Haberler

Kutsala saldırıyı "özgürlük" kılıfına giydiren arsızların iki yüzlülüğü

Yahudilerin Batı’yı ruhsuzlaştırarak açtığı her kutsala saldırma ortamından beslenen laik-kemalist yobazlık, İslam’ın şiarlarına saldırırken 'özgürlük' maskesine sığınıyor! Kendi sahte putlarına, Alevilik taassupçuları gibilerinin kutsallarına en ufak imada dahi linç ve tecavüz tehditleriyle kuduranların, sıra Allah’ın kitabına gelince takındığı o pişkin tavır, mukaddesat düşmanlığının tescilli birer vesikası olarak ortada duruyor.

Abone Ol

Dünyada ve Türkiye'de "ofansif mizah", "kara mizah" ve "ifade özgürlüğü" adı altında sahnelenen kepazelik, sanat-sepet mavallarıyla asla bahane edilemeyecek derecede bir alçaklıktır. Bu, doğrudan doğruya Müslüman Anadolu’nun mukaddesatına, ruh köküne ve bilcümle Müslümanlara yöneltilmiş sinsi ve planlı bir taarruzdur. Sahne arkasındaki küresel kuklacıların ve sahnedeki yerli şaklabanların "sınır tanımayan özgürlükçü" maskesi, ucu kendi putlarına, dokunulmazlarına ve ideolojik gettolarına dokunduğu anda yırtılmakta; arkasındaki ikiyüzlü Kemalist azgınlık tüm çıplaklığıyla ifşa olmaktadır.

Kutsal rasyonelleştirilemez, doğrudan namustur!

Yazar Altay Cem Meriç'in de bahsettiği üzere kutsal, laik-seküler aklın rasyonel kalıplarına döküp kendince meşruiyet biçeceği, "bize mantıklı bir açıklama yapın" diyeceği bir oyuncak değildir. Kutsal; insanın dünyasında büyük bir mana atfettiği, saygının nesnesi kıldığı ve canı pahasına koruduğu doğrudan "namus" hükmündeki dokunulmaz alandır.

Meriç'in verdiği bu örnek de kutsal hassasiyetinin boyutunu gösterir: Müslüman Anadolu insanının Peygamber Aleyhisselam’ın adı anılınca elini göğsüne koyması, ezan okunduğunda hemen doğrulup üstünü başını düzeltmesi, evladına "Muhammed" ismini tek başına koymaktan haya edip (sövülmesin, saygısızlık edilmesin diye) yanına bir isim daha eklemesi ya da ismini "Mehmet" diye hafifletmesi bundandır.

Yeryüzünde kendi kutsalının çiğnenmesine rıza gösterecek tek bir insan teki bile yoktur. Bu gerçek, felsefi ve fıtri bir kanundur. Meriç'in bu örneğinde olduğu gibi bir adama babasından yadigar bir köstekli saat kalsa, o saate gözü gibi bakar. Babanın hiç sevmediği birinin o saati eline alıp havaya atıp tutmasına, onunla alay etmesine müsaade etmez. O esnada birisi çıkıp seküler bir pişkinlikle, "Yahu ne var bunda? Babanın ruhu mu var bu saatte? Altı üstü bir metal parçası, rasyonel ol!" dese, o evladın bu hassasiyetini rasyonel olarak açıklama zorunluluğu var mıdır? Elbette yoktur! Kutsal, rasyonalitenin ötesinde bir duygu ve inanç birleşimidir. Fikir zamanla duyguya, duygu ise kutsala dönüşür.

İşte "her şeyle dalga geçilebilir" yalanını savuran nihilist görünümlü arsızlar, kendi kırmızı çizgilerine gelindiğinde anında en vahşi sansürcülere, en acımasız linç güruhuna dönüşmektedir. Kendi kutsalları Mustafa Kemal ile ve kendi ideolojik inançlarıyla dalga geçilmesine asla müsaade etmeyen bu güruh, iş İslam’ın şiarlarına geldiğinde "ofansif mizah" zırhının arkasına saklanmaktadır. Bu, tam manasıyla ahlaksız bir çakallıktır!

