Türkiye, geçtiğimiz yıllarda Kovit, Sel baskınları ve Deprem gibi büyük afetler yaşadı. Elbetteki, bu tür sıkıntıların ciddi bir maddi boyutu olmaktadır. Fakat, halkın hayatını gözlemlediğimizde, yaşadığımız krizlerin, aslında iktisadi ve maddi olmaktan çok; sosyal ve ahlaki boyutlu olduğunu görüyoruz.

Sosyal hayat, ahlaki ve kültürel değerlerle yürütmek

Sosyal hayat, öncelikle insanların birbirlerine olan güzel ve insani duygular ile ayakta durmaktadır. Geçmişe doğru hafızamızı yönelttiğimizde, bu duruma ait örnekleri fazlasıyla görürüz. Aynı zamanda, bugünü geçmiş ile mukayese ettiğimizde ise, ne kadar yozlaşma, bencilleşme ve menfaatimize yönelik bir hale geldiğimizi de çok belirgin bir şekilde farkedebiliriz.

Kendini bilmeyen toplum! Kendini bilmeyen toplum!

Sosyal hayatı; iktisadi kazanç ve zenginlik veya siyasi hedefler ile yürütmeye kalktığımızda, hayatın temelini teşkil eden ahlaki boyutu ihmal etmiş ve onun getireceği çok yönlü problemlerle başedemediğimizi görürüz. İnsanlar arasındaki ilişki ve toplumsal kurallar tamamen ahlaki değerler ile gerçekleşir.  Çünkü, ardniyet, ihtiras, kin ve nefret gibi duygular, ahlakın hoşgörmediği özelliklerdir. İktisadi ve siyasi hedefler, tek başlarına sosyal hayatı yönlendirmeye kalktığında, çok yönlü menfaat, çatışma ve hatta düşmanlıklar ile karşı karşıya kalabilmekteyiz.  Bu yüzden, hayatın temelindeki sosyal sistem; ahlaki ve dini değerler ile güçlenmek durumundadır.

İktisadi kriz diye, herkesin dile getirdiği konu; aslında, zaruri ve kaçınılmaz ihtiyaçların karşılanması değildir.  Lüks, gösteriş ve eşya ile bazı imkanlar ile kişilerin kendilerini toplumda daha saygın olacakları yönündeki beklenti ve hayalleri olmaktadır. Dolayısıyla, gerek insan vücudunu, gerekse giyim ve yaşayış tarzını maddi imkanlar ile güzelleştirme çabaları, insanları ciddi masraflar ile karşı karşıya getirmektedir.  Bu tür harcamaların, azalacağı yerde arttığına şahit oluyoruz. Bunun sonucunda da, asıl gerekli ihtiyaçlar; ikinci plana itilmektedir.

İktisadi hayatın, kültürden arınması

Sosyal hayatın, iktisadi, siyasi ve hatta cinsiyet merkezli hale getirilmesi, bu toplumun tabii gelişiminin bir sonucu değildir. Ülkenin, devlet eliyle Batılılaştırılması ve batılı ferdiyetçi ve kendini üstün görme arzusu ile, yaşayışını normal insanlardan farklı hale getirmesi, iktisadi bir darboğaza insanları sokmuştur.

Bugün iktisadi politika diye yapılan iş, çok fazla harcama yapılarak, insanların giderlerini, aşırı hale getirip, enflasyona düşmemesini sağlamaktır. Fakat, unutulan bir şey var: O da, sürekli ihtiyaçlar oluşturmaya ve insanı güzel, çekici ve popüler hale getirmeye çalışan reklamlar ile, artan tüketim arzusudur.  Yetişkinler, gençler ve hatta çocuklar; bağımlı hale gelmişçesine, tüketime yöneltilmektedir. Bu tüketimin arkasında da, insanların tatmin edilmeye çalışılan bazı arzularının olduğu görülmektedir.

Avrupa’da tüketim olayını araştıran sosyologların tesbit ettiği konu; bazı kişilerin ihtiyacı olmadığı halde, kendilerini toplumda popüler, zengin ve mutlu göstermek için normalin üzerinde harcama yapmalarıdır. Aynı durum, bizim toplumumuz için de geçerli hale gelmektedir.

Son günlerde “kara para aklama” gibi, illegal para hareketlerinin, daha çok “güzellik merkezleri” bünyesinde olması da, aslında; kapitalist- modernist yaşama tarzının, insanları kendilerini  fiziki yönden güzelleştirmeye odaklamalarının, tabii neticesidir.

Yine, gençleri; maaşa bağlayıp, daha sonra onlar adına  bankalarda hesap açtırarak, kara parayı bu  bilinçsiz insanlar üzerinde gerçekleştirip, onları da “illegal bir örgütün üyesi” haline getirme çalışmaları da, hayatı; sadece maddi olarak gören bir anlayışın kötü sonuçları olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı şekilde, “illegal bahis oyunları”da paraya “ne pahasına olursa olsun ulaşma” mantığında olan insanların düştüğü  tuzaklar olarak karşımıza çıkmaktadır..

Günümüzde ahlakı, kültürü ve manevi değerleri; çağdaş dünyaya uygun olmamakla itham edenler; kapitalizmin acımasız iktisadi ve siyasi sisteminin çarkları içinde, birilerinin oyuncağı ve bataklığa saplanarak, kendini ve çevresini acıya boğmaktadırlar. Ama ne yazık ki, ülkeyi yönetenler; hala, kapitalist ve modernist sistemin, ahlak dışı tuzaklarından genç nesilleri koruyacak bir “ahlak ve kültür politikası” oluşturamamanın çaresizliğini yaşamaktadırlar.

Prof. Dr. Sami Şener, Mirat Haber