İktibas

İnsan ve ahlâk

Abone Ol

Ahlak, insan hayatının en önemli konularından biridir. Düşünen her insan, ister istemez bu konuya da girmeye mecburdur. Ahlak, bir problem olarak, sadece insan için vardır. Bitkilerin ve hayvanların hayatında düzen, dayanışma, birbirini tüketme ve hatta istismar bulunmasına rağmen ahlaktan bahsedilemez. Eğer, insan, fert ve toplum olarak, şuurdan yoksun olsa idi, insan için de öyle bir problem olmayacaktı. O halde, ahlâk konusu, şuur konusu ile çok yakın bir ilgi içindedir.

Ahlak problemi üzerinde düşünülürken şuur problemi asla ihmal edilemez. Şuur konusu, ahlak problemi incelenirken irade ve sorumluluktan daha önemlidir. Çünkü; şuurdur ki, bizde irade ve sorumluluk fikrini doğurur. Şuurun yokluğu halinde irade ve sorumluluk da yoktur. Ahlak problemini inceleyenlerin bu hususu önemle göz önünde bulundurmaları icabeder. Yalnız duyulara, reflekslere, mekanik etki tepkilere, içgüdülere ve ilcalara dayanan bir hayatta ahlak aranamayacaktır.

Biz, şuuru, idrakin idraki olarak tarif etmiştik. Bir psikolojik vakıa ve özellik olarak insan, kendinin de dahil bulunduğu varlık dünyasını bütün yönleri ile idrak etmekle kalmayıp, bu idrâkini de idrak edebilmektedir. Yani, bizim idrâkimiz, diğer canlılardan farklı olarak, varlık üzerine iki def'a katlanmaktadır. Bu, bizde mevcut, doğuştan bir mevcudiyettir. Bizde organizmanın yetersizliğine, duyumlarımızın ve idrakimizin eksikliğine ait bir duygu vardır. Biz, kendimizi ve idrakimizi yeterli bulamayız. Bütün canlılara sahip olabilecek bir güce sahip olmakla beraber, kendimizi ve idrakimizi cılız ve güçsüz hissederiz. Bu yüzden, bütün insanlarda mükemmelleşmek arzusu köklü ve derindir.

İnsandan başka hiçbir canlı, gözünün mükemmel görüp görmediğinden, kulaklarının ve diğer organlarının yeterli olup olmadığından şüphe edememiş ve gerçekten de eksiklerini keşfedememiştir. Biz, beş veya daha fazla duyu organımızla âleme açılan organizmamızın sınırlı, fâni, âciz, esir ve parçacıklar dünyasında çırpınan bir durumda olduğunu görürüz. Edindiğimiz bilgilerin yarımlık, eksiklik ve izafilik ifade ettiğini acı acı idrak ederiz. Yaşamak için başkalarına muhtaç olduğumuzu ve hatta başka varlıkları öldürerek ayakta durduğumuzu dehşetle görürüz. Etrafımızdaki varlıkları idrak etmekle kalmayıp onların da en az bizim kadar âciz ve zavallı bir durumda olduklarını görürüz. Güneşler ve yıldızlar bile sınırlı ve esir birer parçacık durumundadırlar. İşin garibi, insandan başkası da bu sınırlılığın, esirliliğin, fâniliğin, eksikliğin farkında da değil.

Pırıl pırıl yanan güneş bile, insan şuurundaki bu aydınlıktan mahrumdur. Ancak, insandır ki, sonsuzluğun, hürriyetin, ebedîyetin, mükemmelliğin özlemini en kavurucu bir susuzluk halinde yaşamaktadır. Bütün bu susuzluğun sebebi şuurumuzdur; bunları bize o, telkin ediyor. Sonsuzluğu, hürriyeti, ebedîliği, mükemmelliği arıyoruz. Kendi aczimizden, esaretimizden, sınırlılığımızdan, eksikliğimizden âdeta utanıyoruz. Bunlardan kurtulmak zorunluluğunu duyuyoruz: İşte sorumluluk. Âciz olduğumuz hâlde güçlü, esir olduğumuz halde hür, sınırlı olduğumuz hâlde sonsuz, eksik olduğumuz hâlde mükemmel olmak ihtiyacını duyuyoruz.

Bunları duyup da, bunlara sırt çevirmemiz bize azap veriyor, bunları duyup da inkâr etmek bizi karamsar yapıyor, insan olmak ümidini kaybediyoruz, kendimizi suçlamaktan kurtulamıyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, şuurumuzdan kurtulamadıkça, sorumluluktan da kurtulamayacağız.