Leman örneği

Bu sinsi taarruzun en taze örneklerinden biri Leman dergisinin Peygamber Efendimizi tasvir etmeye cüret ettiği karikatürle patlak vermiştir. Gelen tepkiler üzerine derginin yaptığı ilk açıklama tam bir fiyaskodur; salavatlar eşliğinde adeta Müslümanların aklıyla alay eden upuzun bir savunma tweeti atmışlardır. Ardından sığındıkları ikinci açıklama ise ilkinden daha da saçmadır: Güya niyetleri Peygamber’i çizmek değilmiş; Gazze’de ölen Müslüman ve Yahudi çocukları temsil etmek için "Muhammed ve Musa" isimli iki figür tasvir etmişler!

Gazze’de siyonist bombalarla katledilen küçücük bir bebeği temsil etmek için sakallı ve sarıklı bir figür çizmek mi geldi aklınıza? Müslümanlığı sembolize etmek için başka hiçbir makul yol yok muydu? Elbette bu sinsi bir kıvırmadır. Leman’ın geçmiş sicili tarandığında, sistematik olarak peygamberlerle ve İslam’ın kutsallarıyla dalga geçen karikatürleri defalarca piyasaya sürdüğü ayan beyan ortadadır. Sınırları yavaş yavaş yoklayarak Müslümanların reflekslerini felç etmeyi amaçlamaktadırlar.

Kutsala gösterilen ince hassasiyet

Muhammed Yazıcı Hoca'nın da bahsettiği üzere İslam fıkhının bu konudaki hassasiyeti o kadar derindir ki; geçmişte bazı fukaha, Müslümanların azınlıkta olduğu veya zayıf düştüğü Darülharp topraklarına Kur'an-ı Kerim götürülmesini caiz görmemiştir. Gerekçe ise gayet açıktır: Müslümanlar orada aciz kalabilir, Kur'an gayrimüslimlerin eline geçip tahkir edilebilir! Mukaddesatın çiğnenme ihtimaline karşı gösterilen bu koruma refleksi, bugün "ne olacak canım, hoşgörülü olun" diyen imanını satmış, içeriden tahripçi zavallıların ne kadar büyük bir zihni sarsıntı yaşadığını göstermektedir.

Kutsalın hafife alınması, onunla şaka yollu da olsa oynaşılması doğrudan doğruya iman dairesinin dışına çıkıştır. Bir Müslüman, inancıyla dalga geçilen bir masada oturup buna sessiz kalıyor, hatta sırf ezikliğinden veya "ortamın parçası olma" hevesinden dolayı buna gülüyorsa, o masadaki kutsalı çoktan kaybetmiş demektir.

Batı'yı dinsizleştiren Yahudi aklı kendi kutsalına dokundurtmuyor!

"Batı’da Hz. İsa ile bile dalga geçiliyor, bu fikir özgürlüğüdür" argümanını diline dolayan yerli lejyonerlerin farkında olmadığı ya da görmezden geldiği gerçek şudur: Bugün Batı nizamının kurucu ve hakim unsuru Hristiyanlar değil, Siyonistlerdir. Batı dünyasında Hristiyanlığın içinin boşaltılması, dinsizleşme ve ruhsuzlaştırma operasyonunun başında bizzat Yahudi aklı yer almaktadır. Kendi inançlarını, soylarını ve varlıklarını çelikten bir zırhla koruyan Yahudiler; Batı’yı kendi ürettikleri seküler rüzgarlarla dinsizleştirerek, kendi tahakkümlerine boyun eğecek ruhsuz, köksüz ve hafızasız bir köleler yığını üretmektedir.

