Suudi Arabistan Kültür Mirası Komisyonu geçtiğimiz haftalarda Medine kırsalındaki el-Mehd bölgesinde tespit edilen erken dönem İslami kaya yazıtlarına dair fotoğraf ve videoları kamuoyuyla paylaştı. Türkiye'de Anadolu Ajansı üzerinden servis edilen haber, sanki bu yazıtlar ilk kez bulunmuş gibi bir izlenim yarattı. Oysa mesele bundan ibaret değil. Suudi hükûmetinin yaptığı, onlarca yıldır akademik camianın bildiği bir alanı turizm ve prestij amacıyla dünyaya duyurmaktan ibaret. Bu yanlış algı, kimi çevrelerde temkinli bir kuşkuya, kimilerinde ise doğrudan saldırganlığa varan tepkilere yol açtı. Meseleyi hem bilimsel hem de teolojik boyutuyla ele almak gerekirse aslında tablo şöyle: Kuşkular büyük oranda temelsiz; zira söz konusu yazıtlar otuz yılı aşkın süredir, dünyanın dört bir yanından akademisyenin yürüttüğü kurumsal projeler eşliğinde belgeleniyor. Eleştiri getiren ilk cenah, Suudi yönetimine duyulan genel bir güvensizlik sebebiyle keşiflere suizanla yaklaşıyor.
İkinci ve çok daha sistematik bir itiraz dalgası ise Kur'an metninin tarihsel süreçte değiştiğini, dönemsel olarak manipüle edildiğini veya bazı ayetlerin metne sonradan eklendiğini iddia eden yerli ve yabancı spekülatif çevrelerden geliyor. Bu çevreler, söz konusu kaya yazıtlarını bilimsel değerden yoksun "rastgele çizikler" olarak niteleyerek bulguları önemsizleştirmeye çalışıyor. Ancak bu yaklaşımın arkasında ideolojik bir sıkışmışlık var: Erken dönem İslami yazıtların bir kısmı, tam da bu spekülatif teorilerin "sonradan ekleme" olduğunu iddia ettiği Kur'an ayetlerini (örneğin Tevbe Suresi'nin son iki ayetini) hicri ilk asırda taşa nakşedilmiş hâlde gün yüzüne çıkarıyor. Dolayısıyla ortaya konan somut arkeolojik veriler, bu çevrelerin üzerine inşa ettikleri temel tezleri doğrudan ve bilimsel olarak çürütmüş durumda.
Şimdi asıl soruya gelelim: Bu yazıtlar gerçekten bilimsel bir zeminde mi inceleniyor? Cevap kesin biçimde evet. 1994 yılında Michael Macdonald ve Leila Nehmé öncülüğünde kurulan, Ohio State Üniversitesi bünyesindeki OCIANA (Online Corpus of the Inscriptions of Ancient North Arabia) projesi, bölgedeki binlerce yazıtı dijital bir havuzda topluyor. CNRS, Arc'Orient ve Huma-Num gibi Fransız araştırma kurumlarının yürüttüğü Antik Arabya atlas projesi, Yemen'den Suriye'ye uzanan geniş bir coğrafyadaki arkeolojik çalışma alanlarını haritalandırıyor. DASI (Dijital Arşiv-İslam Öncesi Arap Yazıları) projesi de aynı şekilde sahayı sistemli biçimde kayıt altına alıyor. Bu yapılar, sokaktan geçen birinin taşa bir şeyler kazıyıp fotoğraf çekmesiyle karıştırılacak gelişigüzel girişimler değil; kurumsal, hakemli ve uluslararası bir bilim alanıdır.
Konunun akademik kökleri de eskiye dayanıyor. 2008'de NBC News'te Jennifer Viegas imzasıyla yayımlanan bir haber, St. Andrews Üniversitesinden Prof. Robert Hoyland'ın incelediği bir kaya yazıtının, Kur'an metninin erken dönemde noktasız yazılma sebebine ışık tutabileceğini duyurmuştu. Bugün ise alanın en üretken isimleri Ahmed Al-Jallad ve Hythem Sidky; ikilinin "ketebe", "karae" ve "semi'a" kalıplarının yazıtlarda nasıl geçtiğine dair çalışması, Uluslararası Kur'an Araştırmaları Birliği (IQSA) bünyesinde yayımlandı. Japon arkeologların Tebük bölgesindeki yazıtlar üzerine hakemli çalışması, Kuveyt Üniversitesinden araştırmacıların Hz. Ebubekir'e atfedilen bir yazıt üzerine yaptığı paleografik analiz, Jimmy Mahardika'nın Hicaz'daki erken İslami yazıtların Dan Gibson'ın tartışmalı Petra tezini çürüttüğünü gösteren makalesi -bunların hepsi sahadaki onlarca akademik yayından yalnızca birkaçı.
Peki tarihlendirme nasıl yapılıyor? Üç temel veri kullanılıyor: yazı stili (paleografya), gramer özellikleri -Kur'an dönemi Arapçasıyla sonradan sistematikleşen klasik gramer arasındaki farklar- ve mineral/taş analizleri. Bunlara bir de yazıtlardaki imzalar eklenmeli. Ka’b bin Malik (ö. 50H), Zeyd bin Sabit, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Fadl bin Abbas (ö. 13H) gibi sahabe isimlerinin yazıtlarda geçmesi hem metnin tarihini hem de bu şahsiyetlerin tarihsel gerçekliğini bağımsız biçimde teyit ediyor. Hz. Osman'ın hicri 36'daki katlini anan bir yazıt, İslam tarihinin bir vakıasını taşın diliyle doğruluyor.
İçerik açısından da dikkat çekici bir örüntü var: yazıtların neredeyse tamamı ya doğrudan Kur'an ayeti ya bir dua ya da Resulullah'a salavat formülünden oluşuyor. Mücadele 21, Taha 14, Enam 67, Bakara 285-286, Maide 44, Al-i İmran 200, Sad 26, Nisa 87, Vakıa 28-40 ve İhlas suresinin tamamı gibi pek çok ayet, hicri birinci ve ikinci asırlara tarihlenen yazıtlarda harfiyen yer alıyor. Bu metinler, bugün elimizdeki mushaftan herhangi bir farklılık göstermiyor. Bu da Kur'an'ın Emeviler ya da Abbasiler döneminde yazıldığına, Süryaniceden devşirildiğine veya İslam'ın ilk merkezinin Mekke değil Petra olduğuna dair Batı kaynaklı revizyonist tezleri taşın diliyle çürütüyor.
Önümüzdeki tablo net:
- Yazıtlarda yer alan bütün ayetler hicri 1. yüzyıla, hem de Hz. Muhammed ve Hz. Ebubekir dönemlerine tarihlenen mushaflarla birebir aynıdır. Dolayısıyla bu arkeolojik kanıt, Kur’an’ın “önceleri Süryanice olduğu”, “Hz. Osman döneminde yakılıp yeni bir Kur’an yazıldığı”, “Hz. Muhammed’in yaşamadığı ve İslam tarihinin tümüyle kurgulandığı”, “Abbasilerce yazıldığı”, “Mekke’nin değil Petra’nın Hacc merkezi olduğu”, “Tevbe 128-129, Felak, Nas ve Fatiha ayetlerinin Kur’an’dan olmadığı, sonradan eklendiği”, “Resulullah döneminde Kur’an’ın toplanmadığı/ Kur’an adında bir kitap hâlinde olmadığı”, “Hz. Muhammed’in aslında Kur’an’ı gelecek nesillere bırakmak gibi bir niyetinin olmadığı” gibi tüm iddiaları çöpe atmaktadır. Siyer arkeolojisi; Hz. Muhammed'in hayatı ve sahabe dönemine dair isimlerin ve olayların kayalarda yer alması, "karanlık dönem" iddialarını ortadan kaldırarak tarihsel gerçekliği pekiştirmektedir.
- Elimizdeki ayetlerin sure içlerindeki sıralamalarının da aynı olduğunu, besmelenin de sure başlarında ayet şeklinde aynı düzenle yazıldığını görüyoruz.
- Yazıtlar, İslam’ın ilk döneminde ilah edinilmedikçe/dinî bir anlam yüklenmedikçe dünyevi olarak insan ve hayvan resimleri çizilebildiğini de kanıtlamaktadır.
- Yazıtlarda, sahabe ve çocuklarının dinî kültürünün Kur’an merkezli olduğunu, edilen duaların da ayetlerden mülhem yazıldığını okuyoruz.
- Bu kadar geniş ve sarp bir coğrafyaya yazılan ve pre-historik dönemden geç dönemlere kadar yüzlerce arkeolojik bulgunun sahtecilik eseri olamayacağı, uluslararası bilim dünyasının denetiminde ve üzerinde çalıştığı bir havuzdan bahsettiğimiz de başka bir gerçek.
- Sahtecilik kuşkusu elbette hep akılda tutulmalı ancak bu kuşkuyu bilimsel kanıtlarla delillendirmeli. Aksi hâlde keşiflere gözlerini kamaştırdığı için ışığa düşmanlık etmekten başka bir anlamı yoktur.
- Arkeolojik bulguları değerlendirdiğimiz detaylı analizde (https://www.youtube.com/watch?v=lNqiS6QRzOo ) de gösterdiğimiz üzere somut arkeolojik veriler, İslami ilimlerle iştigal eden tahkik ehli için de yeni pencereler açmaktadır.
- Hz. Muhammed ve sonrası dönemde özellikle bir sefere (bu bazen savaş, bazen hac, umre ya da ticaret) çıkan insanlar, o yoldan geçen insanlar ve gelecek nesiller okusunlar diye tebliğ ve dua içerikli ayetler yazmışlardır.
- Yazıtların doğruluğu için şu işlemler eşit oranda yapılmaktadır:
A-Mineral ve Kaya Analizi: Kazıma yüzeyindeki mineral birikimi ve erozyon seviyelerinin ölçülmesi.
B-Paleo-Arapça İncelemeleri: Harf stillerinin (Hicaz, Kufi vb.) tarihsel evrimle uyumu.
C-Filolojik Analiz: Erken dönem Arapça grameri ile sonraki yüzyıllarda sistematikleşen gramer arasındaki farkların tespiti.
D-Tarihsel İmzalar: Yazıtlarda ismi geçen şahısların (sahabe ve tabiin) ve olayların (fetihler, hapis tarihleri) tarihsel kronolojiyle eşleşmesi.
E-"Yabancı uzmanların sürece dâhil edilmediği" iddiası yanlıştır. Projelerde Fransız, Amerikalı, İngiliz ve Japon arkeologlar aktif olarak yer almaktadır (Örneğin; Robert Hoyland, Ahmed Al-Jallad, Hythem Sidky).
- Mezhepler Üstü Kimlik: Erken dönem yazıtlarında hurafe, bidat veya sonraki dönemlerdeki Şii-Sünni çatışmasının izlerine rastlanmamakta; sade, Kur'an merkezli ve itidal sahibi bir dindarlık gözlemlenmektedir.
Burada asıl mesele yöntem. Şüphe üreten taraf, iddiasının kanıtını sunmak zorundadır. Elinizde sahteciliği gösteren bir kayıt, bir itiraf, bir laboratuvar bulgusu yoksa, bilimsel olarak tescillenmiş bir bulguya karşı sırf rahatsız edici olduğu için kuşku üretmek entelektüel bir tutarsızlıktır. Tıpkı on dokuzuncu yüzyılda dinozor fosillerini "şeytanın bir oyunu" sayan bazı çevrelerin ya da Galile'yi susturmaya çalışan Kilise'nin yaptığı gibi. Galile'nin mahkeme çıkışında söylediği söylenen söz hâlâ geçerlidir: delil, inancın değil; inanç delilin önünde eğilir.
Bu yazıtlar bize yalnızca metinsel bir teyit değil, sahabe ve tabiinin kültürel dünyasına dair bir pencere de açıyor. Dağa taşa nakşedilenler hiçbir zaman hurafe ya da bidat değil; sade, Kur'an merkezli, ahiret eksenli dua ve tebliğ cümleleridir. Bu durum, Türkiye'deki ilahiyat fakülteleri ve arkeoloji ekiplerinin Suudi kurumlarıyla daha sıkı iş birliğine girmesini gerektiriyor. Kur'an arkeolojisinin bir alt dalı olarak gelişmeye aday bu alan, sanıldığının aksine karanlıkta değil; otuz yılı aşkın, kurumsal ve uluslararası bir bilimsel mirasın üzerinde yükseliyor.
Bülent Şahin Erdeğer/fokusplus