Politikacıların, aydın kabul edilen diplomalılarımızın konuşmalarında en çok kullandıkları kelime laiklik olsa gerek. Bu kelimeyi, bu kadar çok kullanan, toplumun “kaymak tabakası”nı oluşturan aydın(!)larımızın yüzde biri acaba, laikliğin ne demek olduğu konusunda bir fikir sâhibi midir? Yüzde birinden vaz geçtik, binde biri, “laiklik ne demek?” diye düşünmüş müdür? Yoksa, papağan gibi, ne demek olduğunu bilmediği bir kelimeyi her fırsatta tekrarlayıp durmakta mıdır?

Târihe göz atmakta fayda var:

Martin Luther’in, yozlaşmış Kilise yönetimine karşı 1517 yılında Wittenberg katedralinin kapısına çivilediği teziyle başlattığı, Calvin, Zwingli, Erasmus’un destekleyip devam ettirdiği Reform tutumunu benimseyen, zamanla Avrupa’da oldukça geniş bir alanda yer kazanan Protestanlarla, onları “dinden çıkmış” kabul eden Katolikler, 30 yıl boyunca, yekdiğerini (birbirlerini) yok etmek, kökünü kazımak için ölesiye savaştılar. Sonunda hiçbir taraf, karşısındakini YOK EDEMEYİNCE, 1648 yılında Westfalia andlaşmasını imzaladılar.

Buna göre, Oğul Tanrı kabûl ettikleri (Kur’âna göre küfürdür, kâfirliktir) Hz. İsa A.S.ın vekîli olan Papa’nın dedikleri, bundan böyle, Hristiyan Şerîatı olarak KABUL EDİLMİYOR, Papa’nın yerini, otoritesini PARLAMENTO alıyordu. Hristiyan Şerîatı/kanunları yerine, PARLAMENTO’nun çıkardığı kanunlar kabul ediliyordu. Parlamento’ya 3 erk tanındı.

Parlamento’nun 3 erkinden biri legislation (teşrî‘=kanun koyma), diğer iki erki jurisdiction (kaza/yargı) ve execution (icrâ/yürütme)dir.

Westfalia andlaşması, her hükümdara, istediği dîni (Katoliklik veya Protestanlık) seçip ona göre yaşama hakkı tanıyordu, hükümdarların halkı da, onun dîninde (biz Müslümanlar, ‘mezhep’ zannediyorsak da, kendileri ‘dîn’ olarak kabul ederler) olacaktı.


İslâm’da ise, Halîfe, Şerîat koymaz; Halîfe’nin dediği şerîat/kanun değildir, Şerîatı Allah (C.C.)koymuş, Resûlullah (S.A.V.) vâsıtasıyla bütün insanlara bildirmiştir. İslâmî bir sosyo-politik yapı olan Devlet yönetiminde, sâdece 2 erk vardır: yargı yürütme.


Osmanlı Devleti’nin her mühim kurumu için kullandığı hümâyûn kelimesi bu olguya işâret eder: Hümâ; yumurtası havada çatlayan, hep gökte yaşadığı kabûl edilen bir efsâne kuşudur, hümâyûn da, “göğe ilişkin, semâvî” anlamında kullanılmıştır. Osmanlı Devleti, ordusuna o zamanki Türkçeyle “ordu-yu osmânî” dememiştir; ordu-yu hümâyûn demiştir: “Gökten gelen kutlu buyrukları Yeryüzünde hâkim kılmağa memur ordu” demektir.


İçteki bozukluklar ve yeryüzünün pek çok yerini sömürgeleri hâline getiren Avrupa’lı emperyalistlerin baskılarıyla, aslında, sosyal, kültürel teslîmiyet, dolaylı, örtülü sömürge hâline gelmek demek olan Tanzîmât (1839) en keskin KIRILMA noktasıdır. O zamandan başlayarak, kendimize “Avrupalı’nın bize baktığı gibi” bakmağa alıştık/alıştırıldık. Asrîleşme/Batılılaşma/Çağdaşlaşma akımından önce, Osmanlı, Müslüman olmayanlara Millet Nizâmı uyguladı: her inanç topluluğunun başına, kendilerinden bir dîn yetkilisini getirdi, dillerine, kültürlerine, geleneklerine KARIŞMADI, dâvalarını kendilerine bıraktı, belli bir mikdar mâli davaları bile kendi içlerinde hallettiler. İstanbul’un fethinden şu kadar yıl sonra bile, Rum gençler, Patrik’in soğuk kış gününde denize attığı haçı çıkarmak geleneğini sürdürmektedirler.

Osmanlı Devleti, Avrupa’lıların Amerika kıtasında yaptıkları gibi davransa idi, Bulgarca, Sırpça, Yunanca unutulurdu, Balkanlarda, Kuzey ve Güney Amerikadaki yerliler kadar az sayıda Bulgar, Sırp, Yunanlı, gayrı müslim kalırdı. Avrupa (Amerika onun kültürel ve politik uzantısıdır) insan hakları, hayvan hakları konusunda, Osmanlı Devleti’nin topuğuna erişebilmiş değildir. Yerinden, yurdundan ettiği sığınmacılara karşı tutumu da gösteriyor ki, “insan gibi davranmağa”, adam olmağa niyetleri de yoktur.


Anlaşılmış olmalıdır ki, biz Türklerin, insanların özgürce yaşamaları, inançlara saygılı olma gibi konularda, meselemiz (problemimiz) OLMAMIŞTIR. Laiklik, Avrupa’lı halkların kendi aralarında çıkan, pek çok insanın ölümüne yol açan anlaşmazlıklar, mücâdeleler sonunda, AVRUPA’NIN ulaştığı bir ÇÖZÜMdür; bizde mesele (sorun) YOK idi ki çözüme ihtiyaç duyalım.


Her ne hâl ise, Tanzîmât ürünü tutum, davranış sonucu olarak aldığımız laiklik üzerine çok söz söylenmekte, fakat işin esası atlanmaktadır. Laikliğin ne olduğu konusuna, bilinçli bir Müslümanın yazdıklarını okuyarak bakalım:

secularism (Britannica): İnsanların Âhiretle ilgisini sâdece Dünya işlerine çevirmeyi hedefleyen dîn karşıtı sosyal bir hareket.

Webster sözlüğünde secularism: İnanç ve ibâdetin her şeklini reddeden ilkeler ve uygulamalar düzeni.

Secularism kelimesinin, bilim (science) ile, bu kelimenin hiçbir türevi ile ilgisi, ilişkisi de YOKTUR:

science: ilim, bilim
knowledge: bilgi
learning: öğrenim
study: inceleme, çalışma
information: malûmât, bilgilendirme.

***


Görüldüğü gibi, laikliğin, birçoklarının zannettiğinin aksine, ilimle, bilimle bir ilgisi yoktur; Avrupa’lıların, kendi problemlerini çözmek için îcâd ettikleri bir yoldur.

Sekülarizm, sâdece dînin devletten ayrılması demek değildir; laikliğin gerçek anlamı; dînin, hayâtın tamâmından çıkarılmasıdır.

Dînin, devletten ayrılması uygulamanın sâdece bir kısmıdır.
ardından, dînin, terbiyeden, eğitimden ayrılması gelir,
sonra dînin, ahlâktan soyutlanması,
sonra, iktisaddan soyutlanması,
sonra toplumdan soyutlanması,
sonra, siyâsetten soyutlanması gelir.

***

Birkaç misâl:

Coca Cola'nın inadına marketlere konulması yüzkarası, lanetli bir davranış! Coca Cola'nın inadına marketlere konulması yüzkarası, lanetli bir davranış!

*Laiklik, senin namaz kılmana mâni olmaz, fakat, çocuğuna namazı öğretirsen, ona namaz kılmasını söylersen, seni cezalandırır. Bu, kanuna aykırıdır; 18 yaşından sonra çocuğuna karışamazsın.

*Laiklik, seni zina yapmağa zorlamaz, ama, kızının bu işi yapmasını önlemeğe çalışırsan seni hapse mahkûm eder.

*Laiklik seni içki içmeğe zorlamaz, ama, eşinin içki içmesini engellersen seni yargılar.

Demek ki, Laiklik; dînin ve ve dindarlığın görünüşteki kısmına karşı değildir, fakat Dînin ÖZÜNE, CEVHERİNE KARŞIDIR.

Laikliği gerçekten benimseyen ve Müslüman olarak kaldığını düşünen yurttaşlarımızın dikkatine sunulur.

Kanunu eleştirmek suç değildir, kanuna aykırı davranmak suçtur.
Ülkenin yönetiminde kullanılan kanunlara, bir yurttaş olarak uymak başka, laikliği içten, istekle benimsemek başkadır.

Kafa karışıklığından kurtulmak, adam olmanın ilk adımıdır.

Prof. Dr. Mehmed Maksudoğlu, 16 Ocak 2023