Sergide farkedilmeyen ama dışarı çıktığınızda sizi saran ilk his, etrafınızdaki kargaşadan bir süreliğine de olsa kopmuş olduğunuzu farketmeniz olacak herhalde?
Aslında bu da gösteriyor ki, günümüzde hepimizin aradığı sükunet: Tarkovski "neşeli insanlar beni şaşırtmıştır her zaman; ancak pürüzsüz bir ruha sahip insanlar ya çocuklar yahut da çok yaşlı insanlar neşeli olabilir" der; bunu söylerken insanın içinde bulunduğu durumu kavramadığını kastetmektedir. Öyle büyük bir tehlike içindeyiz ki ve bunun o kadar farkında değiliz ki hayatımız gayet neş'eli bir şekilde sürüp gidiyor; neş'eden kasıd ta aslolan "neş'e" değil de, neş'e görünümündeki bilerek-bilmeyerek huzursuzluğumuzu örten durum.
Böyle söyleyince Van Gogh'u hatırlamamak olmaz: 37 yıllık hayatının neredeyse bütünü de söyleyeceklerimize dâhil ama özellikle hayatının son dönemini geçirdiği Auvers-sur-Oise'da arkasından vahşi bir hayvan kovalarcasına çalışmasına hayret etmişimdir; nasıl bir tehlikenin içinde görüyordu ki kendisini "deli gibi" resim yapıyordu; çevirelim; nasıl bir sukûnet, nasıl bir pürüzsüz bir ruh hâleti içindeyiz ki hiç bir şey umurumuzda değil? "Umurumuzda" gibi ama değil! Herhangi bir şeyin neyin "umurumuzda" olduğunu hayatlarımıza bakarak tartmamız gerekiyor galiba; biz serginin giriş kapısında bu düşünceleri dile getirdik arkadaşlarımızla.
Sergiye girmeden evvel Van Gogh ve tablolarına dâir, onu tanıtıcı, resimlerini tanıtıcı bilgilerle karşılaşıyorsunuz. Daha önce Van Gogh'un "Theo' ya Mektuplar" ını okuduysanız karşılaştığınız bilgiler size sıradan gelebilir; fakat bu kitaba tesadüf etmeyenler için pek güzel düşünülmüş bir tanıtım.
Ayrıca, içeride nasıl bir sergi ile karşılaşacağınıza dâir bilgiler de mevcut. Buna benzer bir sergi-aktiviteye gitmemiş olanlar için bir mânâ ifade etmiyor yazılanlar; kuru bilgi ile müşâhade arasındaki fark.
Antrepo'nun karanlık ortamında bütün duvarlara ve yer yer zemine projeksiyon yardımı ile Van Gogh'un resimleri belli bir dizayn içinde yansıyor. İlk başta karmaşık gibi gözüken sergi zamanla size yüzünü göstermeye başlıyor.
Resimlerinin yanı sıra Van Gogh'un san'at ve hayatı hakkındaki sözlerine de rastlamak mümkün; bu sözlerin birçoğunun seçiminde itina gösterimiş ama gözümüze çarpan bir sözünün sergi ile Van Gogh'un san'atı ile ne alakası var anlayamadık; şu an tam olarak o sözü hatırlamıyorum ama "şarap içince rahatlıyorum" mânâsına gelen bir sözdü; "doğrunun olmadığı yerde güzel" var mıdır ki? Bunu da not olarak eklemek istedik.
Baran Dergi'sinin internette bulunan ve yenilenen sitesinde "Kültür san'at" kategorisine yazılan giriş yazısını bu içinde okuyalım: "Müslüman "sanattan, resimden, müzikten vs. anlamam" diyemez! Müsülüman Allah'ın sanatkarâne yaratıcı olduğunu bilir ve güzeli, çirkini ve zerafeti tanır, ona göre yaşar.
Resim'e (san'at'a) alakasızlık galiba bizim içimizdeki tabiî akışı şu yahut bu şekilde engellememizden kaynaklanıyor. Çünkü resim (san'at), insan ruhuna dâir, onunla irtibatlı, ayrı bir yerde değil; o ruh dünyalarının, ruhun bir yansıması olarak meydana geliyor ve biz orada kendi ruhumuzdan bir şeyler görüyoruz. Oysa, eğitim sisteminin felaketi ile çağımızın karmaşası içinde onu illâ çözümlenmesi gereken bir şey gibi görme yanlışımızdan dolayı ve bunun neticesinde alakasızlıkla karşılıyoruz. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu'nun "Elif" isimli kitabında geçen Picasso'nun şu sözlerini okuyalım "herkes resmi anlamaya çalışıyor. Neden bir kuşun cıvıltısını anlamaya çalışmayız? Neden geceyi, çiçekleri, çevremizdeki her şeyi, onları anlamadan severiz? Nedense insanlar, mevzu resim olunca onu anlamaları gerektiğini düşünüyorlar, öyle sanıyorlar…"
Resim (San'at) ruhta hissedilmeye çalışılır ve zevk halinde müşahede edilirse kendisini muhatabına gösterir. Mesela bir kitabı düşünelim; o kitabı okurken harfler, kelimeler, noktalar, virgüller, cümleleri hiçbir zaman tek tek anlamaya çalışmayız, çözmeye çalışmayız, orada anlatılan mânâyı çözmeye çalışırız. Kastedileni bulmak için kendimizi zorlarız. Aynen bunun gibi resimde perspektif, çizgi, ışık gibi teknikleri aramaya çalışmak, bunlara takılmak, bunlara yoğunlaşmak, bunlarla resmi okumaya çalışmak, resmin kendisinden uzaklaşmak oluyor. Ayrıca bu bakış açısı ile kendimizi de resmin dışında bırakmış, bir nevî kendi kendimizi engellemiş oluyoruz. Bir resim eleştirmeni bile resme bakar ve onu okumaya çalışırken söylediğimiz hususlar üzerinde zannettiğimiz kadar durmaz; her şeyden önce onun bütününü kavramaya çalışır ve ondaki mânâyı görmeye çalışır.
NTV'de yayınlanan avcılık ile alakalı bir belgeselde söylenen şu sözlere dikkat çekmek istiyorum: "Avrupalı bir ilim adamı, insanoğlunun doğa ile tabiat ile iç içe bir hayat bir sürmeye yatkın bir bünyeye sahip olduğunu ve günümüzde yetişen genç nüfus üzerinde tesbit edilen dengesizliklerin birçoğunun altında yatan sebebin bu uyumsuzluktan kaynaklandığını söylüyor." Galiba, aynı bu misaldeki gibi, bilerek-bilmeyerek dışladığımız (san'at) resim de böyle; tiyatro, şiir, roman, resim; bu san'at şubelerine alakasızlığın sebeplerinden birisi de ruhî taraflarımızın körelmesinde. Böyle olunca da, Avrupalı bilim adamının dediği gibi alakasız-dengesiz oluyoruz. Oysa san'atın diğer şubeleri gibi tabiî şekilde resim san'atını sevmemiz, hiç olmazsa bir alakamız bulunması icab ediyor. Hele ki bir "Müslüman"ın bu bahse nasıl uzak kaldığını konuşmak bile abes.
Sergiyi gezerken zaman zaman bunları düşündüm. Bizim gittiğimiz gün hafta içi mukabil çok kalabalıktı ve sergiye yoğun bir alaka vardı. Bir çok ailenin çocuklarını da yanında getirmesini görmemiz çok hoş bir enstantane olarak hafızamda yer etti. Hölderlin'in şiir için "en masum çaba" deyişini hatırlarsak ve bu bahsi resim sanatına aplike edersek böyle bir "masum çaba" ile çocukların tanışması çok hoş ve güzel bir tesadüf.
Van Gogh'un daha önce hiç görmediğim tablolarına da sergide rastladım. Van Gogh hayranları için güzel bir tesadüf olur, ziyaret ederlerse…
Sergiye gitmeden evvel, Van Gogh ile alakalı malumat sahibi olunur ve hiç olmazsa Kumandan Salih Mirzabeyoğlu'nun "Elif-Resim Red Kökündendir" isimli kitabına bir göz atılırsa sanıyorum bu sergiden alınacak zevk katlanacaktır. Yahut da, sonrasında bunları yaparak eldeki verilerle müşahede edilenin tahliline gidilirse bu da ayrı bir zevk mevzuu…
San'at dünyayı kavramak değil midir; Van Gogh dünyayı kavrayış biçimini, fikrini, görüşünü tablolarıyla bizlere yansıtmış. İçinde duyduğu sonsuzluk iştiyakını, bir insan olarak Allah'a doğru ulaşma çabasını, çilesini tabloları ile bize sunuyor; bizim de insan olarak dünyayı kavramak gibi bir sorumluluğumuz var. Bu dünyayı kavrarken yapmamız gereken şey, kavrayış biçimimizi düzeltmek ve onun hakikati neyse o yoldan kavramak.
Bu yazıyı Van Gogh'un bir sözünü aplike ederek bitirmek istiyorum: "Havalar öyle yumuşadı ki" - bir sergiye, sinemaya, tiyatroya gitmek için yahud da bir kitap okumak için - 'hayır, hiçbir zaman, asla'nın buzları da erimeye başlamıştır."