“Rabbimiz, Allah’tır.’ Deyip de sonra (hayatları boyunca) doğruluktan ayrılmayanlara (ahirette) hiçbir korku yoktur. (Dünyadan ayrılırken) onlar mahzun da olmayacaklardır. Onlar Cennet’in yâranıdırlar. İşlemekte devam edegeldikleri (iyi amel ve doğru hareketleri) ne mükafat olarak orada ebedi kalıcıdırlar..”

“Hayatı hakka uydurma” amacına doğruluk uygulamasıyla ulaşılabileceğini kabul etmek, bunun büyük ölçüde feragat işi olduğunu da kabule zorlar bizi. Çünkü feragat, hayat kanunudur. Feragatsiz yücelik, güzellik ve iyilik olamaz. Birçok kişi, dünyevi görevlerini yapabilmek için konfora, eğlenceye, servete, hatta hayata veda etmek zorunda kalmışlardır. Feragat sadece kahramanlara ve velilere ait bir meziyet değildir. Hak bir gayenin gerçekleşmesi, bütün Müslümanların gerçek çeşmesinden âb-ı hayat içmesi, hayatın hakka yaraşır bir biçime girmesi elbette büyük fedakârlıkların eseri olacaktır. Doğruların yardımcısının cemiyet değil, Allah olduğuna tereddütsüz inanılabilirse, hak adına dünyevi çıkarlarından feragat olayları görülür. Aslında Müslüman için doğruluk, dini bir görevdir, feragat niteliği taşımaz. Ancak günümüz şartları, bu görevin yerine getirilebilmesine “feragat” faziletinin de eklenmesine sebep olmuştur.

“Hayatı hakka uydurma” amacının- uygulama safhası olduğu kadar- propaganda aracı da doğruluktur. Çünkü propaganda ve telkinin en etkili vasıtası, inanmış ve inandığını yaşamakta olan insandır. Mevcut Müslümanlar, inançları doğrultusunda doğru davranışlarıyla hayatlarını sürdürme gayreti güderlerse fazlaca bir zorlama ve sürtüşme olmadan, sessiz ve fakat kestirme yoldan Müslümanca yaşama amacının gerçekleştiğini ve Müslüman saflarının arttığını görmekte gecikmeyeceklerdir. İslam anlayışında, Allah’a giden yolun adı “sırat-ı müstakim,” yani dosdoğru yoldur. Bu yolun yolcusunun imandan sonra en önemli sıfatı da doğruluktur. Müslümanın doğruluğunun sınırı yoktur. Öz nefsi aleyhinde de olsa doğru konuşmak, doğru olmak, gerçeği doğru şekliyle ortaya koymak zorundadır. Sevgiye sabra daha yakın duran bir dengeyi kurabilseydik, o kayıpları ve acıları yaşamasaydık daha iyi olmaz mıydı? ‘Herkesin iyi taraflarına yakın ve dost, herkesin kötü taraflarına uzak ve soğuk’ durmamız şarttır. Ancak kimseyi tamamen hatalı yahut tamamen hatasız görmeme tavrı içinde olabilsek toplumun yüzü farklı hale gelir. 

 Din kardeşliğimizi dünyevî işlerde harcamayız. Allah için sever, Allah için sevilmeye çalışırız. Camilerimizi mukaddeslik vasfı ile koruduğumuz gibi, kardeşliğimizi de korumaya çalışırız. Kardeşliğimizin ortak değeri imandır. Toprak ve ırk farkı kardeşliğimizden bir şey kaybettirmez. Kardeşlerimize moral kaynağı oluruz. Arkalarından dua ederiz. Selam parolamızdır. Selam verir, selam alır, musafaha ederiz. Ziyaretleşmeyi kardeşlik haklarından görürüz. Mutluluğuna katılır, acısını paylaşırız. Din kardeşimize malî destekte bulunmayı o kardeşin de bu desteği suiistimal etmemesini birbirlerine dilleri ile zarar vermemelerini küçük hatalarını bağışlamalarını arzu ederiz. İhmal edilsek de ilgileniriz. Vermeyene verir, zulmedeni affeder, kötülük yapana iyilik yaparız. İyiliği emreder, kötülüğü önlemeye çalışırız. Küçüğe merhameti, büyüğe saygıyı, imani bir sorumluluk görürüz. Allah için olan kardeşliğin mükemmel bir kulluk çeşidi olduğunu biliriz. Yeri gelir, sevap olur, yeri gelir imanı tamamlar, yeri gelir bizi Cennete götüren amel olur. Bu ameli elde etmek için sevdiklerimizden hoşumuza gidenlerden verir, infak ahlakını uygularız. Geçinen ve geçinilen Mü’min oluruz. Gönül dünyamız, coğrafi sınırlar tanımaz. Bu kardeşlik haritaları aşan, bizi Cennette buluşturacak bir kardeşliktir. “Yaratıcıya isyan olan yerde yaratılmışa itaat etmemek” çizgisinde durma şuurunda hareket şarttır. Müslümanlara karşı dürüstlük, din ve dünyalarına faydalı olan şeyleri kendilerine göstermek, öğretmek, emir bi’l-ma’ruf ve nehiy ani’l-münker yapmak, kendi nefsi için istediğini onlar için de istemek, onlara karşı böylesine samimi bir iyilik düşünce ve uygulaması içinde olmalıyız. Kur’an-ı Kerim’de yer alan nasihun emin “güvenilir nasihatçi”, ancak bu vasıflara sahip olmakla gerçekleşir. Peygamberler bu anlamda birer nasihun emin’dirler.

Türkiye, Gazze katliamı karşısında hakiki bir tavır sergileyemedi! Türkiye, Gazze katliamı karşısında hakiki bir tavır sergileyemedi!

Mü’minlerin kardeşlik ilkesi, ‘ortada kalmasın’ diye gıybet haram kılındı. Hased çirkin görüldü. İyiliği emir, kötülüğü nehiy prensibi konuldu. Mü’minin ayıbını örtene ecir vaad edildi. ‘Kardeşliğin içi dolsun’ diye sadaka ve infak teşvik edildi. Sırf bu kardeşliğin bereketi, ‘yüzleri güldürsün’ diye tebessüm dahi sadaka sayıldı. Selam vermek, selama cevap vermek, dinden/imandan bir parça sayıldı. Bunun için hasta kardeşini ziyaret eden Mü’min, o hastanın yanında Rabbini buldu. İslâm, toprak bulduğu ilk yerde ‘kardeşlik uygulaması’ yaptı. Asırların kinini toprağa gömdü. Birbirlerini görmeye tahammül edemeyenleri omuz omuza aynı safta namaza durdurdu. Din kardeşliğinin namaz gibi, oruç gibi dinin içini dolduran kavramlardan olduğu görüldü. Kardeşliğimiz ve dinimizin bir parçası olarak vaz’ edildi. Mü’min hoş geçimli insandır. Peygamber Efendimiz, “Geçinemeyen ve geçinilemeyende hayır yoktur” buyurdu. 

Yaşanmayan, hayata intikal etmeyen, vicdanlara hapsedilmiş bir din ve iman sadece bir iddiadır. Dindarlık ise iddia ile olmaz. Dindarlık ve dine saygı, dini olanı, dinde olanı yaşamakla ve kullanmakla ispat edilebilir. Bir yanda dini yaşama adına kişisel hayatlarında hiçbir eylem/amel/alamet bulunmayan bazı kimseler, dine son derece saygılı ve kalplerinin temiz olduğunu iddia etmektedir. “Gerçek Müslüman” iddiası Allah ve Resulü ölçüsüne uyarak yaşamakla ispat edilir. Akaidde de emin olmak da ümit kesmek de küfürdür.


Peygamberimiz, hiçbir dini vecibeden/görevden kendisini muaf tutmamışken, kendileri için dinde muafiyet uyduran bu tür insanların sahtekarlığı ortadadır. Kendilerinin dışındakileri dışlayan özelde bu iddia ve tavırları paylaşanları, genelde bütün Müslümanlara yönelik olarak bir kez daha ikaz etmek yerinde olacaktır. 

İslam’ı yaşamak, onu hayatın bütünlüğü içinde yaşamaktır. İbadet’in kemali, hayatın bir ibadet halini almasıdır. İslam sana bir “istikamet”, bir “kişilik” kazandıracak ve sen bu hayatın her safhasını, her işini, o istikamet şuuruyla ve o kişilik sağlamlığıyla itidal üzere yaşayacaksın.

Yaşar Değirmenci, Yeni Akit