Büyük insanlara “büyük” sıfatını kazandıran ilim, irfan ahlâk ve karakter gibi özelliklerdir. Onlar bu meziyetlerinin neticesi olarak kaleme aldıkları eserlerle ve diğer üstün hizmetleriyle isimlerini tarihe altın harflerle yazdırdılar ve böylece ölümlerinden sonra da unutulmayan mutlu insanlar kafilesine katıldılar.

Bu güzîdeler kervanının gözde isimlerinden biri de hiç şüphe yok ki, merhum Üstadımız Necip Fazıl Kısakürek’ti. Kısa bir süre önce, vefatının 40. yılı dolayısıyla Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nde muazzam ve muhteşem bir törenle anıldı. Onunla tanışma ve görüşme mazhariyetini elde eden Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan da bu toplantıda bir konuşma yaptı ve özetle şunları söyledi:

“Gençlik yıllarımda Üstad Necip Fazıl ile tanışma şerefine nail olmuş bir kardeşinizim. Dünya görüşümüzün şekillenmesinde Üstad’ın çok büyük etkisi oldu. Sinesinden çıktığımız milleti karşılıksız sevmeyi biz ondan öğrendik. Ayırım yapmadan mazlumların yanında olmayı, ezilenlerin elinden tutmayı ondan öğrendik. Necip Fazıl, CHP ideolojisini milletin kökünü kurutmaya çalışan marazî bir yapı olarak görmüştür.

Amerika Yeni Dünya denkleminde Türkiye’ye böyle mi bakıyor? Amerika Yeni Dünya denkleminde Türkiye’ye böyle mi bakıyor?

Ayasofya dâvâmızı da Necip Fazıl’dan öğrendik. Sultanahmet Meydanı’nda ‘Ayasofya açılacak’ derken bu mânâyı, bu ruhu onun sayesinde yakaladık ve Ayasofya’yı da açtık.” (11 Haziran 2023)

Bu tarihten tam kırk yıl önce yine aynı mekânda Üstad hakkında muhteşem bir toplantı yapıldı ve kendisine “Sultan-ı Şuarâ”, yani şâirlerin sultanı unvanı verildi. Böyle bir toplantının yapılmasına ve böyle bir unvanın verilmesine merhum Ahmet Kabaklı ön ayak olduğu için o da büyük adamlar meclisine dahil oldu. Unutmayalım ki, büyük adamlara bu özelliği ve güzelliği kazandıran vefa duygusudur. Ve yine aklımızdan çıkarmayalım ki, vefa gidince cefa gelir.

Efendim, ben de bir Necip Fazıl tutkunu olarak Atatürk Kültür Merkezi’ndeki bu törene katılmıştım ve Necip Fazıl heyecanını olanca coşkunluğuyla yaşamıştım. Bu satırların yazıldığı sırada, salonun manzarası, hatiplerin coşkulu sözleri ve tabii ki Üstad’ın kürsüyü zînetlendirmesi ve birden kopan alkış tufanı bütün net çizgileriyle gözümün önünde -kırk yıllık aradan sonra- bir kere daha canlandı. Öyleyse anlatayım:

Üstad, iki kişinin koltuklamasıyla kürsüye çıktı ve “Muhterem dâvetliler!” diyerek söze başladı. Tam bir hitâbet örneği olan ve derin anlamlar ifade eden konuşmasını “Muhabbetle selamlarım!” diyerek bitirdi. Unutmadan ilâve edeyim, bu sırada merhum Prof. Dr. Ayhan Songar, ardı ardına fotoğraflar çekiyordu. Üstad, üst üste patlayan flaşlardan rahatsız olduğu için ünlü doktorumuzu ikaz etme ihtiyacını duydu. Ayhan Bey de emre itaat etme faziletini gösterdi.

Daha sonra Ahmet Kabaklı açış konuşmasını yapmak için kürsüye çıktı ve “Türk Edebiyatı Vakfı adına hepinize hoş geldiniz diyorum. Çok duygulu bir yaş gününün hepimiz için huzurlu, faydalı geçmesini temenni ediyorum. Değerli şâirimiz Necip Fazıl Kısakürek, muhterem Neslihan Hanımefendi, Sayın Milli Eğitim Bakanı, Sayın Müsteşarımız, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Kültür Bakanlığı’nın değerli üyeleri, üniversitemizin seçkin profesörleri, sanat âlemimizin, basın dünyamızın saygı değer mensupları, bugün Türk Edebiyatı Vakfı’nın, bu çok mânâlı toplantısına şeref vermiş bulunuyorlar. Hepsine teşekkür ederiz. Özellikle günümüzün mihrakı ışığı, aydınlığı olan değerli şâirimize, daha nice uzun yıllar ve böyle anılmalar diliyorum” diyerek bir giriş yaptı, sonunda “Değerli şâirimize uzun ömürler diler, Sultan-ı Şuarâ tâcının çok uzun zaman başlarında kalmasını temenni ederim” cümlesiyle hitâbetini bitirdi.

Arkasından Milli Eğitim Bakanı Orhan Cemal Fersoy, kürsüye çıktı. Kısa konuşmasını “Mânâsız şiir yerine mânâlı şiirin hayatta en büyük temsilcisi Necip Fazıl Kısakürek’tir. Hayatında muhterem refikalarının ne derece kendisine destek olduğunun yakın şahitlerinden biriyim. Bu yönden de büyük şâirimizi böyle bir eşe sahip olduğu için ayrıca kutlamak istiyorum. Büyük şâirimize Allah uzun ömür versin” cümleleriyle bitirdi.

Sıra kendilerine gelince, Kültür Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Emin Bilgiç ile Prof. Dr. Ayhan Songar da konuşmalarını yapmak üzere kürsüye çıktılar. Merhum Ayhan Songar sözlerini şu cümlelerle tamamladı:

“Necip Fazıl Kısakürek, son devrin en büyük şâiridir. Türk dilini en güzel kullanan, dilde, ifâdede mücerredin zirvesine varabilen kişidir. Günlük hayatın sahte pırıltıları ile doymayan, asla tatmayan rûhu onu gerçeği, hakiki mânâyı arama gayreti içinde asırlar sonrasına seslendirebilmiştir. Biz bugün fâni Necip Fazıl’ı bu ebedi şahsiyetiyle anmak için toplandık. Bu toplulukla ona bir milletin saygılarını, sevgilerini takdim etmek istedik. Necip Fazıl, Sultan-ı Şuarâ unvanını Türk Edebiyatı Vakfı’ndan, ‘gönüller sultanı’ unvanını ise, bizlerden, kendisini sevenlerden almıştır. Burada konuşma cesaretini de bu sevgiden alıyorum. Yoksa benim, Necip Fazıl’ın huzurunda onu anlatmaya çalışmam, körün fili tarife kalkması gibi, muhal ile iştigal olurdu.”

Özel doktoru Prof. Dr. Süleyman Yalçın da Üstad’ın beyitleriyle süslediği konuşmasını yaptıktan sonra diğer bir doktorumuz Prof. Dr. Recep Doksat, kürsüde yerini aldı. Üstad’dan hem “Necip” hem “Fazıl” diye bahsederek biraz uzunca ama çok etkileyici bir konuşmasını yaptı. “Lâilahe illâllah” diyerek başladığı konuşmasını Üstad’a dair bir rüyâsını anlatarak bitirdi. Rüyâsını şöyle nakletti:

“Gençtim, daha hamdım ve her yerde onun aleyhinde konuşmayı âdeta iş edinmiştim. İslâm’ın gıybet yasağını da müdrik değildim henüz. Hep içimi, onu sevmemeye, beğenmemeye zorlamıştım meğer!..

Bir gece, rüyâda, bir vâhadayım. Etraf kum ve çöl… Bir kaç ağaç ve halka olup bağdaş kurmuş beyaz maşlahlı, nur yüzlü şahıslar… Ortada bir ateş yanıyor… Ben, halkanın dış kenarına yakınım ve ayaktayım. O halkaya mensup olma şerefinden mahrûmiyetin idrâki içindeyim. Fakat halkanın dışındakilerle konuşacak kadar da yakınım onlara. Kırklarmış onlar! Tüylerim ürperiyor. Fakat bir de farkediyorum ki, halkanın ön sırasında, Necip Fazıl da oturuyor. Hayret ve biraz da haddini bilmez bir hiddetle en yakınımdakine soruyorum: ‘Bunun aranızda işi ne?’ Muhatabım, elini dudaklarına götürüp ‘Suss…’ diyor ve ilâve ediyor!.. ‘Onun misyonu var!’

Misyon, deruhde edilen mukaddes vazife.

Necip Fazıl’ı ve onun şerefle ifa ettiği misyonunu bir kere daha selâmlayarak ve kendisinden helâllik dileyerek huzurunuzdan ayrılıyorum.”

Onun bu misyonunu, bu mukaddes vazifesini daha önceden farketmiş olmalı ki, merhum Fethi Gemuhluoğlu ağabeyimiz bir konuşmasında, “Necip! Allah seni bu dünyaya küfrü imhâ etmek için gönderdi!” demişti. Üstad, sadece küfrü imhâ etmekle kalmadı, ilhâmını mâveradan alan şiirleriyle, İstanbul Türkçesi’nin güzelliğini yansıtan nesirleriyle dinleyenlerin kulaklarını zînetlendiren sohbetleriyle gönüllerimizi de ihyâ etti.

“Her fikir, her inanış, tek mevsimlik vesselâm;

Zaman ve mekân üstü biricik rejim, İslâm”

Dursun Gürlek, Yeni Şafak