1941 yılında Alman Afrika Kolordusu'nun Libya'ya gönderilmesiyle birlikte Kuzey Afrika, Almanya ile İngiltere arasındaki mücadelede kritik bir savaş alanı hâline gelmişti. General Erwin Rommel komutasındaki birlikler başlangıçta önemli askerî başarılar elde etmiş olsalar da 1942 sonlarından itibaren Mihver kuvvetleri geri çekilmeye başlamıştı. Bu süreçte milyonlarca Kuzey Afrikalı Müslüman, savaşın doğrudan etkileriyle karşı karşıya kaldı. Bombardımanlar, zorunlu göçler, açlık, salgın hastalıklar ve ekonomik çöküş binlerce sivilin ölümüne neden oldu. Aynı zamanda Fransız ve İngiliz sömürge ordularında görev yapan on binlerce Müslüman Afrikalı asker de cephede savaşmış; bir kısmı Alman birliklerine esir düşmüş veya hayatını kaybetmişti.
Kuzey Afrika’nın stratejik önemi
Kuzey Afrika'nın II. Dünya Savaşı'ndaki önemi üç temel nedene dayanmaktadır: İlk olarak, Akdeniz'in kontrolü İngiltere açısından Hindistan ve Uzak Doğu ile bağlantının korunmasını sağlıyordu. Süveyş Kanalı'nın kaybedilmesi, İngiliz İmparatorluğu'nun lojistik sistemini ciddi biçimde zayıflatabilirdi.
İkinci olarak, Libya üzerinden Mısır'a ilerlemek, Almanya açısından Orta Doğu petrol sahalarına ulaşmanın önünü açabilecek stratejik bir hedef olarak görülüyordu. Üçüncü olarak ise Kuzey Afrika, İtalya'nın sömürge politikalarının merkezinde yer almaktaydı. Almanya başlangıçta bölgeye sınırlı ilgi göstermiş olsa da İtalyan ordusunun başarısızlıkları üzerine doğrudan askerî müdahalede bulunmuştur.
1941 yılında Afrika Korps'un bölgeye ulaşmasıyla birlikte savaşın ölçeği büyümüş; Libya, Mısır ve daha sonra Tunus büyük muharebelere sahne olmuştur. Savaş döneminde Libya, Tunus, Cezayir ve Fas nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman’dı. Bu toplumlar farklı sömürge yönetimleri altında yaşıyorlardı. Libya, İtalya'nın sömürgesiydi. Tunus, Fransız himayesi altındaydı. Cezayir doğrudan Fransa'nın bir parçası olarak yönetiliyordu. Fas ise Fransız ve İspanyol nüfuz alanlarına bölünmüştü. Bu nedenle bölgedeki Müslüman halk, yalnızca Almanya'nın değil, aynı zamanda İngiltere, Fransa ve İtalya arasındaki sömürge rekabetinin de etkisi altında bulunuyordu. Bir başka ifadeyle, Osmanlı Devleti’nin çekilmesiyle Kuzey Afrika halkı Batı dünyasının baskı ve zulmüne maruz kalmıştı.
Birçok Kuzey Afrikalı, zorla Fransız ordusunda asker olarak görev yaptı. Binlercesi İngiliz birliklerinde lojistik destek sağladı. Bazıları ise Mihver kuvvetleriyle iş birliği yapmayı, sömürge yönetimlerine karşı bağımsızlık mücadelesi açısından bir fırsat olarak değerlendirdi. Bu durum, bölgedeki Müslüman toplumların savaş deneyiminin tek tip olmadığını göstermektedir.
Nazi ırk ideolojisi ve Afrikalılar
Nasyonal Sosyalist ideoloji, insan topluluklarını hiyerarşik bir ırk anlayışı çerçevesinde değerlendiriyordu. Nazi liderliği, "Aryan" olarak tanımladığı Alman halkını üstün görürken siyah Afrikalılar da dâhil olmak üzere birçok grubu alt ırklar arasında sınıflandırıyordu. Ancak bu ideolojik yaklaşım, Kuzey Afrika'da Yahudilere uygulanan türden bütün Müslüman nüfusu hedef alan bir imha planına dönüşmedi. Bunun başlıca nedenleri arasında askerî zorunluluklar, yerel halkın desteğini kazanma çabaları ve bölgedeki siyasi dengeler yer alıyordu.
Örneğin Alman propagandası zaman zaman İngiliz ve Fransız sömürgeciliğine karşı söylemler geliştirerek Müslüman toplumların desteğini kazanmaya çalıştı. Aynı dönemde Balkanlar ve Sovyetler Birliği'ndeki bazı Müslüman topluluklardan gönüllü birlikler de oluşturuldu. Bu durum, Nazi rejiminin ideolojik söylemi ile savaş sırasındaki pragmatik uygulamalarının her zaman örtüşmediğini göstermektedir.
Sonuç olarak, Nazi Almanyası'nın Kuzey Afrika'daki faaliyetleri Afrikalı Müslümanlar üzerinde önemli askerî, ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğurmuştur. Tarihsel kanıtlar, Afrikalı Müslümanların maruz kaldığı ölümlerin ve mağduriyetlerin esas olarak savaş operasyonları, işgal yönetimi, zorla çalıştırma uygulamaları, ayrımcı politikalar ve savaş suçları bağlamında incelenmesi gerektiğini göstermektedir.
Afrika kökenli çocukların eğitimden dışlanması
Nazi Almanyası döneminde Afrika kökenli çocuklar, ebeveynleri gibi sistematik ayrımcılık, dışlanma ve toplumsal yalnızlaştırmaya maruz kalmıştır. Kendilerini Alman toplumunun bir parçası olarak gören ve yaşıtlarıyla aynı aidiyet duygusunu paylaşan bu çocuklar, Nazi rejiminin ırkçı ideolojisi nedeniyle hiçbir zaman Alman ulusunun eşit bireyleri olarak kabul edilmemiştir.
Liberyalı bir baba ile Alman bir annenin oğlu olan Hans J. Massaquoi, çocukluk yıllarında sınıfıyla birlikte Adolf Hitler'in katıldığı bir geçit törenine götürüldüğünü anılarında şu sözlerle anlatmaktadır:
"Bu vesileyle Hitler'i canlı görme şansına sahip olacaktık. Kahverengi tenli ve kıvırcık saçlı sekiz yaşında bir çocuk olarak, sarışın ve mavi gözlü çocukların arasında duruyor, onlar gibi büyük bir coşkuyla tezahürat yapıyordum. Oysa alkışladığım kişi, benim gibi Aryan olmayan insanları yok etmeyi amaçlayan bir rejimin lideriydi."
Massaquoi'nin anıları, Nazi propagandasının çocuklar üzerindeki etkisini ve Afrika kökenli çocukların maruz kaldığı çelişkili kimlik deneyimini açıkça ortaya koymaktadır.
Okullar ise Afrika kökenli çocuklar için yalnızca eğitim verilen kurumlar değil, aynı zamanda ayrımcılığın en yoğun hissedildiği mekânlardan biri olmuştur. Özellikle biyoloji ve sözde ırk bilimi derslerinde, Nazi ideolojisini benimseyen öğretmenler tarafından aşağılanmış, sınıf arkadaşlarının önünde küçük düşürülmüş ve alay konusu hâline getirilmişlerdir. Bu uygulamalar, çocukların eğitim hakkını zedelediği gibi psikolojik ve sosyal gelişimleri üzerinde de kalıcı olumsuz etkiler bırakmıştır. Öte yandan Nazi rejimi, Afrika kökenli bireylere yönelik baskı politikalarının bir parçası olarak zorunlu kısırlaştırma uygulamalarını sistemli biçimde yürürlüğe koymuştur. Bu uygulamaların temel amacı, rejimin sözde ırksal saflık anlayışı doğrultusunda Afrika kökenli nüfusun gelecek kuşaklara aktarılmasını engellemekti.
Kısırlaştırma, bir kişinin biyolojik olarak çocuk sahibi olmasını engelleyen tıbbi bir müdahaledir. Günümüzde zorla uygulanan kısırlaştırma, uluslararası hukuk kapsamında insanlığa karşı suç olarak değerlendirilmektedir. Nazi Almanyası'nda engelliler, Romanlar ve Afrika kökenli kişiler dâhil olmak üzere yüz binlerce insan bu uygulamaya maruz bırakılmıştır. Rejim, bu grupların sözde Aryan ırkının saflığını tehdit ettiğini ileri sürerek zorla kısırlaştırmayı meşrulaştırmaya çalışmıştır.
1933 yılında yürürlüğe giren Kalıtsal Hastalıklı Çocukların Doğumunun Engellenmesi Yasası, belirli fiziksel ve zihinsel rahatsızlıkları bulunan kişilerin mahkeme kararıyla kısırlaştırılmasına olanak tanımıştır. Bu yasa kapsamında yaklaşık 400.000 kişi zorla kısırlaştırılmıştır. Afrika kökenli bireylerin sayısı görece az olsa da bazıları bu yasa doğrultusunda hedef alınmıştır.
İngiliz asıllı Afrika kökenli bir baba ile Alman bir annenin oğlu olan Ferdinand Allen, epilepsi hastası olduğu gerekçesiyle 1935 yılında mahkeme kararıyla kısırlaştırılmış ve 1941 yılında ise Bernburg'da T4 Programı kapsamında öldürülmüştür.
Dönemin Alman hükûmeti, bu doğuştan rahatsızlığı olan çocuklara "utanç çocukları" adını vermişti.
Bununla birlikte, birçok Afrika kökenli kişi herhangi bir hukuki gerekçe olmaksızın yalnızca etnik kökeni nedeniyle de kısırlaştırılmıştır. Özellikle 1930'lu yıllarda Gestapo tarafından gizlice yürütülen program kapsamında Rhineland bölgesindeki çok ırklı çocuklar hedef alınmıştır. 1937 yılına kadar en az 385 çocuk ve genç zorla kısırlaştırılmış, aileler ise bu işlemleri kabul etmeleri için yoğun baskıya maruz bırakılmıştır. Savaş yıllarında da benzer uygulamalar devam etmiş; özellikle ergenlik çağına ulaşan Afrika kökenli gençler sistematik biçimde hedef alınmıştır.
İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte Nazi rejiminin Afrika kökenli kişilere yönelik baskıları daha da sertleşmiştir. Irkçı yasaların genişletilmesi ve baskı politikalarının yoğunlaştırılması sonucunda birçok Afrika kökenli kişi bakım evlerine, hapishanelere, hastanelere, psikiyatri kurumlarına ve toplama kamplarına gönderilmiştir.
Arşiv belgeleri, çok sayıda Afrika kökenli kişinin Nazi toplama kamplarında tutulduğunu ortaya koymaktadır. Sachsenhausen Toplama Kampı'nda hapsedilip öldürülen Bayume Mohamed Husen, Buchenwald'da tutulan Gert Schramm ile Ravensbrück Toplama Kampı'nda hapsedilen Martha Ndumbe ve Erika Ngando bunlar arasında yer almaktadır. Bazıları kamplarda yaşamını yitirirken hayatta kalanlar yaşadıkları zulmü savaş sonrasında tanıklıkları ve anılarıyla belgeleyebilmiştir.
Son yıllarda Almanya'da, Nazi zulmünün Afrika kökenli kurbanlarını anmak amacıyla Stolpersteine (Tökezleme Taşları) adı verilen anıt taşları yerleştirilmektedir. Bu anıtlar, bireysel yaşam öykülerini görünür kılarak Nazi döneminin unutulmaması ve tarihsel hafızanın korunması açısından önemli bir işlev üstlenmektedir.
Günümüzde araştırmacılar, Nazi rejiminin Afrika kökenli kurbanlarına ilişkin çalışmaları sürdürmektedir. Ortaya çıkarılan her yeni yaşam öyküsü, yalnızca Afrika kökenli bireylerin maruz kaldığı ayrımcılığı belgelemekle kalmamakta, aynı zamanda Nazi ideolojisinin bireyler ve toplum üzerindeki yıkıcı sonuçlarını daha kapsamlı biçimde anlamaya katkı sağlamaktadır.
Kaynakça
- Atkinson, Rick. An Army at Dawn: The War in North Africa, 1942–1943. Henry Holt, 2002.
- Boog, Horst (ed.). Germany and the Second World War, Volume III: The Mediterranean, South-East Europe, and North Africa. Oxford University Press, 1995.
- Browning, Christopher R. The Origins of the Final Solution. University of Nebraska Press, 2004.
- Del Boca, Angelo. Italiani, brava gente? Neri Pozza, 2005.
- Overy, Richard. The Dictators: Hitler's Germany and Stalin's Russia. W. W. Norton, 2004.
- Paxton, Robert O. Vichy France. Columbia University Press, 2001.
- Porch, Douglas. The Path to Victory: The Mediterranean Theater in World War II. Farrar, Straus and Giroux, 2004.
- Steinberg, Jonathan. All or Nothing: The Axis and the Holocaust 1941–1943. Routledge, 1990.
Halim Gençoğlu/fokusplus