Türkiye’nin Rolü, Misyonu ve Gayesi Nedir?


Ömer Emre Akcebe

Ömer Emre Akcebe

15 Aralık 2016, 13:56

Beşiktaş’ta gerçekleşen çifte saldırı… Mavi Marmara davasının düşürülmesi… Büyük(!) devletlerin kurbanlık pazarına döndürdüğü Halep… Türkiye sınırları içinde düşürülen F-16... Anayasa değişikliği teklifi… Tüsiad ve döviz kuru... PKK-PYD-YPG-TAK... İkiyüzlü Avrupa... Yalancı Amerika... Ve daha nice dünden kalma, bugünün ve yarının meselesi... Şimdi hepsini bir kenara bırakalım. Saydıklarımızın hepsi nihayetinde netice... Meselenin künhünü konuşalım. 
***
Kimi sualler vardır ki, bunların muhatabı hem ferd, hem cemiyet ve hem de devlettir. Sual basitler basiti, giriftler girifti; “ben kimim?” Bu suali devlet müessesesine yönelttiğimiz takdirde, Türkiye kimdir? Cemiyete yöneltildiğindeyse, biz kimiz?..
***
Türkiye kimdir hakikaten? Kendisine biçtiği misyon, rol ve gayesi nedir? Eğer ki böylesi bir rolü ve misyonu varsa, bunun içeride ve dışarıdaki gerekleri nelerdir? Bu uğurda neler yapılmakta ve neler yapılmamaktadır. Benimsediği gaye ve dolayısıyla tabiî olarak vasıta olarak da işletilen, hüviyetimizin gereği olan şahsî, millî sistemi nedir?
***
Peki biz kimiz? Millet olarak kendimize ne rol biçersek biçelim, devlet ile millet arasındaki ahenk tutturulmadığı takdirde bu suale verilecek cevabın gerçekten de bir hükmü var mıdır? Bu arada devlet ile millet arasında bir ahenk olduğunu iddia eden var mıdır acaba? Eğer ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bakarak böyle bir ahenk tutturulduğunu düşünüyorsanız, bizzat kendisi devlet müessesesinin vaziyetinden memnun mu ki?
***
“Ben” özelindeki fert fert “ben kimim?” sualine zaten hiç girmeyelim. Nihayetinde herkes kendi imâl ettiği yahut kendisine dayatılan putlar arasına sanki metrobüste seyahat ediyormuşçasına sıkışmış vaziyette.

Türkiye Cumhuriyeti Kimdir?
Beşiktaş’taki çifte saldırının gerçekleştirildiği gün olan 10 Aralık tarihinde Ak Parti ve MHP hazırlamış oldukları Anayasa değişikliği teklifini meclise sundular. Bir bakıma değerlendirecek olursak, Anayasada gerçekleşecek bu değişimden sonra, senelerdir Türkiye’de yaşanan iktidarın bürokrasi de mi, yoksa seçilmişlerin mi elinde olacağı meselesinin vuzuha kavuşturulacak olmasından dolayı elbette ki müsbet bir gelişme. Bu bakımdan “devleti yöneten kimdir?” sorusunun yanıtı en azından verilmiş olacak ve bundan sonrasında devleti yöneten kimse belli olduğuna göre arkasına sığınılacak bahaneler de ortadan kalkacak ve hesap sorma mekanizması daha sağlıklı bir şekilde işleyecek.
Anayasada gerçekleştirilmek istenen revizyon, zaten geç kalmış bir değişimdi. Nihayet gerçekleşti. Ne var ki bu değişim “Türkiye kimdir” sualine değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten kimdir sualine bir yanıt verebilir ancak.

Peki, Türkiye Cumhuriyeti kimdir?
Büyük Britanya’nın sömürgesi desek, nerede o eski Britanya, nerede bugünkü Türkiye.

“Soğuk Savaş döneminde Kafkaslardan ve Balkanlardan gelebilecek Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tehdidine karşı Avrupa ve Amerika başta olmak üzere Batı’ya sığınmış bir sığınmacıdır”, desek, SSCB de yıkıldı, gitti.

“Ekonomik olarak ancak Marshall yardımları ile aç milletini doyurabildiği için Amerika’ya kulluk etme borcu olan bir Türkiye” desek, yani ekonomimiz yine çok iyi olmayabilir; fakat Rezzak olan ABD değil ya. Değil, değil mi?

“Avrupa Birliği’nin müzmin kapı kulu” desek, AB bizim yalnız etimizi istiyor, kemikleri istemiyor.

“Devlet-i Ebed Müddet idealinin göğe kaldırılmış mânâsını tutup yeniden yeryüzüne indirecek şartları meydana getirmek üzere ferdini, cemiyetini ve devletini yeniden inşa eden, her veçhesiyle fikrî, kültürel, askerî, ruhî, iktisadî inkişafa hazırlanan bir devlet” desek, ne yazık ki o da değil.

O değil, bu değil, şu değil...

Bugünden bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti için, hafızası ile beraber misyonunu, idealini, hüviyetini, şahsiyetini ve aklını yitirmiş bir “garip” denebilir herhâlde. Yahut aynı keyfiyetlerden benzer bir şekilde münezzeh olan “ceset”...
Peki, milleti –iktidardan başka kimsenin kaale almadığı tepelenmesi şart müptezel ve hainleri saymazsak- bu derece arif, imanlı, şahsiyetli, can kaygusu taşımayan, evlad ve iyalini şu vaziyete rağmen Türkiye Cumhuriyetine vakfetmekten bir lahza olsun geri durmayan bir cemiyet, nasıl olur da böylesi kadük bir devlet müessesine razı olur? Razı mı peki? Değil elbet...

Günü Kurtarma Devrinin Sonu
İki kutuplu dünyada Batı kutbuna yamandık. Tek kutuplu dünyada, Amerikan Hükümranlığının tescilli markası olan globalizm dalgası içinde savrulmayı kalkınma zannettik. Ve bugün... Yeniden çok kutuplu düzene dönmeye hazırlanan dünyada, bütün büyük güçlerin gözlerini diktikleri, salyalarını akıtarak üzerimize çullanmaya hazır bekledikleri bugün… 15 Temmuz’a kadar vücudu içinden kemiren kurdun millet eliyle sökülüp atılmasıyla yarım kalan işlerini, ne bahasına olursa olsun tamam etmek üzere davranmayacaklar mı? Ki bu soru da abes. Ekonomiye yapılan operasyonlar ve terörü kullanarak sanki başka bir şey mi yapmaya çalışıyorlar?

“Tilkinin kırk hesabı var, kırkı da tavuk üstüne” diye bir atasözü vardır. Şimdi bizim karar vermemiz gereken tavuk olup tilkinin midesine mi ineceğiz, yoksa arslan olup kavgadaki pozisyonumuzu mu alacağız? Dikkat ediyorsanız, bizim akbaba yahut sırtlan olma lüksümüz yok bu masada.

Batı âlemi bugün iktisadî, içtimâî, ruhî birçok krize muhatab. Bununla beraber esasında yaşanan bir çağ krizi. Batı’nın bundan dört beş asır evvel kendi insanının ve toplumunun meselelerine getirdiği çözümler ne global anlamda bir çözüm ihtiva ediyor ve ne de kendi insan ve toplumunun derdine derman olabiliyor.  Bu çözümsüzlük, dünyayı Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan daha beter bir noktaya doğru yokuş aşağı sürüklüyor.

Yeni İnsan ve Yeni Toplum
Lâfı öyle fazla uzatmaya gerek yok kanaatimizce. Biz bugün yeni insan, yeni toplum ve bu yeniliğin esas şartı olarak yeni bir devlet ruhunu benimsemez ve bir ân evvel mevcut kalıplarımıza döküp heykelleştiremezsek, Batı’nın kendi içinde ve Doğu ile arasında yaşadığı buhran olanca kızgınlığı ve yakıcılığıyla ile bizim başımızdan aşağı dökülecek. Belki içinizden geçiriyorsunuzdur, “niçin bizim başımızda patlıyor” diye. Memleketin köşe yazarları bunun coğrafî, demografik, siyasî, iktisadî ve bilmem ne kadar sebebini evirip çevirip her gün zaten sayıyorlar. Biz, gâvurların kadim düşmanıyız. Onlar bizi düşman görüyorlar. 90 senedir devlet eliyle bu milleti adeta üzerine şirin bir kazak giydirilmiş köpeğe benzetmek suretiyle Batılılara yaranmak için atılmadık takla kalmadı, buna mukabil adamların düşmanlığı da bir derece eksilmedi. “Düşman” diyoruz, bunun anlaşılmayacak bir tarafı var mı? DÜŞMAN!

Niçin Biz?
Mevlânâ Halid Hazretlerinin halifesi Seyyid Tâhâ Hazretleri, mukaddes emanet zincirinin 31. halkasını niçin Anadolu’ya perçinlemişse, işte o sebeble.
İran hükümdarı Mehmed Şah, gördüğü bir rüya vesilesiyle “Sünnet Ehli” mezhebini kabul ediyor. Şöhreti kendi sarayının da kapılarını çalan Seyyid Tâhâ’dan bir muallim istiyor. Seyyid Hazretleri, en ileri müridlerinden Abdürrahîm’i gönderiyor. Şah bu alâkadan ve Abdürrahîm’in Hak Mezhebi taliminden o kadar memnun kalıyor ki; Türk hududuna bitişik Mirgüvar ve Nürgüvar isimli iki zengin nahiyeyi, bütün mevcudlariyle Seyyid Tâhâ Hazretlerine bağışlıyor. Şeyhin, daimî surette yüzleri aşkın müridler sofrasına da, dolgun bir gelir bağlıyor.
Seyyid Hazretleri, bağışları, şu mazeretle reddediyorlar:
- Ben Türk tebaasındanım; ve devletimin sayesinde kendimin ve yakınlarımın geçimi yolundadır. Alâka ve iltifatlarınız benim için cihan değerindedir ama, kabul etmekte mazurum.
*
Bunun üzerine İran Şahı, Seyyid Tâhâ delâletiyle gelen muallime, danışıp şöyle bir teklif yaptı:
- Mademki bunlar şeriate bağlı kimselerdir ve nefsleri için hediye kabul etmezler; öyleyse hediye ettiğimiz nahiyelerin iki köyünü vakfedelim. Bir de kendilerine, kendileri için sadece ziynetli bir asâ ile bir cübbe takdim edelim. Seyyid Tâhâ Hazretleri, gelen asâ ve cübbeyi kullanmadılar, köylere de sahip çıkmadılar.
Devrin Padişahı Abdülmecid, bu vaziyeti haber alınca alâkalandı ve Şeyh Hazretlerine ihtiram ve bağlılıklarını bildirdi. Şeyh de hediyeleri sultana gönderdi.
***
İmam-ı Gazali Hazretleri der ki; Peygamberlik tavrı aklın verâsındadır; ötesinde, ilerisinde. Muhyiddin-i Arabî Hazretleriyse bu sözün üzerine “peygamberlik ve velilik tavrı aklın verâsındadır” derler. Seyyid Tâhâ Hazretleri, Nakşîlik sırrını da yanına alıp İran’a yerleşip, oradan da bu sırrı yayamaz mıydı? İşte bizim niçin biz sualimizin cevabı tam da burada. Mukaddes emanet zincirinin perçinlenmesine niçin Anadolu layık görülmüşse ve bu perçinden itibaren Seyyid Fehim Hazretleri, Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ile taşınan sır nihayet Üstad Necib Fazıl’ın mihrak şahsiyetliğinde Büyük Doğu ve Kumandan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun İbda’sı ile yeni insan, yeni toplum ve yeni devlet formuna niçin bu topraklarda kavuşmuşsa, işte o yüzden.

İlay-ı Kelimetullah’ı cihana yeniden hâkim kılmaya Müslüman Anadolu İnsanı’nın memur edildiği açık değil mi? İnananlar için açıktır herhâlde... İnanmayanlar mı? Kendine hayrı olmayanın başkasına ne hayrı ola?
***
Herkes arar da bulamaz, biz bulur da aramayız.

Artık palyatif çözümlerle günü kurtarmanın mümkünü kalmamış, bir varlık-yokluk savaşına girmiş bulunuyoruz. Bizim nazarımızdan seyre bakacak olursak, Allah’ın inananları muzaffer kılacağı muhakkaktır. Dolayısıyla burada herkesin kendi yerini tayin etmesi gerekmektedir. Kim burada duracak ve şeref katmayacak, şeref bulacak ve kim karşıda duracak, zelil olacak.
Hazret-i Muaviye, Hazret-i Aişe (R.A.) den muhtasar bir öğüt ister. O da:

«Hazret-i Resul’ü şunu söylerken işittim. «Halkı gücendirme bahasına da olsa Allah’ın rızasını isteyen kimseden Allah ve halk razı olur. Allah’ın hoşnutsuzluğunu bir tarafa bırakarak — meselâ; Halkın Allah’a itaat etmelerini emretmemesi, din işlerini onlara öğretmemesi, onlara haram yedirmesi, işçinin ücretine ve kadının mihrinin ödenmesine engel olması gibi— halkın rızasını isteyen kimseden Allah ve halk razı olmaz

Görünen maddî bedeli her ne olursa olsun, evvelâ Allah razı olacak ki, millet de razı olsun. Bu şiarı tersine çevirmeye kalkan nicesi nasıl da zelil oldu gitti. Tarih, ibret almak için değilse niçin?

***
Hasılı kelâm, Türkiye Cumhuriyeti’nin evvelâ “ben kimim” sualini yanıtlaması gerekir. Millî bir nefs muhasebesi yapıldıktan sonra bu suale verilecek cevab, aynı zamanda peşinden getireceği hem vasıta ve hem de gaye olan sistem ile bizim içinde bulunduğumuz badireden çıkışımızın vesilesi olacaktır.

Aksi hâlde, bombalar da patlar, uçaklar da düşer, darbeler de olur, kimi sapkınlar Anadolu’yu işgâle de yeltenir. Milletimiz şehadetle şeref bulur bulmasına da, devlet başkanlarının hesabı var ya, işte o bambaşka!

Baran Dergisi 517. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.