Doç. Dr. Mehmet Lütfi Arslan: Yine Batı'ya Gideceğiz Ama Bu Kez Bir Şeyler Vermek İçin!

Gezi hadisesi birçok boyutla değerlendirilmesi gereken bir hadisedir. Dış müdahalelere açık sosyolojik bir vakadır. Sosyal medya olgusunun tesirini ilk kez bu olayda gördük. Bu olay bizi teyakkuza geçirdi. Son zamanlarda yaşanan bu sıkıntılar, eski zamanlardaki gibi iktidara yönelik bir tepkiyi değil, aksine bir uhuvvet, tesanüt ve kardeşlik havasını ortaya çıkardı. Hizip ve fırka noktasındaki ayrılıklar dahi asgariye indi.

Doç. Dr. Mehmet Lütfi Arslan: Yine Batı'ya Gideceğiz Ama Bu Kez Bir Şeyler Vermek İçin!

Gezi hadiseleri, iktidarı hedef alan yargı operasyonları ve son olarak 15 Temmuz darbe teşebbüsünün Türkiye ekonomisine maliyeti büyük oldu. İç piyasa tıkanma noktasına geldi. Milletin tüm bu şartlara ve iktisadi sıkıntılara rağmen iktidarın yanında durmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Gezi hadisesi birçok boyutla değerlendirilmesi gereken bir hadisedir. Dış müdahalelere açık sosyolojik bir vakadır. Sosyal medya olgusunun tesirini ilk kez bu olayda gördük. Bu olay bizi teyakkuza geçirdi. Son zamanlarda yaşanan bu sıkıntılar, eski zamanlardaki gibi iktidara yönelik bir tepkiyi değil, aksine bir uhuvvet, tesanüt ve kardeşlik havasını ortaya çıkardı. Hizip ve fırka noktasındaki ayrılıklar dahi asgariye indi. Ben bunun oyunun farkedilmesinin neticesi olduğunu düşünüyorum. Küresel bir oyun vardı, vekalet savaşlarıyla yürütülen bir oyun. Maşa olarak kullanılan taşeron örgütler işlevini yitirmeye başlayınca millet gerçek hasmını görmeye başladı. Hasmını görünce de bir birliktelik ruhunun yeniden canlanmasına dâir bir şuur oluştu.

Milletin bu kenetlenmesi hangi müşterek payda etrafında gerçekleşti?
Yangında ilk kurtarılacak şeyler listesi yapılır. Bu da öyle bir hâdiseydi. Tehlikenin görünmesinden kaynaklandı ve böyle bir hava oluştu. Siyasetle ve gücü elinde tutanlarla alakalı bir takım şeylerin ve ekonomik sıkıntıların görmezden gelinmesinde etkili olan şey düşmanın kendisini göstermesidir. Bir varoluş-yokoluş mücadelesinden dolayı kendi iç meselelerimizi tehir ettik.

Öyleyse bu varlık-yokluk mücadelesi müşterek bir zemin oluşturulmadan verilebilir mi; bu mücadelenin neticesinde merkeze alınacak mefhumlar neler olmalı?
Üstad’ın “Düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın/Gündüz geceye muhtaç bana da sen lâzımsın” dizelerindeki, düşmanın bize vermiş olduğu varlık şuurunun ehemmiyetli olduğunu düşünüyorum. Allah Resûlü’nün 63 yıllık hayatının, 40 yıllık devresi “lâ devresi”dir. Red devresidir. Efendimiz o safhada putlarla ve sefih hayat diye ifade edebileceğimiz müesses nizamla mücadele etti, reddetti. Bu duruşu 40 yaşına kadar sürdürdü. Bu anlamda düşmanın kim olduğunun anlaşılmaya başlaması, ne olduğumuzu değil de, kimden olmadığımızı anlamak noktasında bir idrak zemini oluşturmuştur. “İllallah” diye ifade edebileceğimiz ispat döneminin ise “lâ”daki reddediş şuuruyla ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. Bahsetmiş olduğunuz zeminin tesis edilebilmesi daha ileri evrelerde gerçekleşecek bir hâdisedir. Önce biz ayağa kalkacağız, akabinde bir ideal etrafında kenetlenerek, dünyanın geri kalanını da bu ideal uğruna safımıza davet edeceğiz.

2000’ler itibariyle Türkiye ekonomik bir gelişim sürecine girdi. Kalkınma hamleleri yapıldı. Nisbeten başarılı adımlar atılmasına rağmen yapılanların bir çoğu palyatif bir görüntüdeydi. Bizim esasında sistemin kendisine yönelik bir değişime, zihnî bir dönüşüme ihtiyacımız yok mu?
Kitlelerin afyonu Marks’ın dediği gibi din değildir; ekmektir. Ekmek verirseniz herkesi kendi safınızda tutabilirsiniz. Kültür ve sanat meselesi de insanının karnını doyurmasından sonra gelişir. Açlık-tokluk derdi olmayan insanın etrafına bakıp da potansiyelini açığa çıkarma noktasında bir derde düşenlerin meselesidir. Bir siyasî partinin, kitleye yönelik bir plan-program ortaya koyan bir ekibin bu noktada yapabileceği çok fazla bir şey var mıdır, bilemiyorum. Belli bir refah seviyesine ulaşan insanların bundan sonraki süreçte neyi talep etmeleri gerektiğine dair sıkıntılı bir dönem başlar. O dönem bizim vazifemizi yapıp yapmadığımızın anlaşılacağı esas imtihanımızdır. Çünkü kendilerine refah temin ettiğiniz ve bir şekilde iktisadî gelişme sağladığınız insanların dert sahibi olmalarını beklerken konformizm hastalığına yakalanmaları çok görülen bir hâdisedir. Türkiye’de yaşanan da haddi zatında şu anda budur.

Peki bu dönüşümün neye nisbetle yapılması gerekiyor?
Bu dünyada niye olduğumuzu fertten, ekmek gibi bir takım unsurlarla sevk edilebilen toplumun, “Allah beni niçin yarattı?” şeklinde bir soru ile kendisini toplum artı bir olarak ifadesi gerekiyor. Cenab-ı Hakk bizi fert olarak yarattı ve fert olarak haşredecek. Bu fertlik bilinci insanın bu dünyada neden artı bir olduğunu gösteriyor. Yahut bir Hakk dostu vefat ederken, kendisine sorulan “efendim bundan sonraki süreçte ne yapmamızı istersiniz?” sualine “hakkınızdaki muradı unutmayın evladım” şeklinde mukabelesi... Hepimizin hakkındaki bir murad var. Bunu fert fert herkese göstermek ve bununla alâkalı bir rota çizmesine vesile olmak gerekiyor. Bunun kitle bağlamında ortaya koyacağı aksiyon ne olabilir? Bunu sözle ifade edebiliriz; fakat bunun ortaya çıkmasıyla esas diriliş gerçekleşecektir. İspata geçiş ile fertteki “neden artı birim?” sorusu kitlede “biz neden varız?” sorusunu doğuracaktır. Bugün ne yapabiliriz sorusunun cevabı ise herkese bu şuuru verebilecek bir fikrin rehberliğidir.

Bu rehberliği kim yapacak?
Herkesin kendi çapında bir payı var. Herkes tesir edebildiği yerleri İslâmlaştırmak ile mükelleftir.

Bahsettiğiniz husus zihnî bir ihtilâle tekabül ediyor.
Ben buna akleden kalp diyorum. Gönülle de alâkalı bir husus bu. Topyekûn diriliş hamlesi…

Elbette fertlerin her birisinin kendi iç dünyasına dâir bir imar memuriyeti var. Fertlerin demetinden meydana gelen toplumun içtimaî mânâda tesis ettiği en büyük müessese ise devlet. Bu çerçevede, devletin, fertlere bahsettiğiniz şuuru aşılayabilmesi için bir ideale sahip olması gerekmiyor mu? Nitekim devlet bir ideale sahip olmadığı takdirde, ideale giden yolda sadece bir durak mesabesinde olan şeyler idealleştirilerek gelişimin önü kesiliyor. Devletin nasıl bir ideale nisbetle hareket etmesi gerekiyor?
Bu şu anda cevaplanması en zor soru. Bizim devletimizin bir mefkûresi, bir kızıl elması yok. Osmanlı, Kızılelma derken San Antonio kilisesinin kubbesindeki kızıl küreyi kastediyordu. O da bir hadis-i şerife dayanıyordu malûmunuz. Abdullah ibn Amr ibn As’a, “önce İstanbul mu, Roma mı fethedilecek?” diye soruyorlar, “önce İstanbul” diyor. İstanbul fethedildi. Şimdi sıra Roma’da. Hepimizin önünde bir kızıl elma olarak duruyor. Bugünkü Roma neresidir, belki bunu konuşmak gerekiyor. Bugünkü Roma Amerika’dır. Avrupa ise artık taşradır. Amerika’nın ürettiği değersizlik girdabında ruhu mefluç olan insanımız, kendisine dönüp “New York’un eline kaptırdığım kalbimi tekrar ele geçirmektir” diyebilmelidir. Bunun her fertte mefkûre olarak pırıldamasının işaretlerinden biri bugün yapılan yerli-milli vurgusudur. Akademisyenimiz, Batı’nın kendi önüne koyduğu sunî gündemlerin değil, kendi gündemimizin peşinde olmalı. Sanayicimiz, onların montajcısı değil, onlara rakip olabilecek bir üretim modeli üretmeli. Eğitimcimiz, onların ürettiği psikolojilerle üretilmiş eğitim metodlarını değil, bizim ruh kökümüzden beslenen eğitim metodlarını ortaya koymalı. Her bir insan grubu ve saha için bunu ifade edebiliriz. Devletin bugün ve bundan sonraki süreçte üzerine düşen en mühim vazife, kendi ruh kökümüze nisbetle kızıl elmamızı ortaya koymak ve fertleri mecralarına göre kanalize etmektir.

Sanayicilikten ve montaj sanayiinden bahsettiniz. Bu meseleyi biraz açmak açısından sorarsak; karşımızda Batıcı oligarşik bir zümre var. TÜSİAD isimli bir müessesede yuvalanmış bu oligarşik zümre başta 28 Şubat, Gezi Parkı vesair hadiselerde milletimize karşı faaliyet gösterdi; buna mukabil hâlâ Türkiye ekonomisinin takriben yarısına hâkimler. Böyle bir durumda iktisadî atılımdan bahsedilebilir mi; evvela bunların tasfiye edilmesi gerekmez mi?
Bahsettiğiniz kurum içerisinde örgütlenmiş olan insan tipi tamamen taşeron ve vekâletle işletilen kuklalardır. Onlarla alâkalı pek fazla konuşmaya değmez. Ne olduklarını biliyoruz. Küresel bir sistem var. Bu sistemde bir ırkın yüceliğini perde arkasında gözümüze sokmadan ortaya koymaya çalışan bir şebeke var. Bu dünya özel yöntemlerle, özel tiplerle, Tanrılarını dahî özelleştiren hususî bir dünya. Bu hizbin 15 Temmuz’da Türkiye’deki en önemli temsilcisine milletimiz bir tokat attı. Böylece bunların kâğıttan kaplan olduklarını gördük. Bunların kendilerine ait ne bir fikir, ne de bir duruşları vardır. Bunları yöneten şebekeyi iyi farketmemiz gerekiyor. Dünyanın en zeki insanlarını seçerek, devşirerek ve ehlileştirerek işlerini yürütürler. Kendi iktisadî, siyasî ve kültürel hegemonyalarını bu şekilde sürdürmeyi hedefler, bu çerçevede merkezler inşa eder, yeri gelince de değiştirirler. Lahey, Londra, bugün ise New York. Bu merkezlerden taşeronları vesilesiyle dünyayı yöneten bir şebeke. Sorumuz şudur; bir bu şebekeyle nasıl mücadele edeceğiz? Ben de bu sorunun cevabını henüz bulabilmiş değilim.

Bu taşeronların içimizde olması, kim olduğunu bilmemiz ve buna rağmen bu sistemin devam etmesi insanın kanına dokunuyor.
Bu bizim Tanzimat ile başlayan dramımızdır. Belki Kanuni’ye kadar geri götürülebilir. Bizim, ilim orada, kültür orada, sanat orada diye gidip Batı’dan medet uman insanımıza, Batı’nın ruh zehri olduğunu anlatmamız gerekir. Bu hususta iktisattan ve siyasetten çok daha ehemmiyetli olan sahanın, kültür, sanat ve idrak zemini olduğunu belirtelim. Ben de 20-25 yıldır dergiciyim. İş fikirdedir, mütalaadadır. Bizim bu noktada dönüp kendimize sormamız gereken soru, ne oldu da fikre olan inancımızı yitirdik. Bu görsel, dijital, sanal, yeni dünya, bizim kalbimizle, ruh kökümüzle buluşmamızı engelleyen mekanizmalar olmasın. Biz sohbet geleneğinden geliyoruz. Bu dünya ile bizim aramızda bir uçurum var. İslâm’da niçin tasvir yasağı var? Buralarda televizyonun, görselliğin ve sanal dünyanın, anlatmak için gösterin, çizin şeklindeki anlatım biçimleri bizim bizimle buluşmamızı sağlayan mekanizmayı çökertmek üzere özellikle teşvik edildiğini düşünüyorum.

Bu görsellik bizim hayal kudretimizi de elimizden alıyor.
Tam olarak öyle. Önemli bir şey anlatayım. Genç bir arkadaş geldi ve “abi rüyamda Hazreti Hamza’yı gördüm” dedi. Ne dersiniz?

Anthony Quinn’i mi gördün derim…
Ben de böyle sordum. “Evet, abi” dedi. Hazreti Hamza’yı gördüğünü sanıyorsun; ama Hazreti Peygamberi göremiyorsun. Bu görsellik senin hayal dünyandaki zenginliği bir fâniye kilitledi. Bu, senin kendi ruh dünyanda tahayyülle, tasavvurla açabileceğin zengin dünyayı bir tane resme, görüntüye indirgedin ve kapıyı kapattın.

Bu mevzu kıvrılıp eğitim bahsine doğru geliyor; Türkiye’de devlet niçin eğitim hizmeti veriyor? Buna bir açıklaması var mı? Verdiği eğitim ve öğretim neticesinde öğrencilerden ne beklediğini kendisi biliyor mu? Eğer biliyorsa beklentisiyle vermiş olduğu hizmetin keyfiyeti uyuşuyor mu?
Özellikle Fransız İhtilâl’i sonrası ortaya çıkan ulus kavramının da yansıması olarak, her ulusal devletin, kendine tâbi vatandaşlar yetiştirme mükellefiyeti var. Bu da, o devlet neresiyse ruhunu, ideallerini orasıyla sınırlayan küçük insanlar yetiştirmek demek. Bu ulusalcı düşünceye buradan bir misal verirsek, Kerkük’ün, Musul’un hayalini kuramaz, bu açıdan milliyetçilik de değildir. Bu bağlamda, eğitimden amaç, “bizim sınırlarımız niçin burada bitiyor?” sorusunu soramayacak, fakat sınırlar içerisinde de, bu sınırları muhafaza edebilecek cesarette vatandaşlar yetiştirmektir. Ben bu açıdan 80-90 yıllık millî eğitim politikalarının kendi açısından başarılı olduğunu düşünüyorum. Bizle, dışarıdaki hazcı, hedonist anlayıştaki vatandaşlar arasında ortak bir mefkûre varsa işte o da bu sınırlı ve sorunlu milliyetçilikten ibarettir. Özetle, devlet kendisine sadık teba yetiştirmek için eğitim verir, bunun için milliyetçiliği körükler, beklentisiyle vermiş olduğu hizmet ilişkisi açısından başarılıdır.

Yeni bir dönemden bahsedebilmek için ufkun genişletilmesi, bu sınırlı kalıpların dışına çıkılması gerekmiyor mu?
Devlet, 80 senedir dayattığı ideolojinin yetmediğini gördü. Sınırların bize yetmediğini gördü. Gönül coğrafyamız “neredesiniz hâlâ gelmiyor musunuz?” diye bizi bekleyen insanlar, bizim çok daha büyük bir sınıra sahip olduğumuzu bize hissettirdiler. Düşmanımız bizim ifademiz ve hızımız, dediler ki “22 ülkenin sınırı değişecek, bu ülkelerden birisi de Türkiye’dir, sizin Misak-ı Millî sınırları içerisinde gördüğünüz toprakların bir kısmını sizden alacağız”. Bu hâdiseyi gören devlet aklı da paradigmanın iflas ettiğini gördü ve dönüp bizi neyin ayakta tutabileceğini aramaya başladı. Elitlerin, “hep Batı’ya hep Batı’ya” şeklinde yaptığı yönlendirmenin bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlayarak yeni bir hatt-ı hareket ortaya koymak için irade sergilemeye başladı. Biz bugün yine Batı’ya gideceğiz; ama bu sefer almak için değil, vermek için gideceğiz.

Son olarak, konformist anlayışın getirdiği tesirlerden biri olarak, gençler üniversiteye kayıt olmaya eğitim alma amacı ile değil de, o eğitimi aldıktan sonra nasıl para kazanırım düşüncesiyle gidiyor. Aileler ve sistem de bunu telkin ediyor. Böyle bir vasatta fikrî bir gelişimi nasıl sağlayabiliriz?
Bizim son düşeceğimiz hâl ümitsizliktir. Tabloyu çizelim ve bu tablodan nasıl kurtuluruzun hesabını yapalım. Hâdisenin dönüp dolaşıp birim insanda bittiğini düşünüyorum. Her Müslüman’ın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu şuurunu kuşanması gerektiğini düşünüyorum. Eğer böyle olursa her Müslüman etrafına bir ışık verir. Bu açıdan herkesin, “ne olacak bu insanlar?” sorusundan ziyade “ne olacak benim hâlim?” sorusunu sorması gerekiyor. Gençlerle alâkalı çok karamsar tablolar çiziliyor. Her dönemde, orta yaş ve üzeri, devrin gençliğini tenkit etmiştir. 15 Temmuz gençlerin özelliğini ortaya koydu. Gençler kendini ispat etti. Bundan sonraki süreçte iktidar sahiplerinin işi milleti bırakmayacak bir yönteme ihtiyaçları var. Millet, iş bitme noktasına geldiği zaman ipten alır; ama o zamana kadar vazifesini yapması gerekenler yapmamış ki iş o raddeye gelmiş. Bu vazifesini yapmayan, iktidar sahiplerinden aydınlarına, medyasından elitlerine kadar olabilir. Bunlar vazifesini yapmadığı için Anadolu irfanını saf yüreğinde yaşayan Anadolu insanı çıktı duruma vaziyet etti. Sancağın sahipsiz olmadığını herkese haykırdılar. Bugün dönüp “biz nerede yanlış yaptık?” sorusunu sorması gerekenler, elitler, entelektüeller ve devletlulardır.

Hangi entelektüel?
Eğer düşünmekten nasibi olan bir insan, az biraz fikir haysiyeti varsa, bu kategoriye girer. Kukla değilse, kalbiyle, yüreğiyle hareket ediyorsa başını iki elinin arasına alıp düşünmeli. Son olarak şunu söyleyeyim; popüler kültür, tefekküre, fikre, idrake deli gömleği giydirmeye çalışıyor. Bu anlamda en büyük düşmanımız popüler kültürdür. Popüler kültüre yazdıklarınızla, dergi ve kitaplarınızla set oluyorsunuz. Biz kitaptan, dergiden ve tefekkürden ümidimizi kesmedik. Bu noktada Cenab-ı Hakk önümüzü açık eylesin. Popüler kültürün ve global şebekenin, bizim kendimizden ümidimizi kesmemiz noktasındaki taarruzuna karşı dik duralım, hiç şüphesiz Allah da yardımcımız olacaktır.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Ben de teşekkür ediyorum, Allah kolaylıklar versin.


Baran Dergisi 543. Sayı

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.