İnsan, yediği şeylerden yalnız gıda ve lezzet değil, mizaç ve tabiat da alıyor galiba. Birçok noktadan balığa benzeyişimiz hatıra o ihtimali getirir. Meselâ büyük balığın küçük balığı yutması insanlar arasında da pek tabiî bir kanun haline girmiş değil midir? Hele turna gibi bazı balıkların dişileri erkeklerini yerlermiş ki, bu hal bilhassa son asırda medenî şehirlerin umumî bir âdeti oldu.

Ağzı var, dili yok olmak itibarıyla da insanlar arasında balıktan farksız olanlar pek çoktur. O çeşit insanlardan kurulmuş encümenler, tıpkı balıklardan teşkil edilmiş koro heyetleri gibi sükûtun musikisini ne muvaffakiyetle terennüm ederler. Doğrusu hemen her balığın ağzı vücuduna nispetle kocamandır. Bir de o koca ağıza göre sesi bulunsaydı denizlerde kopacak curcuna karaların bile rahatını kaçıracaktı. Bü- tün mahlûklar arasında en uzun ömürlü olanların balıklar arasında bulunması bu sessiz yaşayıştan ve başlarının dinç olmasından ileri geliyor. Keşke bizim kulaklarımız da onlarınki gibi işitmekten ziyade rahatça nefes almaya yarasaydı...

Balık baştan koktuğu gibi, insan cemiyetleri de baştan çürüyor. Ara sıra ayağın baş olması bundandır. Birçok huylarımız var ki, bize balıklarla münasebetten sirayet etmiştir: Yemlemek, voli vurmak, oltaya getirmek, ağa düşürmek, zokayı yutturmak vesaire... gibi. Balığın kavağa çıkması da olmayacak muratlarımızın timsalidir.

1- Haksız olarak kazanç elde etmek, vurgun vurmak.

2- Aldatılıp zarara sokulmak.

İnsanlar kendi aralarında, parasızları balık gibi alık görürler. Halbuki balığın parası yoksa da hiç olmazsa pulu vardır.

Tüm dünyayı Filistinli yaptı İsrail! Tüm dünyayı Filistinli yaptı İsrail!

Birçok kanadı olduğu halde bir türlü uçamayan mahlûk odur. Böyle iken halk arasında uç baba torik denmesi, balığın da insan, gibi uçarı olmak ve havalanmak meylini gösteriyor.

Dişi balık yumurtasını, erkek balık sütünü ayrı ayrı zamanlarda bırakırlarmış. Demek ki, balıklar tanışmadan izdivaç ediyorlar. İnsanlar bu âdeti taklit edebilselerdi ne ka- dar rahat edeceklerdi.

Balıkların karnı sıcak değildir derler. Halbuki bazı oynak kadınlara balık gibi deriz. Bu benzetiş balık etinin kemiğinden daha dolgun, sertlik içinde yumuşak olmasından ve ele avuca sığmamasından ileri gelmiş olacaktır. Bununla beraber karnı sıcak güzellerin çoğu da soğukkanlıdırlar.

Bütün dünya sularında on bin çeşit balık bulunduğunu bir kitapta görmüştüm. Ben ancak üç, beş çeşidini ayırabiliyorum ve "kim indi denizin dibine, kim koydu bunun adını, o da balık, bu da balık!" deyip işin içinden çıkan herife hak veriyorum. Bununla birlikte "bu balık başka balık!" diyenlerin yolu da hayli kestirmedir.

Ahtapot gibi yapışıp sülük gibi emmek, istakoz gibi kızarıp yengeç gibi yürümek gibi birçok vasıflar bir kısım insanlara deniz mahlûklarından geçti. Bunları düşünerek kısır kadınlarla kısır şairleri yalnız balıkla beslemeli, diyorum. Çünkü dünya mahlûkları arasında en çok doğuran onlardır.

Bir balık öldüğü zaman hayata gözlerini yumdu diyemezsiniz. Göz kapağı yoktur. Bu noktadan dahi balıklara benzeyen insanlar var ki, daima açıkgöz yaşarlar ve gözleri açık ölürler.

Teşrin-i Sânî 1936

İbrahim Alâeddin Gövsa, Şen Yazılar ve Söz Oyunlarından, Büyüyen Ay Yayınları, s.236