Bu küresel tezgahın en net ispatı, Batı'daki dokunulmazlık sınırlarında saklıdır. Meriç'in değindiği üzere, Almanya’da veya herhangi bir Batı merkezinde Hz. İsa ile dalga geçmek serbestken; Siyonizmle, Netanyahu ile ya da Holocaust (Yahudi Soykırımı) ile ilgili en ufak bir kara mizah denemesi yapan karikatüristler anında işinden kovulmakta, zindanla tehdit edilmektedir. Kimle dalga geçilemiyorsa, o sistemin gerçek sahibi odur!

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de Meriç'in anlattığı üzere Türkiye’de de yaşanmıştır. 1980’li yıllarda Gırgır dergisi Yahudilerle ilgili tek bir karikatür yayınladığında, dergi ertesi gün kapatılmış ve çizen karikatürist hapse atılmıştır. Yine Nevşin Mengü, İncil’den bir pasaj okuyup Yahudi din adamları olan Ferisileri tenkit ettiğinde, siyonist yazar Karel Valensi anında tepki göstermiş ve Mengü panik içinde özgürlükçü pozlarını bir kenara bırakarak "Özür dilerim, kastımı aştım" diye diz çökmüştür. Güçlüysen kutsalını korursun; zayıfsan senin kutsalına saldırmayı "ifade özgürlüğü" diye yuttururlar!

İçerideki laik-kemalist güruh da Batı’daki bu "ruhi boşluğu" ve dinsizleştirme dalgasını fırsat bilerek, İslam’a olan tarihsel kinlerini "özgürlük" kılıfıyla piyasaya sürmektedir.

Laik-Kemalist azgınların iki yüzlülüğü

Türkiye'deki laik zevatların ve "sanat-sepet" tayfasının özgürlükçülüğü, Müslümanların mukaddes kitabı Kur'an-ı Kerim'i ve İslam'ı aşağılayana kadar sürmektedir. Yazıcı Hoca'nın verdiği şu örneklerle de bellidir ki kendi ideolojik gettolarında en ufak bir sarsıntıya tahammül edemeyen bu güruhun ikiyüzlülük sicili kapkaradır:

  • CHP’nin Tecavüz Tehditli Çifte Standardı: Sahnede Kur'an ile dalga geçilmesini "ofansif mizah" diye savunan ahlaksız stand-upçılar, Dersim katliamını ya da kendi mezhebi hassasiyetlerini mizah konusu yapmanın imasından dahi korkmaktadır. Nitekim geçmişte Alevilerle ilgili basit bir şaka yapan kadın bir stand-upçıyı, bizzat Cumhuriyet Halk Partili milletvekilleri kadınlığı üzerinden en adi ve ahlaksız ifadelerle hedef göstermiş, yorumlarda kadına yönelik açık tecavüz çağrıları yapılmıştır. O gün kadının insan haklarını savunmayan CHP ve yandaş sanatçılar, bugün Kur'an'a saldıran ahlaksız soytarıyı adliye kapılarında ziyaret edip ona hami olmaktadır.

  • Mehmet Ali Erbil Vakası: Mehmet Ali Erbil’in yıllar önce canlı yayında Alevilerle ilgili kurduğu tek bir dikkatsiz cümle yüzünden televizyon stüdyolarının nasıl basıldığı, adamın can korkusuyla Alevi dedesinin önünde adeta diz çökmek zorunda bırakıldığı hala hafızalardadır. Güçleri yettiğinde televizyon basıp insanları hayatından bezdirenler; Müslümanlara gelince "hoşgörülü olun, bu mizahtır" masalı anlatmaktadır.

  • Mustafa Kemal'e İma Bile Yasak: Mustafa Kemal hakkında küfür veya hakaret içermeyen, sadece tarihi bir gerçeği dile getiren en ufak bir cümlede insanların hayatı karartılmaktadır. 10 Kasım’da sosyal medyada "Kemal Paşa tatlısı" paylaştı diye insanlar gözünü cezaevinde açarken; Kur'an'a, sünnete, tesettüre saldıran soytarılar el üstünde taşınmaktadır.

