine gönderir. Henüz Rum diyarına yeni gelmiş olan Molla Kırımî, ilimdeki üstünlüğünü göstermek amacıyla hâşiyeyi incelediğinde pek çok yerine red yazı yazıp itiraz eder. O dönemde Molla Hüsrev’in sözlerini reddeden kişi diğer âlimlere evleviyetle üstün geleceğinden, yazılan itirazlar yayılır ve Molla Hüsrev’in kulağına gider.

Molla Hüsrev büyük bir ziyafet hazırlatıp Molla Kırımî hazretlerini davet eder; âlim ve fazıl kişilerden pek çok kimse meclise gelir. Sohbet sırasında Molla Hüsrev’in Mutavvel Hâşiyesi hatırlatılınca Molla Hüsrev, kendisinin ve Molla Kırımî’nin itirazlarını âlimlere açıkça anlatıp bir bir beyan eder. Dönüp nezaketle Molla Kırımî’ye: "Yapmış olduğunuz itirazda fakirin anlattığından başka bir kastınız var mıdır?" der. Molla Kırımî de: "Sözün amacı ancak sizin anlattığınızdır" cevabını verir. Molla Kırımî itirazlarının güçlü olduğunu düşünüp cevap verilemeyeceğini sanırken, Molla Hüsrev her birine edep üzere latif cevaplar verir. Mecliste bulunan bütün âlimler cevapları kabul edip takdir ederler. Molla Kırımî yazdığı itirazlardan dolayı hayli pişman ve mahcup olup: "O yazılanlar sadece sohbete vesile olsun diye yazılmıştı, yoksa haşa ki sizin şerefli sözlerinizi reddetmek amacımız değildi" diyerek özür diler.

Molla Hüsrev, Melik Şah Medresesi’nden sonra bazı medreselerde de müderrislik yapıp ardından kazasker olur. Sultan Mehmed ikinci defa tahta çıktığında kendisine günlük yüz akçe maaş tayin eder. İstanbul kadısı Hızır Beg vefat edince İstanbul kadılığını Galata ve Üsküdar kadılıklarıyla birleştirip Molla Hüsrev’e verirler; ilimle meşgul olmasına vesile olsun diye Ayasofya Medresesi’ni de buna eklerler.

Müderrislik yaptığı sürece adetleri şöyle idi: Medresede bulunan talebelerin tamamı kuşluk vaktinde toplanıp Molla’nın evine varırlar, yemek yedikten sonra Mevlânâ’nın atının önü sıra yürüyüp medreseye gelinceye kadar yanında yürürlerdi. Geldiklerinde hepsi hürmetle onu atından indirip tam bir edep içinde ders okunduktan sonra yine bütün talebeler atına bindiğinde kimi hizmet edip kimi de yanında tatlı sohbetlerini dinleyerek evine kadar eşlik ederlerdi.

Adı geçen zat uzun boylu, büyük sakallı olup; bu derece yüce bir makamda olmasına rağmen başında küçük bir sarık, sırtında mütevazı giysilerle yetinir, asla süse ve devlet gösterişine iltifat etmeyip dervişçe duruştan ayrılmazdı. Cuma günü olup Müslümanlar ve Padişah camide toplanıp Ayasofya’ya geldiklerinde Mevlânâ’nın adeti namazı daima mihrabın yanında kılmak imiş. Gelirken halk saygıdan ayağa kalkıp karşılar, selamlayıp mihraba kadar yol açarlar imiş. Padişah bundan gurur duyup vezirlere: "Molla’nın duruşuna, dervişçe cübbesi ve sarığına bakın; zamanın Ebû Hanîfe’si ve devranın Nu'mân’ı değil midir?" diye buyururmuş.

Mevlânâ’nın malı mülkü çok, cariye ve kölelerinin hesabı yok iken; bu kadar imkana rağmen çalışma odasını kendisi süpürür, kandilini kendisi yakarmış. Dünya süslerine değer vermeyip tek amacı insan gönlü kazanmak ve Yüce Allah’ın rızasını elde etmek imiş. Bunca makamı kabul etme sebebi padişahın ricası üzerine olup, insanlığın ve alemin iyiliğini amaçlarmış. Yoksa kendisinin makamda gözü yokmuş.

Kadılık ve müderrislik gibi bunca ağır işi varken yine de eski âlimlerin kitaplarından günde ikişer sayfa yazmayı kendisine ödev edinirmiş. Kitapları da kendi güzel ahlakı gibi eşsizdir; çağının en güzel yazı yazanlarından biriymiş. Bu çabasından amacı kendisinden sonra kendi yazısıyla bazı muteber kitaplar kalıp hayır duaya vesile olmakmış. Vefatından sonra kendi eliyle yazdığı Seyyid Şerif’in Şerh-i Mevâkıf’ı bulunmuş ve yüz filoriye satılmıştır.

Rivayet olunur ki Sultan Mehmed Han bir ziyafet hazırlatıp Molla Gürânî’ye haber göndererek nerede oturmak istediklerini sordurur. Mevlânâ: "Padişahımızın ziyafetinde bize yakışan oturmak değil, hizmet etmektir" cevabını verir. Padişahın bu söz hoşuna gidip sağ tarafını Molla Gürânî’ye, sol tarafını Molla Hüsrev’e ayırır. Molla Hüsrev bu duruma razı olmayıp padişaha mektup yazar: "Padişahım, ilim izzeti bu ziyafette bulunmamamı gerektirdi." Bu mektubu gönderip henüz cevabı gelmeden gemiye binip Bursa’ya gider. Bursa’da bir medrese yaptırıp uzun süre orada ders verir.

Bir süre sonra Sultan Mehmed Han yaptığına pişman olup hizmetçi ve mektup göndererek Mevlânâ’yı büyük bir ikramla tekrar İstanbul’a davet eder. Gelip padişahla görüştüğünde kendisine fetva makamını (şeyhülislamlık) verip eskisinden daha fazla hürmet gösterirler. Uzun süre müftülük yapıp adil sultanın koruması altında kalmıştır. İstanbul’da da pek çok yerde mescit inşa ettirmiştir.

Her durumda ilimden ayrılmayıp Teftâzânî’nin Mutavvel’ine hâşiye yazmıştır ki ilk eseridir. Aynı şekilde Telvîh’e ve Tefsîr-i Beyzâvî’ye güzel hâşiyeler kaleme almıştır. Fıkıh usulüne dair metin ve şerh yazıp metne Mırkātü'l-usûl, şerhe Mir'âtü'l-usûl adını vermiştir. Fıkıh furuuna dair yazdı metin ve şerhe Dürer ve Gürer adını vermiş; ayrıca velayet meselesine dair latif bir risale kaleme almıştır. Bütün eserleri halk ve âlimler arasında kabul görüp beğenilmiştir.

Osmanlı devletinin başlangıcından günümüze kadar —ki üç yüz yıla yakındır— Rum (Anadolu) diyarından pek çok büyük âlim yetişmiştir. Ancak şu üç değerli âlimin hepsinden üstün, bilgili ve kâmil olduğu konusunda görüş birliği vardır:

Biri adı geçen faziletli ve kâmil Molla Hüsrev'dir.

Biri Kemalpaşazâde Ahmed Çelebi Efendi'dir.

Biri de hâlen şeyhülislam olan Ebussuud Efendi hazretleridir.

O iki arif Allah’ın rahmetine kavuştuğuna göre, Yüce Allah Ebussuud Efendi’nin mübarek varlığını belalardan korusun; şeriat ve tarikat bahçelerini onun kevser misali temiz kalbinden akan ilim suyuyla besleyip uzun ömürler nasip eylesin.

Sözü edilen Molla Hüsrev, hicri 882 (M. 1477-78) senesinde Sultan Mehmed Han’ın saltanatının sonlarında vefat etmiş; naaşı Bursa’ya taşınarak orada defnedilmiştir.

Mesnevi:

Faziletli ve kâmil Molla Hüsrev ufukların güneşi, o yeni ay idi,
İlim hazretine saygı gösterdi, dosdoğru yolu tutup gitti.
Cana ve gönüle Mevlâ’yı bağlayıp dünyaya zerre kadar bakmadı,
Fani olanı beka yolu uğrunda terk etti; kişi âlim olunca böyle gerek!

Not: Bu metni, Muhtesibzâde Mehmed Hâkî’nin Mecma‘u’l-Eşrâf adlı eserinden tercüme ettim.

Kaynak: Muhtesibzâde Mehmed Hâkî, Mecma‘u’l-Eşrâf: Hâkî’nin Şakâ’ik Tercümesi, haz. Mehmet Yunus Yazıcı, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2021, s. 295-300

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }