Hukuk tarihçisi Prof. Lena Salaymeh, bu röportajda Türkiye’de laikliğin meydana getirdiği siyasî, hukukî ve toplumsal dönüşümü yeni sömürgecilik kavramı üzerinden inceliyor. Salaymeh’e göre kapitülasyonlar ve Lozan’la kurulan düzen, ülkenin hukuk ve yönetim anlayışını Avrupa merkezli kalıplara bağladı; İsviçre Medeni Kanunu, İtalyan ceza kanunları ve Alman ticaret hukuku bu sürecin parçaları oldu. Medrese, tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla geleneksel eğitim ve irşad kurumları tasfiye edilirken, vakıfların zayıflatılması âlimlerin toplumsal gücünü kırdı. Diyanet’in Avrupa’daki din işleri kurumları örnek alınarak kurulmasıyla din, devletin denetlediği bir alana dönüştürüldü. Röportajda ayrıca “laik-dindar” ayrımının yerleştirilmesi ve sekülerleşmenin kaçınılmaz bir süreç gibi sunulması ele alınıyor. (Baran Dergisi)
İşte o röportaj:
1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını takip eden 2 yılda devlet medreseleri, tekke ve zaviyeleri kapattı. Aynı zamanda Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. 1924 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası, İslam’ı “devletin dini” olarak ilan etmişti. Ancak 1928 yılında İslam’ı devletin dini olarak tanımlayan anayasa maddesi yürürlükten kaldırıldı.
Son olarak 1937 yılında laiklik ilkesi resmî olarak Anayasa’ya dâhil edildi ve Türkiye Cumhuriyeti “cumhuriyetçi, milliyetçi halkçı, devletçi, laik ve inkılapçı” olarak tanımlandı. Böylece devlet, “din” alanını kendi otoritesi altında yeniden düzenledi ve kurumsallaştırdı. Kuruluşunun üzerinden bir asırdan fazla süre geçmiş olmasına rağmen Diyanet İşleri Başkanlığı bugün de devlete bağlı bir kurum olarak faaliyet göstermeyi sürdürmektedir.
Tunus ve Mısır gibi Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bazı ülkelerde din işleri birimlerinin başında geleneksel dinî eğitim almış âlimlerin bulunmasından farklı olarak, Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı batılı tarzda kurulmuş üniversitelerde ilahiyat eğitimi almış kişileri istihdam etmektedir.
Günümüzde laiklik etrafındaki tartışmalar, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yaşamında merkezi bir yer tutmaya devam etmektedir. Laikliğe ilişkin farklı yorumlar; dinin kamusal alandaki rolü, devlet kurumları, eğitim ve bireysel özgürlük meseleleri etrafındaki tartışmaları şekillendirmektedir.
Türkiye’de bazıları laikliği eşitliği ve çoğulculuğu korumak için gerekli bir ilke olarak değerlendirirken, diğerleri laik devlet yapılarının dinî alana müdahale ettiğini ve onu sınırlandırdığını savunmaktadır. Bu tartışmalar, laiklik, devlet iktidarı ve din arasındaki ilişki üzerine daha kapsamlı bir sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Laiklik gerçekten tarafsızlığı ve eşitliği güvence altına alabilir mi?
Laiklik, Hristiyan ve Avrupalı tarihsel temellerinden gerçekten ayrıştırılabilir mi, yoksa bu temelleri devlet kurumları ve hukuk normları aracılığıyla kaçınılmaz olarak yeniden mi üretir?
Bu soruları tarihsel, karşılaştırmalı ve hukuki bir perspektiflerden ele almak üzere hukuk ve tarih (İslam ve Yahudi hukuku) alanlarında uzmanlaşmış Profesör LenaSalaymeh ile bir röportaj gerçekleştirdik. Salaymeh, Oxford Üniversitesi’ndeki görevinin ardından şimdi Paris Üniversitesine bağlı olan École Pratique des HautesÉtudes’de (EPHE) profesör olarak görev yapmakta; laiklik, hukuk ve “din” ile eleştirel teori üzerine çok sayıda çalışma yayınlamaktadır. Hukuk doktoru (JD) derecesini Harvard Üniversitesi’nden, hukuk ve İslam tarihi alanındaki doktora derecesini ise Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’den almıştır.
Bu röportajın amacı, laiklik hakkındaki kamusal tartışmalarda yaygın biçimde karşılaşılan yargıların ötesine geçmek ve Türkiye’de ve başka bağlamlarda laikliği anlamaya yönelik alternatif yaklaşımlara ışık tutabilecek bir araştırmacının uzmanlığından yararlanmaktır.
Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu devletlerde laiklik ne anlama gelmektedir?
Laiklik birden fazla olguyu ifade edebilir: insanların benimsediği bir ideolojiyi, bir yönetim ilkesini ve bir düşünme biçimini. Laik düşünme biçimi, erken modern Avrupa’da Protestan Hristiyan teolojisinin, Hristiyan mezhepleri arasındaki savaşların ve “dinî çatışmalara”(religious conflicts) son verme arzusunun bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Avrupalılar, “dinî çatışmaları” çözmek amacıyla zamanla “dinî hoşgörü” anlayışını ve “din”(religion) ile “seküler alan” arasında bir ayrım geliştirmiştir. Hem “seküler alan” hem de “din” (religion), laik düşünme biçimini yansıtan modern ve Avrupa merkezli kavramlardır. Laik düşünme biçimleri, modern dönem sonrasında belirli bir yere ve tarihsel döneme göre farklılık göstermektedir. Avrupa, Kuzey Amerika ve Batı dışı toplumlardaki laik düşünce biçimleri arasında çeşitli ayrımlar bulunmaktadır. Bununla birlikte laik düşüncenin çok sayıdaki farklı biçimi, “seküleralan” ve “dini alan” olarak adlandırılan toplumsal bir ayrım inşa etme çabasını paylaşmaktadır. Bu ayrım doğal veya evrensel değildir; aksine laik bir düşünme biçimi tarafından üretilmiştir.
Laik düşünme biçimi, Avrupa’dan dünyanın diğer bölgelerine esas olarak sömürgecilik ve yeni sömürgecilik yoluyla yayılmıştır. Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu devletlerde laik düşünce, farklı demografik yapılara sahip devletlerde işlediği şekilde işler. “Religion (din)” kavramı Avrupa merkezli olduğu için, Avrupa dışındaki ve Hristiyan olmayan pratiklerden ziyade Avrupalı Hristiyan pratikleriyle daha uyumludur. Dolayısıyla dini özel alana hapsetmeye yönelik laik hedef, Avrupalı Hristiyanlara ve Hristiyanlık sonrası topluluklara avantaj sağlarken Hristiyan olmayan geleneklerin mensuplarını dezavantajlı hâle getirir. Nitekim laik düşünme biçimi, Yahudi karşıtlığına ve İslamofobi’ye yol açmaktadır. Bu nedenle, Yahudi nüfusun yoğun olduğu bir devlette —örneğin Siyonist yerleşimci kolonisinde— Yahudi karşıtlığına ya da Müslüman nüfusun yoğun olduğu bir devlette —örneğin Türkiye’de— İslamofobi’ye rastlamak mümkündür. Devletin demografik yapısı, laik düşünme biçiminin Hristiyan olmayan geleneklere karşı önyargılı olduğu gerçeğini değiştirmez.
Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu devletlerin büyük bir kısmında laiklik Avrupa sömürge yönetiminin bir sonucu olarak gelişmişken, Türkiye laikliği kendi iradesiyle benimsemiş gibi görünmektedir. Sizce Türkiye’de laiklik, ülkenin kendi ihtiyaçlarına cevap vermek üzere bilinçli olarak benimsediği ve geliştirdiği bir ilke miydi? Öyleyse bu ihtiyaçlar nelerdi?
Pek çok Türk’ün Türkiye’nin sömürgeleştirilmediğine inandığını biliyorum. Ancak bu, tarihin Avrupa merkezli ve hatalı bir yorumudur. Sömürgecilik, İspanyol ve Portekizlilerin Güney Amerika’yı işgal etmelerinin ardından, on altıncı yüzyılda ortaya çıkan modern bir emperyalizm biçimidir. Sömürgecilik, bir devletin sermaye elde etmek ve bu sermayeyi başka bir yere aktarmak amacıyla bir bölgeyi işgal etmesini ve o bölgenin hem doğal kaynaklarını hem de insan kaynağını sömürmesini içerir. Ancak sömürgeciliğin tek biçimi bu değildir. On dokuzuncu yüzyılda yeni bir sömürgecilik biçimi aşamalı olarak ortaya çıkmıştır. Yeni sömürgecilik, sömürgeciliğin kurumsallaştırılmış, hukukileştirilmiş ve gizlenmiş bir biçimidir. Yeni sömürgecilik koşullarında bir devlet özerkmiş gibi görünür, ancak gerçekte uluslararası yönetişim sistemi ve yeni sömürgeci devletlerin vekilleri aracılığıyla kontrol edilir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun pek çok bölgesi Avrupalılar tarafından doğrudan sömürgeleştirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bugün Türkiye’yi oluşturan kısmı ise doğrudan sömürgeleştirilmemiş veya işgal edilmemiştir. Ancak on dokuzuncu yüzyılda, hatta belki de daha erken bir tarihte yeni sömürgeciliğe maruz kalmıştır. Çin ve Japonya gibi Türkiye de on dokuzuncu yüzyılda kapitülasyonlar aracılığıyla Avrupa devletlerinin denetimi altına alınmıştır. Avrupalılar, kendi vatandaşlarının Türkiye’de, Çin’de veya Japonya’da bulunsalar dahi Avrupa hukukuna tabi olmaya devam ettikleri bir yargısal dokunulmazlık sistemi oluşturmuşlardır. Bu durum, Türkiye’de Avrupalıların ve onların hukukunun Osmanlı hükûmetinden ve Osmanlı tebaasından daha güçlü olduğu anlamına gelir.
Dolayısıyla Türkiye, doğrudan sömürgeleştirilmekten ziyade yeni sömürgeciliğe maruz bırakılan dünyadaki ilk bölgelerden biriydi. Bu yeni sömürgeleştirme sürecinin unsurlarından biri de laik yönetimin dayatılmasıydı. Günümüzde Küresel Güney’deki devletlerin çoğu yeni sömürgecilik koşulları altındadır. Bu, devletin kendi vatandaşlarının çıkarlarına değil, yeni sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmet etmesi anlamına gelir. Genel olarak Küresel Güney toplumları laik yönetimi kendi iradeleriyle seçmemiş; laik yönetim onlara yeni sömürgeci sistem aracılığıyla dayatılmıştır.
Türkiye, bu genel kuralın bir istisnası değildir. 1923 tarihli Lozan Antlaşması, Türkiye’nin dört Avrupalı hukuk danışmanına başvurmasını şart koşmuştur. Bu danışma süreci, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanması ile İsviçre Medeni Kanunu’nun, İtalyan ceza kanunlarının ve Alman ticaret kanunlarının benimsenmesiyle sonuçlanmıştır. Lozan Antlaşması’nın 38 ila 43. maddeleri, Türk hükûmetini laik yönetim ilkelerine uymakla yükümlü kılmaktadır. Basitçe ifade etmek gerekirse Lozan Antlaşması, laik yönetimidayatmıştır. Türkiye tam egemenliğe kavuşmamış; bunun yerine uluslararası hukuk ve vekil aktörler aracılığıyla denetimi kolaylaştıran laik yönetime bağlı kalması karşılığında sınırlandırılmış ve kısmi bir özerklik elde etmiştir. Türkiye, laik yönetimi vatandaşlarının talep etmesi nedeniyle benimsememiştir. Aksine laik yönetim, yeni sömürgeci uluslararası hukuk sistemi ve yeni sömürgeci devletlerin vekilleri tarafından dayatılmıştır. Dolayısıyla Türkiye’deki laik yönetim, yeni sömürgeciliğin bir tezahürüdür.
Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu birçok toplumda insanlar kendilerini “laik” veya “dindar” olarak tanımlamaktadır. Örneğin Türkiye ve Tunus gibi ülkelerde toplum çoğu zaman genel olarak bu ayrım üzerinden ele alınmaktadır. Tarihsel açıdan bakıldığında bu ayrım nasıl ortaya çıkmıştır?
Dünyanın birçok bölgesinde insanların kendilerini “laik” veya “dindar” olarak tanımlaması yaygındır. Daha önce de belirtildiği üzere bu ayrım, Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bir toplumda kullanıldığında dahi modern ve Avrupa merkezlidir. Genel olarak Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu toplumlarda kendilerini “laik” olarak tanımlayan kişiler Batılı toplumları referans alırken, kendilerini “dindar” olarak tanımlayanlar İslam geleneğini referans almaktadır. Bununla birlikte, Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu toplumlarda kişinin kendisini “laik” veya “dindar” olarak tanımlaması siyasal bir nitelik taşır. “Batılı” veya “modern” olma siyaseti ile “İslami” veya “geleneksel” olma siyaseti birbiriyle rekabet etmektedir.
Ayrıca toplumsal ayrımlar, “laik” ve “dindar” şeklindeki aşırı basitleştirici ikili karşıtlıktan çok daha karmaşıktır. Modern öncesi dönemde bazı Müslümanlar diğerlerinden daha dindar veya dinî kurallara daha bağlı kabul edilmekteydi; ancak bu nitelendirme, günümüzdeki anlamıyla “dindar” olmakla örtüşmez. Nitekim modern öncesi dönemde, inançları veya pratikleri günümüzün laik Türklerininkine benzeyen Türkler muhtemelen vardı; fakat bu kişiler yine de kendilerini Müslüman veya Hristiyan olarak tanımlarlardı. Modern öncesi dünyada kişinin kendisini Müslüman veya Hristiyan olarak tanımlaması, daha geniş bir topluluğa aidiyeti ifade ediyor; bireyin kişisel inançlarının veya pratiklerinin tanımlanması anlamına gelmiyordu. Tarihsel açıdan bakıldığında “laik” ve “dindar” arasında toplumsal bir ayrım bulunduğu düşüncesi, sömürgecilik ve yeni sömürgeciliğin bir sonucudur.
Türkiye bağlamında “dindar” ve “muhafazakâr” kavramları sıklıkla birbirinin yerine kullanılmaktadır. Bu kavramları nasıl tanımlarsınız? Ne ölçüde örtüşmektedirler?
Arapça dīn teriminin “religion” anlamına gelmediğini kabul etmek önemlidir. Nitekim dīn kelimesi Avrupalılar tarafından ancak on yedinci yüzyılın sonlarında “religion” olarak çevrilmeye başlanmıştır; çünkü Avrupa’da “religion” kavramı ancak bu tarihsel dönemde gelişmeye başlamıştır. Arapça dīnterimi, Arapçada birden fazla anlama sahip olduğu için farklı biçimlerde çevrilebilir ve çevrilmelidir. Benzer şekilde Arapça muhafazakâr kelimesinin karşılığı olan muhafız terimi, “koruyan veya muhafaza eden kişi” anlamına gelir. Bu terimin bir kişiyi “muhafazakâr” olarak tanımlamak üzere kullanılması, geleneği geçmişle ilişkilendiren laik bir düşünme biçimini yansıtır. Bu iki Türkçe terim Arapça kökenli olsa da onlara yüklenen anlamlar laik bir düşünme biçiminden kaynaklanmaktadır. Laik düşünme biçimi, “seküler alan” ile “din” arasında ayrım yapmanın özgürlük veya özgürleşmeyle sonuçlanacağı yönündeki yanlış varsayıma dayanır. Laik bir toplum; ilerici, demokratik veya kapsayıcı olabileceği gibi baskıcı, otoriter veya yabancı düşmanı da olabilir. Laik düşünme biçimi “seküler alanı” olumlu, “dini” ise olumsuz özelliklerle ilişkilendirir; ancak bu ilişkilendirme gerçeği yansıtmamaktadır.
Son yıllarda çeşitli akademik çalışmalar, Türkiye’nin hızlı bir sekülerleşme sürecinden geçtiğini ve bu sürecin bir anlamda kaçınılmaz olduğunu ileri sürmektedir. Bu olguyu Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu diğer devletlerde de gözlemliyor muyuz? Sekülerleşme gerçekten kaçınılmaz mıdır?
Türkiye’nin “sekülerleşmesi” nasıl ölçülmektedir? Sekülerleşmenin göstergeleri nelerdir? “Sekülerleşme” kavramının ne anlama geldiği konusunda bir görüş birliği bulunmadığı gibi, sekülerleşme süreci fikri üzerine araştırmacılar arasında önemli tartışmalar da vardır. Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, sekülerleşme kaçınılmaz veya doğal bir süreç değildir. Aksine sekülerleşme, yeni sömürgeci iktidar aracılığıyla dayatılan bir süreçtir. Günümüzde hem uluslararası hukuk sistemi hem de yeni sömürgeci devletlerin vekilleri belirli bir sekülerleşme biçimini dayatmaktadır.
Geç Osmanlı döneminde Şeriye ve Evkaf Vekâleti olarak faaliyet gösteren kurumun yeniden yapılandırılmış biçimi olarak değerlendirilebilecek Diyanet, Cumhuriyet’in din alanındaki tekel kurumu konumundadır. Din işlerini vakıfların elinden alarak tamamıyla devlete bağlı bir hale getirerek kurumsal bir işleyişe sokmuştur. Böyle bir sistemin kurulmasına hangi ihtiyaçlar veya kaygılar yol açmıştır?
Avrupalı sömürgeciler modern dönemde Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelere geldiklerinde, işgal ettikleri toprakların doğal kaynaklarına el koymayı ve bunları sömürmeyi amaçladılar. Kapitalist kaynak aktarımının önündeki engellerden biri vakıflardı. Bu nedenle sömürge yöneticileri, vakıf sistemini zayıflatmak amacıyla İslam üzerine çalışan Avrupalı araştırmacılarla iş birliği yaptılar.
Daha geniş anlamda sömürge yöneticileri, sömürgecilik karşıtı direnişi zayıflatmak veya önlemek için yerel Müslüman liderlerin gücünü sınırlandırmaya çalıştılar. Örneğin sömürgeciler, sömürge görevlilerinin hâkim olarak görev yaptığı ve İslam hukukunun kanunlaştırılmış, sömürgeci bir versiyonunu uyguladığı “dinî mahkemeler” oluşturarak Müslüman âlimleri ve hukukçuları denetim altına aldılar. Basitçe ifade etmek gerekirse sömürgeci yönetim, yerel Müslüman yönetimin yerini aldı.
Resmî sömürge yönetimi ortadan kalkmadı; yalnızca yeni bir biçime büründü. Doğrudan işgalin bulunmaması nedeniyle birçok kişi, toplumlarının yeni yöntemlerle sömürgeleştirildiğinin farkına varmamaktadır. Yeni sömürgecilik döneminde sömürgeci uygulamalar devam etmekte; ancak artık kurumsallaştırılmış ve hukukileştirilmiş biçimlerde sürdürülmektedir.
Diyanet, Osmanlı’daki Şeriye ve Evkaf Vekâletinin devamı değildir. Aksine Diyanet, Avrupa’daki din işleri kurumları örnek alınarak oluşturulmuş bir kurumdur. Avrupa devletleri, kapitülasyonlar ve daha sonra Lozan Antlaşması aracılığıyla Avrupa merkezli düşünme biçimlerine dayanan bir dizi yönetim düzenlemesini dayatmıştır. Örneğin bu dönemde Avrupa konsolosları, Osmanlı tebaasının din değiştirme süreçlerine tanıklık etmekte ısrar etmiş ve Osmanlı nüfusunun çoğunluğunu oluşturduğu belirtilen Hristiyan tebaanın yaşamına müdahale etmiştir.
Bunun sonucunda Osmanlı İmparatorluğu, on dokuzuncu yüzyılda İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi geleneklerle ilişkilerini düzenlerken giderek Avrupa merkezli yöntemleri benimsemiştir. Osmanlılar, İslami yönetim geleneğinin yerine Avrupa merkezli bir yapı geçirmiştir. Dolayısıyla günümüzde İslam geleneğinin devlet tarafından denetlenmesi, Avrupa’ya özgü kavramları ve yönetim tekniklerini yansıtmaktadır. Bu da Diyanet’in, modern öncesi İslami yönetim biçimlerinden ziyade Avrupa ülkelerindeki benzer kurumlara daha yakın bir şekilde işlediği anlamına gelmektedir.
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde medreseler ve tekkeler gibi geleneksel İslami eğitim kurumları resmî olarak kapatılmış, eğitim bütünüyle Millî Eğitim Bakanlığı’nın yetkisi altına alınmıştır. Daha sonra bu İslami kurumların yerine İmam Hatip okulları ve İlahiyat Fakülteleri kurulmuştur. Bu kurumların müfredatları devlet tarafından hazırlanmış ve günümüzde de bu şekilde düzenlenmeye devam etmektedir. Laik bir devletin İslami eğitim vermesi ve bu eğitimi düzenlemesi sizce teorik bir çelişki teşkil etmekte midir?
Birçok laik devlet “dinî” eğitim vermekte ve bu eğitimi düzenlemektedir. Örneğin Almanya, Hristiyanlık eğitimi vermekte ve bu eğitimi düzenlemektedir; daha yakın dönemde ise İslam eğitimini de benzer şekilde sağlamaya ve düzenlemeye başlamıştır. Bazı laik devletler kendilerini “din”den ayrı olarak tanımlasa da laiklik her zaman toplumu, “din” olarak adlandırılan alanı üretecek biçimde düzenlemeyi içerir.
Başka bir ifadeyle burada “teorik bir çelişki” bulunmamaktadır. Asıl sorun, birçok kişinin laikliği devlet ile dinin birbirinden ayrılması olarak yanlış anlamasıdır. Gerçekte böyle bir ayrım mümkün değildir; çünkü devlet kendi sınırları içerisindeki her şeyi düzenler. Bu da toplumsal yaşamın “din” olarak adlandırılan yönlerinin kaçınılmaz biçimde devlet tarafından düzenlenmesi anlamına gelir.
Serbestiyet