İnsan, insan olmakla sorumluluğu yüklenmiş bulunuyor. O, mükemmelleşmek mecburiyetindedir. Mükemmelleşmek ihtiyacı, insanın iradesi haline gelmiştir. Şuur sahibi bir insan mükemmelleşmek iradesini de beraber getirir.

İşte ahlaki davranış, şuurlu ve zaruri olan bir mükemmelleşme iradesidir. İnsan, bilgisi ile davranışı ile mükemmelleşmek arzu ve iradesi içinde bulur kendini. İrade, bizdeki bu mükemmelleşme ihtiyacıdır. Bu istek ve ihtiyacın, toplumdan bize sirayet ettiği hususu iddia edilse de tatmin edici olamaz. Toplum insanın tabii çevresidir. Ferdi, toplumun dışında tutmaya çalışmak, bitkiyi topraktan ayırmak gibidir.

Biz, sosyeteyi, bazı farklar göstermesine rağmen, tabiattan tamamen ayrı görenlerin kanaatlarını paylaşmıyoruz. Sosyete, hiç olmazsa tabiatın dışında olamaz. Mükemmelleşme iradesi ferdin şuurundan doğmaktadır. Fertte şuur olmasa idi, bu iradeyi tabiat ve sosyete ona dışarıdan veremezdi.

Nitekim, tabiat ve sosyete geri zekâlı bir insana sorumluluk duygusu veremez. Kovandaki toplu hayat, arı ferdine şuur kazandıramamaktadır. Ancak, toplumun, insan şuur ve idrâki için besleyici etkilerde bulunacağı inkâr edilemez.

İnsan ferdi, kendi iradesinin yaratıcısı da değildir, biz onu, kendi şuurlu varlığımızda hazır buluruz. Peygamberler, veliler ve büyük ahlak kahramanları, insanlardaki bu mükemmelleşme iradesini ve şuurunu kamçılamak ve parlatmak isteği içinde faaliyet göstermişlerdir. Peygamberler "Ahlakı tamamlamak üzere" gönderilmişlerdir.

İnsanda, mükemmelleşme iradesi, bir iç özlem ve hareket olarak şuura bağlıdır ve zaruridir. Şuura hâkim sonsuzluk, hürriyet, ebedîyet gibi hedeflere doğru bir çaba ifade eder.

İnsanlar, duyuları ile çokluğun, esaretin, sınırlılığın, fâniliğin ve eksikliğin dünyasına bağlı olduğu halde, şuura hâkim Allah'a ait ışık huzmeleri, onu bu bataklıktan kurtarmaya çalışır. Mutlak irade, insanın iradesini çepeçevre kuşatarak mükemmelleşmeye doğru sürüklemektedir.

Cansızdan hayata doğru gelişen hilkat hamlesi, insanın hayatında ve şuurunda bir mükemmelleşme hamlesi hâlin de ifadesini bulmaktadır. İnsan, mükemmelleşmenin şuurunu duymak ve bu şuura göre davranmak zorundadır. Şuur, sorumluluk ve mükemmelleşme iradesini içerir.

Şuurunu, uyuşturmak sureti ile, sorumluluk duygusunu ve mükemmelleşme iradesini ortadan kaldırmaya çalışmak, insanı hayvandan daha aşağı bir seviyeye indirir. Hayvanı, duyumları tatmine ulaştırabildiği hâlde, insan duyularını aşma cehdini ihmal edemez. İnsan, insan olmanın sorumluluk ve mükemmelleşme iradesinden kaçarak kendini mutlu kılamaz. Halbuki, insan insan olmanın sorumluluğunu duymalı ve gerçekten mükemmelleşme iradesini amacına ulaştırmanın çilesini yüklenmeli idi.

Bu çileyi yüklenmede bütün insanlar aynı çabayı sarfedememektedirler. Bazılarına bu çaba çok zahmetli görünür, kendilerini duyumlarına bırakırlar; bazıları duyuların esaretini kırmak hususundaki çabasını bir türlü başarıya ulaştıramamanın ıstırabı ile yalpalayıp durur; bazıları da duyuların dünyasına acı bir tebessümle bakarak mutluluğu onları aşmış olmada bulur...

Seyyid Ahmet Arvasî, İnsan ve İnsan Ötesi, s.91-94

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }