Ali Mazak: Mirzabeyoğlu'nun Aksiyon Anlayışı Üstad'ın Özlemini Duyduğu Gençliğe Uygundu!

Ali Mazak: Mirzabeyoğlu'nun Aksiyon Anlayışı Üstad'ın Özlemini Duyduğu Gençliğe Uygundu!

Geçen haftadan devam…
Üstad Necip Fazıl’la olan ilişkilerinize gelelim. Siz Büyük Doğu çizgisinde devam ediyordunuz. Necip Fazıl’ın boykotlarla ilgisi ne?
Tabiî Büyük Doğu çizgisindeyiz. Büyük Doğu’nun içerisinde ideallerin hepsi zaten var. Büyük Doğu kapsayıcı, kuşatıcı bir dildir. Necip Fazıl’ın boykota ilgisi şöyleydi: Biz bir gece programı yapacağız, Harbiye’deki Lütfü Kırdar Spor Salonu’nda. O zamanki adıyla İstanbul Spor ve Sergi Sarayı. Üstad Necip Fazıl da konuşmacı. Biz bunu plânladık, Üstad’la görüştük, “tamam” dedi, memnuniyetle kabul etti. Özellikle Yüksek İslâm Enstitüleri Talebe Dernekleri Federasyonu’nun böyle bir talepte bulunmasından çok memnun oldu. “Siz hazırlığınızı yapın, bir de program taslağı hazırlayıp,  getirin bana.” dedi. Bu arada beklemediğimiz bir şey oldu; bazı gazetelerde boy boy Üstad’ın fotoğrafları çıkmaya başladı. Süleyman Ateş aleyhinde yazı yazacakmış. Süleyman Ateş Ermeni dönmesiymiş. Üstad da bunu anlatacak, bir dizi yazı yazacakmış. Her gün Gazetesi’ydi hatırladığım kadarıyla. “Üstad yazacak, yere batıracak” gibi manşetler atılıyor bu gazetede. Biz de bu işe bulaşmak istemiyoruz. Süleyman Ateş, dönme de olabilir, olmaya da bilir. Hatalarıyla, sevaplarıyla Müslüman bir adam.

Sonra Üstad’a gidiyorsunuz?
Evet, randevu aldık Hasan Fehmi Ulus’la. O da Üstad hayranı; çok sever. Gittik; kapısındayız Üstad’ın. Zile bastık, bekliyoruz. O bana “Gevşemek yok bak.” diye tembihliyor ben de ona. “Üstad’ım biz programı iptal ettik, sizi de konuşturmayacağız veya konuşmayacaksınız.” diyeceğiz ve döneceğiz!

Büyük Doğu Yayınlarında mı, Erenköy Köşkünde mi?
Erenköy’deki köşküne gittik. Kapı dışındayız, zile basarken tenbihleşiyoruz yeniden; “gevşemek yok!” diye işaretleşiyoruz. Üstad bizi etkiler de vazgeçeriz diye şüpheliyiz kendimizden yani. Hizmet gören bir genç var; o açtı kapıyı gene, girdik içeri; götürdü Üstad’ın çalışma odasına oturttu bizi. Köşede bir odası vardı, küçük de bir de masası. Kendisi henüz odada yok. “Şimdi gelecek.” dedi hizmetli ve odadan çıktı. Biz bekliyoruz, ama ben Üstad’a nasıl söyleyeceğim bunu? Derken geldi Üstad. Yaşlı haliyle yavaş yavaş yürüyerek geldi. Beklediğimiz küçük odada bizi fark etmedi, daha gelirken salonda aradı. Sonra ‘neredesiniz ya!’ dedi. “Yıldırım gibi geliyorum yoksunuz!” dedi. Öfkeli bir sesti bu. “Buradayız Üstadım” dedik, kalktık ayağa bizi odada değil de salonda bekliyoruz sanmış. “Yıldırım gibi geldim! Yoksunuz!”  dedi; yavaş yavaş geliyordu. Artık yaşlılık üstüne sinmişti ama ruhu hala yıldırım gibiydi. Bizi görünce birden kükredi. Biz ayaktayız; . “Bu millet çıldırmış! Bunlar beni anlamamış! Boşa alın teri dökmüşüm! Boşa göz nuru dökmüşüm! Boşa gözlerimden kan akıtmışım! Yüz tane telefon aldım, yüz tane telgraf aldım, protesto ediyorlar beni. Ben satılacak adam mıyım? Sapıtacak adam mıyım? Benden yanlış çıkar mı?” Böyle söyleniyor; ve sonunda dikti gözünü bana şehadet parmağıyla beraber gözlerini dikti ve “Soruyorum sana Ali!” dedi. “Amentü billahi ve melâiketihi derken melekler yerine rüzgar diyebilir misin?” ”Neuzübillah Üstadım.” dedim. “Faiz haram mı?” dedi. “Haram.” dedim. “Peki zerresi helâl demeye yetkin var mı?” dedi. “Neuzübillah Üstadım.” dedim. Sordu, sordu, sordu; ben hep “neuzübillah çektim.”  “İşte bu!” dedi. “Adam bunları söylemiş, bunları yazmış” dedi. “Bunlara cevaz vermiş” dedi. “Meleğe rüzgar demiş, faizin azı helal demiş.” dedi. “Getirdiler bir tomar yazılarını;  Diyanet, ilahiyat mecmualarında; dergilerde, şurada burada! Önce kovdum gelenleri; bir adama nesebinden dolayı saldırılmaz. Gidin! dedim.” dedi. Hergün Gazetesi’nden Necdet Sevinç getirmiş galiba bir dolu köşe yazısını Süleyman Ateş’in. Sonra Üstad’a “Biz onunla nesebinden dolayı değil, itikadî sapık yazılarından dolayı saldırıyoruz.” demişler. Üstad da “Tamam getirin ne varsa, yazacağım.” demiş. Kendisi oturdu. Öfkesi bayağı dinmiş gibiydi. Bize de oturmamızı işaret etti. Hasan’a bakıyorum, “Sus, söyleme sakın o konuyu.” diye işaret ediyor. Ben ona “Ne yapacağız?” işareti yapıyorum göz ucuyla. “Sakın Üstad’a bir şey söyleme.” diye işaret ediyor. Elhak ben de vazgeçmiştim zaten. Vazgeçmeyecektik güya!.. Program taslağını istedi. Allah’tan daha önce hazırladığımız taslak cebimdeydi. Çıkarıp uzattım.
Programda ne vardı?
Konuşmacılar: Necip Fazıl, Mustafa Yazgan, Müdür, baş muavin… falan yazılıydı orada. Okul adına bir etkinlik olunca racon icabı bunlar konuşur bizim okulda, malûm… Üstad bunların üstüne tam bir çarpı çekti; çizdi hepsini. “Bunlar ne konuşacak!” dedi. Çevirdi kağıdın arkasını, “Necip Fazıl ve Diğerleri” yazdı. “Sunucu sensin beni takdim edersin ve biter.” dedi. “Tabi, emriniz baş üstüne, öyle yaparız Üstadım.” dedim. “Ama, hocalarınıza söylerken,  bunu bir nezaketle söyleyin, hocanız konumundaki insanlara ‘sizi konuşturmuyoruz’ denmez.” dedi. Bir hikâye anlattı: “Padişahın gözlüğü kaybolmuş, hizmetçilere ‘gözlüğümü bulun!’ diye emir veriyor; fakat gözlük kaşının üstünde. Gözlüğü kaşının üzerine kaldırmış, gözlüğümü bulun diyor. Unutmuş orada olduğunu. Adamlar görüyor ama “işte gözünün üstünde ya!” diyemiyorlar. Oraya buraya dolaşıyorlar, sağa sola bakıyorlar, o masa, bu masa, çekmece… Padişah, ‘Bulamadınız mı?’ diyor. “Efendim biz arıyoruz ama bulana kadar şu kaşınızın üzerindeki ile idare eder misiniz?” diyorlar. Bunu örnek olarak anlattı. “Böyle bir nezaketle hocalarınıza söyleyin konuşmayacaklarını.” dedi. Haklı olarak orada sıradan lafları dinlemek istemiyor. Ben jübilesinde bulunmuştum Üstad’ın; profesörler ter dökmüşlerdi karşısında; “ne söyleyebiliriz, nasıl konuşabiliriz Üstad’ın huzurunda” diye. Dolayısıyla Üstad’ın da böyle rastgele sıradan konuşmaları dinlemeye sabrı, tahammülü hiç yok.

Fikir ve aksiyon adamı vasfı gereği…
Artık biz hizmetçinin getirdiği çayımızı da içmiştik, müsaade istedik. Daha sonra başka bir gidişimizde Mustafa Özdamar da vardı. Biz Üstad’ın yanında çekingen davranıyoruz, çay, ikram teklif edildiğinde falan… Mustafa Abi, “Ben içerim Üstad’ım.” dedi. Üstad, “Ha şöyle, içinizden geleni söyleyin.” dedi. Biz konuşmaya çekiniyorduk; Mustafa ağabey daha cesaretliydi. Öyle oturup bir akşam sohbeti de yapmıştık. Allah rahmet eylesin.

Programla ilgili başka bir şey konuştunuz mu?
Şimdi hatırladım. Bizim camianın hemen bütün toplantıları Kur’an okutularak başlar. Bizim gecede de Kur’an okunacak. Okuyacak arkadaşın ismini bile not etmişiz; Durmuş Korkmaz. Görüştüğümüz gün bunu da sormalıydım Üstad’a. Ayrılmadan hatırlattım; “Programa başlarken Kur’an okutalım mı?” dedim. “Hayır!” dedi. “Buralarda Kur’an dinleme adabının zerresi yok! Konser mi veriliyor; gösteri mi yapılıyor, Kur’an mı okunuyor kimse farkında değil! Geziyorlar, dolaşıyorlar, konuşuyorlar. Oysa Kur’an okunduğu zaman yaprak kımıldamaz! Dinlenmiyor; saygısızlık oluyor. Kur’an dinleme adâbı yok; okunmasın!” dedi. “Tamam” dedik.

Üstad’ın boykotlarla ilgisinden biraz daha bahseder misiniz?
Üstad’la Mukaddesatçı Gençlik Gecesi Programı için görüşmeye gittiğimizde bizim okullardaki boykotlar da başlayalı  henüz bir kaç gün olmuştu. Konuşma arasında boykotun ne amaçla yapıldığını da sordu. “Bu boykotları siz siyasî amaçla mı, MSP için mi yapıyorsunuz?” dedi. Belli ki birileri böyle olduğunu söylemişler. “Hayır Üstadım.” dedim; “Biz bu okullarımızın belli bir kaliteye çıkarılması, akademi olması için kanun taslağı hazırlattık. Söz verildiği halde geçen yasama sezonunda meclisten geçirmediler; kadük kaldı. Bu haksızlığa karşı boykot yapıyoruz. Okullarımızın şu anki düzeyinden kurtarılıp  akademik bir hüviyet kazanması; İslami ilimlerin bilimsel, akademik yöntemlerle incelenmesi, öğrenilmesi ve öğretilmesi; Hakkın ve bâtılın daha iyi ortaya çıkması için çalışıyoruz. Hakkımız verilmediği için bütün siyasete karşı bir boykot eylemindeyiz. İstediğimiz Hakkımızdır. Söke söke de alacağız. Hak namına, hakkımız için bunları talep ediyoruz. Anlattığınız tahripçiler bizim bu samimi hareketimizden her nedense rahatsız oluyorlar.” dedim. “Tamam!” dedi, “tamam!  başka bir tek söze gerek yok! Getirin dokümanlarınızı, size karşı olanları da yerin dibine batıracağım, tıpkı MSP’yi batıracağım gibi…” dedi. Biz öyle bir yola gitmedik tabiî. Üstad’ı da o konuda rahatsız etmedik.
O gün gelen seviyesiz telefonlar, telgraflar belli ki Üstad’ı çok üzmüştü. Protesto amaçlı hadsizce arayanlar da o cenahtan olduğu için Üstad çok kırgın ve de kızgındı onlara.

Yani Üstad, “Ben MSP’ye karşı olduğum için Süleyman Ateş’e karşı olmuyorum, Süleyman Ateş’e bu sapık yazılarından dolayı karşı oluyorum. Bu sapıkların arkasında durursa MSP’yi de batıracağım.” demeye getiriyor değil mi? 
Evet, evet… Yani esas kastettiği İslam’ın tahribine dönük sapıklıklar yani. Hedefi MSP değil Üstad’ın. Bu tür insanlara fırsat verilmesine kızıyor. Yoksa Üstad’ın MSP ile alıp veremediği yok ki… Onu biz anlıyoruz. Yani “Bu sapıklıkları batıracağım gibi, sizin samimi duruşunuza karşı olanları da batıracağım.” tarzında bize bir moral verdi. Allah rahmet etsin…
 
Üstad’ın partici değil, davacı bir şahsiyet olduğu görülüyor. MSP’ye kırgınlığına rağmen de o tandanstaki gençlerin yaptığı boykotu haklı gördüğü için desteklemekten çekinmiyor, diyebilir miyiz?
Aynen, aynen ve tastamam öyle...

Büyük Doğu evladı olarak sizin de hoşunuza gidecek şu bilgileri de paylaşalım. Akıncı Güç kadrosu başlarında İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere Üstad’ı ziyaret ediyorlar. Orada bulunun Ergün Göze’yi boykotlar aleyhinde Tercüman gazetesinde çıkan yazılarından dolayı Üstad’ı hakem kılarak sorguya tâbi tutuyorlar. Üstad’ın da, “Öyle mi, sen bu gençlerin aleyhine yazı mı yazdın?” diye ona çıkıştığını ve boykottan yana tavır aldığını hatırlatayım.
Üstad bize, “boykotları niçin yapıyorsunuz, parti için mi?” diye sormuştu. Ben de, “ne münasebet Üstadım. Sizin “din tahripçisi” dediğiniz insanlara karşı yapıyoruz.” demiştim. Üstad bu cevabım üzerine memnun oldu. Biz de onun bize verdiği destekten ötürü daha çok şevk bulduk.

GÖLGE dergisini çıkaran Mirzabeyoğlu ekibi de, boykotlara kesintisiz destek vermişti, hatırlarsınız. GÖLGE’den gelen merhum Kaya Balaban’ı çoğu arkadaş onu okulun talebesi sanır, kendisi polisle ve boykot karşıtlarıyla kavgalarda hep ön safta yer alırdı.
GÖLGE dergisini “gönüldaş” hitaplarından hatırlıyorum. Akıncı gençliğin eylem haberleriyle, dolu dolu bir dergiydi. Hüsnü getiriyor, dağıtıyor veya satıyordu. Boykotun liderleri olan Kâzım Albayrak ve Hüsnü Kılıç GÖLGE kadrosundandı. Bu kadronun boykotlara destek verdiğini biliyordum. İsim hatırlamıyorum. Boykotlara gelen gönüldaşlarımızdan Allah razı olsun. Vefat edenlere Allah rahmet eylesin.

Nasıl oldu konferans?
Harbiye’deki İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’nda, 7 Nisan 1977’de “Mukaddesatçı Gençlik Gecesi” tertip ettik. Üstad konferansa geldi. Ama biz Üstad’ın uyarılarını arkadaşlara ileterek o gelmeden Kur’an okuttuk. Çok da güzel dinlendi. Salona teşrifi sırasında bütün arkadaşlarımız onu ayakta ve büyük bir coşkuyla karşıladı. Sonra ben ve Hasan Fehmi Ulus oldukça kısa birer konuşma yaptıktan sonra Üstad’ı konuşmaya davet ettik.
Üstad konuştu, ve çok güzel konuştu. İşte sadece altınla ölçülemeyecek değerde sadece birkaç cümlesi; ne diyordu:
“İşte, din öğrenim ve öğretiminin gençlik kadrosuna tek ölçü:
Vecdsiz ilim ve ilimsiz vecdden Allah’a sığınınız! Bilhassa hakikat avcılığı demek olan ilmin, donuk dondurucu akla bitişik, yanık ve yandırıcı kalbine malik olun!...
Tapusu kimin üzerine çıkarılırsa çıkarılsın, İmam-ı Azam’ın evi demek olan tahsil çatınızın cephe duvarına şu düsturu yazın:
“İmam-ı Azam’ın aklıyla bir arada kalbine giden yol üzerindeyiz!”
 Konuşmanın tamamı federasyonumuzun faaliyet raporunda mevcuttur. Özellikle okumanızı tavsiye ederim.

İnşallah
Bizim camiadan bahsederek, ilk defa böyle bir faaliyet yapıldığını söyledi ve buna takdirlerini ifade eden güzel bir konuşma yaptı.

Boykotun olduğu zamanlar mıydı bu?
Evet, tam da boykotun başladığı haftaydı sanırım. Çok yakındı birbirine.

Tesadüf veya tevafuk diyelim, öyle mi?
Evet; ama daha boykot da gündeme tam oturmamıştı. Boykottan çok bahsetmedi Üstad o konuşmada. Genel olarak bizim okula ve camiaya bakışını, bizden beklentisini ifade etti. Yazıdan da okursanız onları çok güzel anlaşılır.
Üstad’ın Tepebaşı’nda bir programı oldu. Bir tiyatro salonuydu sanıyorum. Kim organize etti bilmiyorum. Ali Bulaç da konuşmacıydı. Üstad’ın o yazısını yazdıktan sonra oluyor bu. Orada “Üstad yuvaya!” diye sloganlar atıldı. Üstad da onlara, “Yuvayı ben kurdum, ne münasebet döneceğim.” mealinde bir ifadeyle onlara cevap verdi.

Üstad’ın o hışımlı tavrıyla beraber, iman öfkesinden kaynaklı tabiî bu. “Yuva yuvaya dönsün!” demiş.
Evet, o tarzda bir konuşma yaptığını hatırlıyorum. Biz de İstanbul’dayız tabiî. İlk senemizde olmuştu bu program.

Siz de oradaydınız herhalde?
Evet, evet, oradaydım tabi. Rahmetli Fikret Gezgin sunuculuk yapıyordu. Aslında bazı akıllıların Üstad’la yanyana gelip kendilerini tanıtmanın bir taktiğiydi bu. Hiç uymadı, yakışmadı ve tutmadı.
İstanbul’a ilk geldiğimiz sene üstadın MTTB’de yapılan Jübilesine de katıldım, dinleyici olarak. Sonra, 1976 MTTB kongresinde Üstad’ı gördüm. Bu kongre de, çok ihtilaflı bir kongreydi. Kongre salonu delege olmayan, yada kaydı silinen bir muhalif grup tarafından basılmıştı. Salih Doğanpala bunların başındaydı. MTTB’ye Erenköy cenahından Ömer Öztürk grubu hakim olmuş; eski başkanlar ve çevresi dışlanmıştı. Bunlar daha eylemci aksiyoner gruplar olduklarını iddia ediyorlardı. Üstad da davetli misafirler arasında bulunuyordu. Kongre kürsüsüne çıktı kısa bir konuşma yaptı, “delege olmayıp da kanunsuz girenlerin, tek ses çıkarmadan dışarı çıksınlar.” dedi. Doğanpala ayağa kalktı. Sanırım arkadaşlara çok yavaş bir sesle ve işaretle “çıkın” dedi. Zapturapt edilemeyen o grup kuzu gibi sessizce dışarı çıktılar. Kapıyı itip zorla içeri girenler edeple dışarı çıktılar.

Üstad’a hürmet...
Evet, Üstad’a saygılı olduklarını görmüş, çok etkilenmiştim. Jübilede Tayyip Erdoğan sunucuydu. O gün de bütün muhafazakar entelektüel kesim oradaydı.

Ali Hocam, Büyük Doğu sevdalısı biri olarak, Büyük Doğu çizgisini takib eden İBDA ve Salih Mirzabeyoğlu’ndan biraz bahsedebilir misiniz?
Rahmetli Mirzabeyoğlu’nu uzaktan tanıdım, açıkçası çok yakın bir ilişkim olmadı. Bir kere Üsküdar’da tesadüf, elektrikçi dükkânında karşılaştık.

Asıl sormak istediğim Büyük Doğu çizgisi sizi İBDA’ya ulaştırdı mı?
Tabiî ki, Üstad’ın fikrî tarafından başka aksiyoner tarafı da vardı. MTTB’nin de o günkü yönetiminin ve tarzının bu hıza uymadığını söylüyordu Üstad. Belki de bu açıdan ülkücülere karşı Üstad’ın bir ilgisi oldu. Üstad takdir ve sempatiyle yaklaştı Mirzabeyoğlu ve Akıncı Güç ekibine... Ama bizim Üstad’la görüşmelerimizden sonra oldu bunlar...

Samimi Büyük Doğu bağlıları tabiî olarak Salih Mirzabeyoğlu’na da varır. Ben böyle olduğunu düşünüyorum.
Üstad’ın istediği bir aksiyoner gençlikti, “neredesin” deyince, “buradayım, varım!” diyen bir gençlik grubu. Bu dinamizm rahmetli Mirzabeyoğlu’nun yaklaşımını ifade ediyordu... Kastedilen, ona uyan buydu. Maalesef ki, Mirzabeyoğlu’na bu fırsat tanınmadı... Devletin, emniyetin baskısı ve cezaevindeki o süreç, mâlum... Çıktıktan sonra da ömrü vefa etmedi, Allah rahmet eylesin...

Amin.
Üstad böyle bir lokomotif gençlik istiyordu... Üstad’ın görmek istediği, her yerde varlığını, tesirini hissettiren aksiyoner bir gençlikti. Öyle istiyordu; özlemi bu idi, oluşturmak istediği gençlik buydu! Mirzabeyoğlu’nun aksiyon anlayışı, felsefesi Üstad’ın özlemini duyduğu gençliğe uygundu. Mirzabeyoğlu’na uygulanan baskıları derginiz takipçileri (Baran ve Aylık dergileri) olarak daha iyi biliyorsunuz. Tabiî, İBDA’nın amaç noktası Büyük Doğu. İBDA, düşüncesiyle, aksiyonuyla, Büyük Doğu’nun istediği şeyi amaçlamıştır. İBDA’nın vizyonu, misyonu Büyük Doğu diyebiliriz... Allah bu misyonda çabası olan herkese rahmet etsin...

Büyük Doğu, İBDA ile yürüyor. Yürüyen Büyük Doğu İBDA şeklinde. Evet, o çizgiyi korumaya çalışan İBDA. Başka da “biz bu çizgideyiz” diyen grup yok, değil mi?
Bildiğim kadarıyla yok. Öyle bir aksiyon, fikir grubu yok. Temennimiz ve tecrübelerden yola çıkarak söylemek istediğimiz şu: İnşallah devam eder. Her şeyin başlangıcı, olgunlaşma süreci var. Düşünün bir grup insan Taksim’e çıkıyor, Meksika’dan pizza parası geliyor, kamyon kamyon viski-rakı dağıtılıyor, bir çadırda kız, kadın, erkek kalıyor, ortalık tuvaletten beter oluyor;  viski, rakı kokusundan geçilmiyor. Üstad’ın o istediği gençlik olsaydı ne olurdu? En azından giderdi, o meydanda namaz kılardı ya! “Allahu Ekber” denilince her şey durur. Bu Üstad’ın aksiyon ruhunu anlatmaya bir misaldir, aradığımız bu... “Antikapitalistim” diyen bir adam çıktı, oralarda göründü; başkası yok!

Son olarak ilave etmek istediğiniz bir husus var mı?
Başarılar diliyorum, Allah muvaffak eylesin. Fütüvvetle ve ahilikle ilgileniyorum biliyorsun. İstikrarlı, kararlı olmak fütüvvette önemlidir. Sizin de Büyük Doğu’daki çizginiz, o hedefte sebatlı, istikrarlı ve kararlı olmanız bir fütüvvettir. Fütüvvetin Anadolu’daki yorumu ahiliktir. Maddeyi ve mânâyı Allah birlikte yaratmış... Ruh ile bedeni yarattığı gibi... Ahilik ve fütüvvetle birlikte bu çizgiyi birleştirmek lâzım, âdâb, erkân, iş, pazarlama, bölüşme... Dünyanın anasını ağlatanlar ekonomiyi bir silah olarak kullanıyor. Nereye elini uzatıyorlarsa, imkânları bitiriyorlar. Ahilikle birlikte İBDA’yı fütüvvet yardımıyla tatbik etmek lâzım. İşin bu tarafları bizim camiamızda eksik. Camilerde sürekli vaazlarda söylenen tek şey, “İllellezine âmenu ve amilu’s-salihât”. Sanki oruç ve namazdan başka amel yok. Dünyanın dümenini çeviren insanları bulup, dümeni-çarkı elimize geçirmemiz lâzım. Bu da ameldir. Hem de en büyük amel, faydası ümmete olan.

Hasbî anlatımlarınız için çok teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim. Allah kolaylık versin.


Baran Dergisi 670. Sayı

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.