Ritüel dendiğinde modern insanın zihninde beliren suret genellikle teolojiktir; tütsüler, belirli bir düzenle yapılan fiziksel hareketler, ezberlenmiş dualar veya seküler dünyada bayram kutlamaları gibi tekrar eden, sembolik değeri olan pratik davranışlar... Sosyal bilimler literatürü de ritüeli çoğunlukla bu "görünür" ve "bedeni" performans üzerinden okumaya meyyaldir. Ancak bu yazıda öne sürülecek temel iddia, ritüelin sadece bedenle yapılan bir pratik değil, aynı zamanda ve belki de daha derin bir düzeyde, zihni (kognitif) bir süreç olduğudur. Bilginin kendisi, bilgiye ulaşma metodolojisi ve hakikati "teslim alma" iddiası, Batı felsefesinin şafağından bu yana devasa, kapalı devre bir ritüelden ibarettir.
Bu perspektiften bakıldığında, bilmek; bir nesne ile özne arasındaki doğrudan temas değil, önceden belirlenmiş adımların, mantıksal sistemlerin ve metodolojik kuralların kusursuzca tekrar edildiği bir ayindir. Bu ayinin amacı, hakikatin kendisine ulaşmaktan ziyade, "hakikati biliyormuş gibi yapan" o seçilmiş özneyle –filozofla, bilim adamıyla– özdeşleşmektir. Bilgi, bir keşif değil, bir mimesis (taklit) sürecidir. Bu süreç, Aristoteles’ten İbn Sina’ya, oradan modern laboratuvarlara kadar uzanan ve insanı hakikatten koparırken onu "yöntemin" kölesi kılan tarihsel bir sürekliliktir.
Bu bilişsel ritüelin köklerini kazımak için felsefe tarihinin en keskin kırılma anına, Platon ile Aristoteles arasındaki ayrıma gitmek gerekir. Platon’un diyalektiği, bir ile olan ilişkiyi, seçilmiş kişinin (filozof-kralın) hakikatle kurduğu o ontolojik teması merkeze alıyordu. Ancak Aristoteles ile birlikte felsefe, bir "teknik" (techne) ve bir "sistem" haline dönüştü. Aristoteles mantığı, bilginin meşruiyetini "içerikte" değil, "formda" arayan ilk büyük ritüel kitabıdır.
Bir kıyas kurduğunuzda; "Bütün insanlar ölümlüdür, Sokrates insandır, o halde Sokrates ölümlüdür" dediğinizde, aslında zihni bir dans adımı atarsınız. Eğer adımları (öncülleri) doğru yere basarsanız, sonuç zorunlu olarak doğrudur. Aristotelesçi sistem, dışarıdan hiçbir verinin sızamayacağı, kendi kendini doğrulayan kapalı bir çember, yani bir "closed system" inşa eder. Bu sistemin içine giren zihin, artık hakikatin peşinde değil, sistemin kurallarına uygun düşünmenin peşindedir.
İşte "Zihni Ritüel" burada başlar. Ritüelin en önemli özelliği, eylemi yapan kişinin o eylemi daha önce yapmış ve "ermiş" kişiyi taklit ederek aynı sonuca ulaşacağı inancıdır. Aristoteles sonrası Batı düşüncesi, hakikate ulaşmayı değil, "hakikate ulaşmış gibi düşünen adamı" taklit etmeyi öğretmiştir. Mantık bilimi, bu taklidin koreografisidir. Kişi, belirli kavramsal setleri kullanarak, belirli çıkarım kurallarına uyarak "düşünür" rolünü oynar. Bu rol, o kadar içselleştirilir ki, ritüelin kendisi hakikatin yerine geçer.
Bu "mantıksal ritüel", semavi dinlerin dünyasına girdiğinde büyük bir gerilim hattı oluşturmuştur. Hristiyan dünyası, başlangıçta bu pagan rasyonelliği ile vahiy arasına mesafe koymaya çalışsa da, İslâm dünyasında bu karşılaşma çok daha karmaşık ve sancılı bir sentez arayışına dönüşmüştür. Burada karşımıza çıkan en trajik ve öğretici figür şüphesiz İbn Sina’dır.
İbn Sina, Aristoteles’ten devraldığı "düşünme ritüelini", İslâm’ın vahiyle bildirdiği hakikatle (Hak) birleştirmeye çalıştı. Onun iddiası şuydu: Eğer mantık silsilesini, yani bu bilişsel ritüeli kusursuzca icra edersek; tıpkı merdivenleri çıkan birinin çatıya ulaşması gibi, biz de ilahi bilgiye, Faal Akıl ile ittisale ulaşabiliriz. İbn Sina için metafizik, öğrenilebilir, öğretilebilir ve tekrar edilebilir bir prosedürdü. Yani, "Bilge Kişi"nin (Peygamberin veya filozofun) geçtiği yollardan aynı adımlarla geçersek, aynı manevi tecrübeyi yaşayabilirdik. Bu, "bilgiyi taklit ederek olma" halidir.
Tam bu noktada İmam Gazali’nin itirazı, sadece teolojik bir refleksten ibaret değildir; Gazali, bu epistemolojik ritüelin tutarsızlığını ifşa etmiştir. Gazali’nin Tehâfüt’te (Tutarsızlık) gösterdiği şey, bu kapalı sistemin dışarıya (Tanrı’ya veya hakikate) kapalı olduğudur. Gazali’ye göre, mantık kurallarıyla inşa edilen merdiven, hiçbir zaman gökyüzüne değmez; o merdiven sadece zihnin kendi duvarına dayalıdır. İbn Sina’nın yaptığı, hakikati yaşamak değil, hakikati yaşamış birinin (bir nebinin) zihinsel süreçlerini taklit ederek bir "bilme simülasyonu" yaratmaktır.
İslâm dünyasındaki bu "Meşşai" (yürüyenler/Aristotelesçiler) ile kelamcı/sufi çatışması, aslında bir "yöntem" kavgasıdır. Biri ritüeli (mantığı) hakikatin garantörü sayarken, diğeri hakikatin bu ritüelistik kalıplara sığmayacak kadar aşkın olduğunu ve bilginin "hal" ile tecrübe edilebileceğini savunmuştur. İbn Sina’nın projesi, "mış gibi yaparak" ontolojik bir sıçrama gerçekleştirme arzusuydu; ancak ritüel, ne kadar kusursuz olursa olsun, öznenin içsel dönüşümünü garanti edemezdi.
Modernitenin tapınağı ve bilim adamının rahipliği
Zamanı ileri sarıp moderniteye ve Aydınlanma sonrasına geldiğimizde, bu "zihni ritüel"in ölmediğini, bilakis daha da güçlenerek form değiştirdiğini görürüz. Tanrı denklemden çıkarılmış olabilir, ancak ritüelin yapısı (structure) olduğu gibi korunmuştur. Orta Çağ’ın mantık silsilesinin yerini, modern bilimin "bilimsel metodu" almıştır.
Bugün modern bilim, özellikle pozitivist yorumuyla, hakikate ulaşmanın yegane "ritüeli" olarak sunulmaktadır. Laboratuvar bir tapınak, bilim insanı ise bu tapınağın "seçilmiş" rahibidir. Deney setleri, formüller ve denklemler, bu yeni dinin büyülü sözleri gibidir. Bir fizikçi, tahtaya karmaşık bir denklem yazdığında ve bu denklem "çalıştığında" (yani pratik bir sonuç verdiğinde), biz buna "doğru" deriz. Ancak bu doğruluk, hakikatin kendisi midir, yoksa sadece ritüelin (matematiğin) kendi iç tutarlılığı mıdır?
Modern bilim, "Nasıl?" sorusuna verdiği cevaplarla o kadar büyüleyicidir ki, "Neden?" ve "Niçin?" sorularını (ontolojiyi) unutturmuştur. Bir atomun nasıl davrandığını matematiksel olarak modellemek (ritüeli icra etmek), atomun ne olduğu sorusunu cevaplamaz. Ancak modern zihin için bu ayrım fludur. Biz, ritüeli başarıyla tamamlayan, yani doğayı manipüle edebilen formülleri "gerçeklik" sanırız. Bu, İbn Sina’nın yanılgısının seküler bir versiyonudur: Eğer prosedürü doğru uygularsam, hakikati elde etmişimdir. Oysa elde edilen şey hakikat değil, "yararlılık" ve "kontrol"dür.
Felsefe okullarında mantık, ardından fizik, kimya ve en son metafizik öğretilmesi gerektiği iddiası, bu ritüelle gelen “zıplamanın” aşamalarıdır. Modern eğitim sistemi de bu hiyerarşiyi korur. Öğrenciye, "Önce bu kuralları kabul et, sorgulamadan bu formülleri ezberle (biat et), en sonunda gerçeğe ulaşacaksın" denir. Bu, dogmatik bir kabulden farksızdır. Bilimsel bilgi, bir keşiften ziyade, belirli bir zümrenin (bilim camiasının) konsensüsüne dayalı bir performans haline gelmiştir. Bu performansı sergilemeyen, "bilimsel olmayan" damgasıyla aforoz edilir.
Anlamın buharlaşması ve pragmatik çöküş
Peki, bu bilişsel ritüel, yani "yöntemin hakikate ikamesi" bizi nereye getirdi? Bugün yaşadığımız kriz, işte bu ritüelin içinin boşalmasıyla ilgilidir. İbn Sina’nın merdiveni göğe ulaşmadı, modern bilimin formülleri ise bize konfor sağladı ama "anlam" vermedi.
Hakikat ile bağımız koptuğunda geriye sadece "zahiri vakalar" kalır. Vakalar ise soğuktur, dilsizdir ve bize nasıl yaşamamız gerektiğini söylemezler. Modern insan, epistemolojik ritüellerini (bilimi) kutsarken, ontolojik zeminini kaybetmiştir. Hakikat, laboratuvarda ölçülebilen bir veriye indirgendiğinde, insan ruhunun derinlikleri, ahlak, estetik ve varoluşsal sancı "bilgi dışı" veya "sanı" (doxa) alanına itilir.
Bu durum, toplumsal ve bireysel düzlemde korkunç bir nihilizm ve pragmatizm doğurur. İnsanlar artık "gerçek olanın" ne olduğunu sormazlar; "işime yarayan nedir?" diye sorarlar. Hakikati bilim adamlarının, eylemi ve nizamı devlete havale eden birey, kendi içinde devasa bir boşlukla baş başa kalır. "Bilgi" artık kişiyi dönüştüren, onu olgunlaştıran bir bilgelik (hikmet) değil, sadece bir araçtır. Bu araçsallaştırma, hayatın kendisini de bir ritüele, ruhsuz bir performansa dönüştürür. Sabah kalk, işe git, çalış, tüket, uyu... Tıpkı Aristoteles mantığındaki gibi: Adımları doğru atarsan "yaşıyorsun" demektir. Ama bu yaşamak mıdır?
Yakın tarih ve kültürel hafıza kaybı
Bu teorik çerçevenin pratik yansımalarını, özellikle Türkiye’nin yakın tarihinde ve modernleşme serüveninde somut olarak görebiliriz. Bizim modernleşmemiz, Batı’nın "zihni ritüellerini" (pozitivist bilim anlayışını, seküler hukuk mantığını) ithal edip, bu ritüelleri uyguladığımızda "muasır medeniyetler seviyesine" (yani hakikate) ulaşacağımız inancına dayanıyordu.
Ancak bu ithal ritüeller, bu toprağın kadim hafızasıyla ve ontolojik kabulleriyle örtüşmedi. Batı felsefesinin "kapalı devre" sistemi, İslâmî olan bilgi anlayışıyla çatıştı. Sonuç; ne tam Batılı olabilen ne de kendi kökleriyle sağlıklı ilişki kurabilen, arafta kalmış bir zihin yapısı oldu.
Bilgiyi sadece bir "iktidar aracı" veya "statü göstergesi" olarak gören, diplomayı (ritüelin tamamlandığına dair belgeyi) bilgeliğin kendisi sanan bir nesil yetişti. "Hocanın" veya "Uzmanın" dediğini sorgusuz sualsiz kabul eden, bilginin kaynağını değil, bilginin sunumunu (performansını) önemseyen bir akademik ve entelektüel ortam oluştu. Bu, aslında Gazali’nin eleştirdiği o taklitçi zihniyetin modern bir tezahürüdür. Hakikati aramak yerine, "hakikati elinde tuttuğunu iddia eden" sistemlerin ritüellerini tekrar ederek var olmaya çalışıyoruz.
Aristoteles’ten bu yana Batı düşüncesinin ana omurgasını oluşturan "zihni ritüel", bilgiyi bir iktidar ve tahakküm aracına dönüştürmüştür. "Bilmek", varlıkla hemhal olmak değil, varlığı kategorize edip belirli mantıksal kutulara hapsetmektir. İbn Sina’nın bu kutularla yaratıcıya ulaşma çabası ne kadar naifse, modern bilimin bu kutularla hayatın anlamını çözeceği iddiası da o kadar boştur.
Bu ritüelistik uykudan uyanmak, öncelikle bilginin mahiyetini sorgulamakla başlar. Bilgi, sadece zihinsel bir cambazlık, bir mantık oyunu veya laboratuvar verisi değildir. Hakiki bilgi, ritüelin bittiği yerde başlar; sistemin dışına çıkma cesareti gösterildiğinde, "yöntem" putlaştırılmadığında ve insan, varlığın kendisine doğrudan, aracısız ve performatif olmayan bir nazarla bakabildiğinde ortaya çıkar. Bugün ihtiyacımız olan şey, yeni ritüeller icat etmek değil; bilakis, zihnimizi bir hapishaneye çeviren bu epistemolojik ayinleri deşifre etmek ve hakikati, formüllerin soğukluğunda değil, yaşamın ve varoluşun o ele avuca sığmaz sıcaklığında aramaktır.
Aylık Baran Dergisi 47. Sayı Ocak 2026