Sosyal medya şaklabanları şöhreti İslam'a saldırmakta aramakta

Muhammed Yazıcı Hoca'nın dikkat çektiği gibi bugün Türkiye’de ilmiyle, irfanıyla ömrünü kütüphanelerde çürütmüş, makaleler yazmış hakiki ilim adamlarının sesi duyulmazken; sosyal medyanın yaka mikrofonlu, cerbezeli zibidileri tek bir algoritma oyunuyla milyonlara ulaşıp ahkam kesmektedir. Cümlelerinin arasına nokta virgül gibi "Ben Amerika'dayken..." yalanlarını serpiştiren bu "Mağrip görmüş mallar", arkalarına topladıkları sorgusuz sualsiz kurşun asker kitleleriyle itibar suikastçılığı yapmaktadır.

Sahnede Kur'an-ı Kerim'le alay eden o son stand-upçı da bu ucuz kahramanlık tezgahının bir parçasıdır. Yeteneksizliğini, berbat mizahını örtbas etmek ve hızlıca 5-10 milyon izlenme alıp parsa toplamak için Müslümanların kutsalına saldırmıştır. Üstelik bu işi o kadar sinsi ve planlı yapmıştır ki; babası dahi "Oğlum sen neden hiç gözaltına alınmıyorsun?" diye sorarken, tam da 2 Temmuz Sivas olaylarının yıl dönümünde Türkiye'ye giriş yaparak kendisini kelepçeletmiş, "mağdur Alevi sanatçı" tiyatrosuyla küresel foncularına selam çakmıştır. Yargıdaki kadrolaşmaları deşifre olan, devletin her kademesinde tuzu kuru yaşayan bu güruh, hala utanmadan "kelle koltukta" mağduriyet edebiyatı yapmaktadır.

Merhamet maraz doğurur!

Yazıcı Hoca, 28 Şubat sürecinde bu milletin evlatlarına kan kusturan, sokağa çıkacak yüzü olmaması gerekirken bugün hala en popüler mecralarda Müslüman Anadolu’ya, başörtülü kadınlarımıza "fahişe" deme cüreti gösteren ahlaksız, namussuz gazeteci artıkları hala en çok izlenenler arasındaysa; bu, Müslümanların marazi merhametinin ve pısırıklığının bir neticesi olduğunu belirtti. Bu azgın azınlığı hoşgörüyle ya da entelektüel münazaralarla yola getirme ihtimali yoktur. Bunların zihinleri düzelmemiş, sadece Müslümanların diş göstermesiyle sınırları kabullenmek zorunda kalmışlardır. Başörtüsünü hazmetmiş gibi görünmelerinin tek sebebi, kafalarına vura vura bu hakkın onlardan söküp alınmış olmasıdır.

Bu tıynete sahip olanları hizaya getirecek yegane lisan GÜÇtür.

Meydan sokak itlerine bırakılmayacak!

Yazıcı Hoca'nın da parmak bastığı, sınırını koruyabilmenin yegane yolu, gerektiğinde sınır ihlali yapmak olduğu gerçeğidir. Kendi mabedini, kutsalını dokunulmaz kılıp Müslümanların namusuna göz diken bu şaklabanlara, kendi dokunulmaz sandıkları fildişi kulelerinin ne kadar kırılgan olduğu aynen gösterilmelidir. Bu azgın tıynete gösterilecek marazi merhamet, yalnızca daha büyük küstahlıkları doğuracaktır. Mukaddesatımıza uzanan dilleri kökünden koparmak, namus borcumuzdur.

Bu ülkenin, bu vatanın yegane ve meşru sahibi Müslüman Anadolu insanıdır. Siyonist aklın ve onların yerli uşaklarının mukaddesatımıza yönelik bu sinsi beşinci kol faaliyetine karşı tek çözüm; tavizsiz, şedit, eğilmez ve çelikten bir iradeyle meydanı bu sokak itlerine bırakmamaktır!

Baran Dergisi

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }