Zamanı hayat cinsinden biriktirmek artık pek çok kişiye gerçek anlamda nasip olmuyor. Pek çoğumuz eskilerin meşhur söyleyişiyle elimizdeki zaman sermayesini bozuk para gibi harcıyoruz. Yine pek çoğumuz bu gerçek bir şekilde yüzümüze vurulduğunda da muhtemelen kabullenmek istemiyoruz. Bunun sağlamasını yapmak pek de zor değil oysa! Yaşadıklarımızdan elimizde ne kaldığına, zihnimizde ve kalbimizde ne biriktiğine samimiyetle bakalım; orada bu kahredici gerçeği gözlerini üstümüze dikmiş bize bakarken göreceğiz!
“Kısıtlı bir zamanımız yok, sadece çoğunu boşa harcıyoruz. Yaşam yeterince uzun ve tamamı iyi düzenlenirse, en büyük işlerin başarılmasına fazlasıyla yetecek kadar bahşedilmiştir, buna karşılık yaşam herhangi bir iyi şeye adanmadığında, lüks ve umursamazlık yüzünden tükenir ve kaçınılmaz son baskısıyla, bizden uzaklaştığını anlamadığımız yaşamın çoktan geçip gittiğini kavrarız” diyor Seneca, ‘Mutlu Yaşam Üzerine-Yaşamın Kısalığı Üzerine’ kitabında.
Bugün yaşayanların hemen tamamı dünyada mutluluğu yakalayabilmek için canhıraş bir mücadele içinde… Buna karşılık mutluluğun çıtası çok yukarılarda bir yere konuyor ve sürekli yer değiştiriyor. Bu devirde erişilmesi hep çok zor bir yerde konumlandırıyor kendini mutluluk. Ona erişmek için yapılması gereken o kadar çok şey, aşılması gereken o kadar büyük engeller var ki, yaşayanların ömrü onu yakalamaya yetmiyor. Bütün bu mücadelenin neticesinde mutluluğa erişememenin mutsuzluğu hemen herkesin yegâne kederli hayat hikayesi oluyor.
Boşa kürek çekmek ilginç bir deyim… Üç kelimeyle o kadar çok şey anlatıyor ki, dilin bu azdan çok çıkarma maharetine hayran kalmamak elde değil. Görünen şu; boşa kürek çekmek için iki şeyden birinin gerçekleşmesi gerekiyor. Ya üstünde ilerlenecek bir su (göl, deniz, nehir) olmaması ya da küreklerin suyla hiç temas etmiyor olması lazım… Tabii bu bir mecaz, esasen bu deyim bizim hayatımıza ilişkin bir şey söylüyor ki, bizim işin asıl burasını düşünmemiz gerekiyor. Kürek çekmekten kasıt yaşamaksa; içinde nefes alıp verdiğimiz ve bir yerlere varmak için büyük çabalar gösterdiğimiz halde aslında bir hayatımızın, anlamlı bir hikayemizin olmadığı ifade edilmek istenmiş olmalı. Bu birinci ihtimal! İkinci ihtimali de şöyle düşünebiliriz; bir hayat var, ancak bizim bütün yapıp ettiklerimize rağmen onunla gerçek anlamda bir temasımız yok. İki ihtimal de çok dramatik! Peki bir ihtimal daha yok mu? Kürekleri elden bırakıp denizi aramaya niyet edenler için elbette var.
Oraya buraya koşuşturan kalabalığın üstüne gökyüzünden göktaşı büyüklüğünde bir kelime düştü: Niçin? Korkuyla kaçışıp bulabildiği deliklere saklanıverdi o koca kalabalık!
Bir ömür başkalarının gösterdikleri hedeflere koşanlar, sadece kendilerinden uzağa doğru gitmiş olurlar.
Seneca, aynı kitabında ömürlerin yeterince uzun olmasına karşılık, var olan herkesin o ömrü o uzunlukta yaşamadığına işaret ediyor: “Birisinin beyaz saçlarına ve kırışıklarına bakıp uzun yaşadığını düşünmenin âlemi yok, o uzun yaşamadı, sadece uzun süre var oldu. Güçlü bir fırtınanın limandan koparıp oradan oraya sürüklediği veya farklı yönlerden esen çılgın rüzgârların etkisiyle aynı yerde dönüp duran bir adamın, uzun bir deniz yolculuğu yaptığını düşünmenin ne anlamı var?”
“Ne çok kelime var lisanımızda” diye geçirdi içinden beyaz saçlı adam, “ve aslında yaşarken ne kadar azı gerçekten dokunuyor bize!”
Gökhan Özcan, Yeni Şafak





