İmparatorluk Geleneğimizi Hiçe Sayan Politikalardan Kurtulmalıyız

Irak’ın Kürdistan bölgesinde gerçekleştirilen bağımsızlık referandumunu, etrafında gelişen hâdiseleri ve yaşanması muhtemel gelişmeleri Ekopolitik Düşünce Merkezi Kurucusu Tarık Çelenk’e sorduk.

İmparatorluk Geleneğimizi Hiçe Sayan Politikalardan Kurtulmalıyız

Barzani’yi Kuzey Irak’ta bir bağımsızlık referandumu yapmaya iten amiller nelerdir?
Kürtlerin, bilhassa Barzani aşiretinin kendi zihinlerinde yer edinmiş bir misyonu var. Nesiller her ne kadar değişse de, düşünülen şey aynı; dededen ve babadan oğula geçen bir misyon... Amaç, Kürt devleti kurmak. Ütopyalarında Kürdistan var; ancak bunu akıllı bir şekilde adım adım gerçekleştirme gayretindeler. Şeyh Abdüsselam’ı biliyorsunuz, Kürt asıllı. Osmanlı’nın Bağdat valisi tarafından kalkıştıkları isyan dolayısıyla astırılmıştı. Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani, Mahabad Cumhuriyeti’ni kurmuştu, devlet yıkıldıktan sonra Moskova’ya sürgüne gitmiş, kasaplık yapmıştı. Yıllarca dağlarda savaştılar Saddam Hüseyin’in Irak ordusuna karşı. Barzani bugün, Amerika’nın 36. paraleli sürecinde kendi açısından var olma savaşı veriyor. Kuzey Irak’ın tipik aşiret (klan) dengesi ve sosyolojisi içerisinde yaşadıkları için, yolsuzluklar oluyor; buranın tüm serveti kendi ellerinde ve iktidarı kendi güç odaklarında topluyorlar. Halkla da araları iki-üç yıldır iyi değildi. Şimdi de bu bağımsızlık adımıyla beraber bir varolma-yokolma savaşı içerisine girdiler, uluslararası çapta ses getirdiler ve bunu bölgede millî bir mit hâline getirmek üzereler. Bu aslında Kürtlerden beklenen bir şeydi. Buna “üç aylık, beş aylık bir şey hatta 2-3 yıllık bir süreç” falan demek saflık olur.
Niçin bugünü seçtiler?
Bunlar 36. Paralel meselesinden sonra Bağımsız Kürdistan’ı planlıyorlardı. Ortadoğu’daki dengeler değişti. IŞİD’in varlığı, Şiilerin güçlenmesi, bazı güçlerin kendi arasında çatışması, daha seküler bir etnik Kürt unsurunun bölgedeki radikal İslâmî akımlara karşı ön plana çıkması ve kendi içerisinde iktidar sıkıntısına düşmesini en önemli kesişim noktası olarak görerek fırsata çevirmeyi düşündü. Esasında varlık-yokluk savaşına girerek akıllıca bir seçim yaptı. Zamanlamaları gerçekten iyi...
Türkiye’nin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tek cümleyle; Türkiye’nin kafası karışık! İki-üç hafta öncesine kadar, bu süreci ABD-İran çekişmesine bırakmak istiyordu Türkiye. Kendi içerisindeki Kürt seçmenlerle gerginliğe mahal vermemek için hâdiseyi uzaktan seyretmek istedi. “Bekle ve gör” politikası izlemek istedi. Sayın Bahçeli’nin bu meseleyle alakalı sert demecinden sonra her şey tam aksi istikamette değişti. Tabiî ki Türkiye’nin karışmaktan çekindiği bu mevzuda sert politika seyretmeye başlaması Bahçeli’yi kırmamak için değil. Türkiye, Bahçeli istediği için değil, devletin bir kanadının kaygılarından dolayı öyle hareket etme gereği hissetmesinden politikasını değiştirdi. Yöneticiler de bu hassasiyetlere ve kaygılara uydular. Ancak şunu da görüyoruz; Ak Parti’nin kendi içerisinde bazı sıkıntılar var, bilhassa Kürt milletvekilleri baştakilerin politikasını tam anlamıyla desteklemiyor gibi. Her iki yapının da temel sorunu yani “sert müdahale” ve “bekle ve gör” politikası güdenlerin temel problemi iki grubun da yarına ilişkin bir projeksiyonunun olmaması ve sorunlar böyle ani gelişen hadiselere hiç bir zaman hazırlıklı olunmamasından kaynaklanıyor.
İsrail hariç neredeyse bütün devletler IKBY referandumuna karşı çıktı. İsrail’in en yakın dostu ABD’nin resmî olarak IKBY referandumuna karşı çıkması mizansen mi?
Amerika, IKBY referandumunun erken gerçekleştiğini düşünüyor. Çünkü IŞİD ile mücadele var. Diğer yandan İbadi’yi Bağdat’ta yönetimde tutmak istiyor. Suriye’deki pozisyonunun sulanacağını düşünüyor. Tüm bunlar olurken bir yandan Suudi Arabistan da yardım ediyor; Amerika’nın bir kanadı Barzani’nin önemli bir adamıyla görüştü. IKBY, ABD’den destek sözü aldı. Bana göre yapılan ambargo işi de tutmaz. Sonuçta IŞİD de ambargo altındaydı, ancak bazı kanallarla dünya pazarına açılabiliyorlardı. Ortadoğu’daki yaşayan insanlar, yokluğa alışıktır. Dolayısıyla bu baskı Barzani’yi kahraman yapabilir. Ambargo yerine daha iyi siyasî çözümler üretilebilir diye düşünüyorum.
Burada büyük iş de Türkiye’ye düşüyor değil mi?
Türkiye ilk önce kafasındaki bulanıklığı toparlamalı, karışıklığı kaldırmalı. Türkiye’nin Soğuk Savaş’dan gelen katı bir bürokrasisi var. Bu katı bürokrasi kafası, dinamik çözümlere müsaade etmiyor. Bunu Özal, son dönemde de Tayyip Bey biraz aşmaya çalıştı. Katı bürokrasiyi ortadan kaldırmak yerine onun karşısında konumlanan, günlük meselelere dair pratik ve palyatif çözüm üretmeye çalışan Ak Parti’nin bir tavrı var. Bu ikisi arasında uzun vadeli stratejilerin belirlenmesi ve opsiyon üretmek de zor oluyor. Türkiye bu iki sorunu aşmak zorunda. Katı bürokratik yapısıyla, günlük çözüm üreten anlayışları aşması gerekiyor. Eğer ki bunu becerebilirse, bölge meselelerinde ağırlığını daha net koyabilir.
Kamuoyunda İsrail’in IKBY’nin referandum projesini yönlendirdiği ifade ediliyor; buna mukabil ifade etmekten öte meselenin künhüne dâir bir çözüm önerisi getirilemiyor. Bu hususta neler düşünüyorsunuz?
Evet tabiî ki, Kürdistan referandumu İsrail’in projesi de, bu projeyi gerçekleştirebilmek için bir gücünüzün olması gerekiyor. Birileri proje üretiyor, gücünü gösteriyor. Buradaki asıl soru; bizim niye projemiz yok? Kamuoyu, Türk sağcılığı işi ucuza bağlıyor. İsrail’in projesi varsa bizim de projemiz olmalı. Biz Müslümanlar olarak “la ilaha illallah” demiyor muyuz? Hayata geçirilmesi gereken proje bu değil mi? “Hep illuminatinin projeleri, “soğuk kan getirin ısıtalım tekrar dökelim” falan gibi şeyler ciddi şeyler değil, bu ucuzculuğa ne lüzum var. İsrail neden Şiilere karşı seküler Kürt dengeleme bloğu istemesin ki? Bunun hayata geçirilmesi İsrail için iyi bir şeydir. Aynı zamanda Erbil’de dalgalanan İsrail bayrakları, Müslüman Kürtleri rahatsız ediyor; bu da ayrı bir şey. Bundan sonra Irak ve Suriye devletlerinin bütünlüğü üzerine ilişkin bir politika yürütülemez, bir proje yapılamaz. Hâlihazırda böyle bir projemiz yok da hasbelkader yaparsak diye söylüyorum. Bu saatten sonra Sykes-Picot bitmiştir. Bölgedeki sınırlar tartışmaları hale gelmiştir. Bölgedeki devlet dışı aktörler belirleyici hâlde. Türkiye kendi güvenliğini ve kendi iç dengelerini, bütün bu farklı değişkenlere göre opsiyonel-alternatifli olarak belirlemeli ve garanti altına almalıdır; buna göre politika üretilmelidir. “İsrail ne der, Amerika ne der, Rusya ne der?” diyerek politika üretilmez; yazık değil mi bize koskoca imparatorluk geleneğimizi hiçe sayıp bu şekilde politika üretiyoruz? Unutmayın ki; oranın halkı öncelikle Türkiye’ye bağlıdır. Her zaman söylüyorum; referandumda bir de “Türkiye’ye bağlanmak istiyor musunuz” diye madde koysalardı, en az çıkan “evet” oyu kadar Türkiye’ye bağlanmak istendiğine dâir oy çıkardı.
Ama Türkiye’nin sunmuş olduğu bir alternatif yok.
Yok tabiî ki. Türkiye iç sıkıntılarıyla uğraşıyor. Dışarıda da daha üst düzeyden lider diplomasisi izliyor. Bunlar Türkiye’nin avantajı olabilir olmasına, ama bunu içeride tabanla bağlantılı bir hâle getiremediğimiz için avantaja dönüştüremiyoruz.
Türkiye, Fırat Kalkanı operasyonuyla iyi bir adım attı. Daha sonra bu harekâtı bütünün içerisinde bir yere oturtamadı ve devamını getiremedi. Irak meselesinde de buna benzer bir politika sürdürülüyor. Türkiye, bütüncül bir politikayı nasıl üretecek?
Türkiye’nin İran, ABD, Rusya ile bu düzeyde politika sürdürmesi güzel bir şey. Ama eksik olan şey şu; Türkiye’nin sahadaki aktörlerle bu düzeyde ilişki kuramaması. Türkiye sahada daha aktif olmalı. Bölgedeki Müslüman Kürtleri ve Sünnî Arapları kendi yanına çekmelidir. Türkiye kendi bütünlüğünü bozmadan, bölgedeki halk ile irtibatlı olmalı; elindeki tarihinden gelen yumuşak gücü sonuna kadar kullanmalıdır. PYD-YPG’nin bölgesindeki halk dahî “ABD’nin 3-5 bin tane tankını, topunu veya silahını kullanmaktansa, Türkiye’nin bir selâmını yeğleriz” diyor. Bunu bölgedeki gazeteci arkadaşlar ifade ediyor. Türkiye’nin halk ile bir problemi olmamalı, Türkiye’nin bazı ısrarlarından vazgeçmesi gerektiğini düşünüyorum. Sahadaki makul tarafların çağrısına cevap vermeli. Türkiye istese de, istemese de coğrafyadaki halk Türkiye’yi istiyor.
Türkiye bu mevzuda Şii kimliğiyle bilinen İran ile mutabık düşünüyor. Bu hususta ne söylemek istersiniz?
Türkiye aynı safta değil ama işbirliği yapıyor; bunda bir mahzur yok. Türkiye’nin İran ve Esad ile bazı hususlarda anlaşmasının da bir zararı yok. Bu diplomasidir ve yapılması gerekendir. Fakat İran bunları yaparken, Erbil’de Kasım Süleymani’ye gidip KDP ile, KYP ile görüşüyor. Referandumdan sonra Urumiye’den hava sahasını kapatıyor. İran’ın ayrıca bir planı daha var. Bölge Kürdistan’ını kendi yanına çekip Türkiye’deki Kürt bölgesini de parçalamak istiyor. Bütün kartları İran’a bağlamak en büyük hata olur. Türkiye’nin ayrı opsiyonlar da üretmesi lazım. Türkiye’nin yapamadığı da işte bu. Türkiye’deki akademisyenlerin ve devlet bürokrasisinin alternatif çözümler geliştirmesi şart.
IKBY referandumu sonrasında Kürdistan’ın bağımsızlığı söz konusu olabilir mi? Eğer olursa, Türkiye; Ankara Anlaşması’ndan doğan hakkını kullanacak mıdır?
Türkiye bu ihtimali düşünüyor olabilir. Ama bu yapılırken, avantajlar ve dezavantajlar iyice hesap edilmelidir. Bence Türkiye farklı bir proje üretmelidir. Türkiye Musul üzerindeki haklarını uluslararası arenada gündeme getirmelidir.
Teşekkür ederiz.
Kolay gelsin. 
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.