Haberler

Vicdanlara hapsedilemeyen "İslam" ambargoya uğratılıyor

Küresel tahakküm nizamının "İslamofobi" maskesi altında yürüttüğü operasyonun yegâne gayesi; İslâm’ın kamusal hayatta görünürlüğünü silmek ve onu kurucu bir siyasi özne olmaktan bütünüyle çıkarmaktır. Sömürgeci sistem, Müslümanların devlet nizamında ve hayatın merkezinde söz sahibi olmasını doğrudan ontolojik bir tehdit sayarak küresel çapta bir tasfiye mekanizması işletmektedir.

Abone Ol

Küresel güçlerin ve sömürgeci aklın dünya çapında kurguladığı siyasi, iktisadi ve kültürel nizam, kendi varlığına yegâne alternatif ve yegâne tehdit olarak İslâm’ı görmektedir. Prof. Dr. Salman Sayyid’in de Anadolu Ajansı'na yaptığı değerlendirmelerde deklare ettiği üzere, "Müslüman karşıtlığının" kurumsal bir mesele olması ve nihai mantığının soykırıma dayanması, bu ontolojik çatışmanın doğal bir neticesidir. Havalimanlarındaki gümrük memurlarından devletlerin güvenlik bürokrasilerine kadar uzanan mekanizma, şahsi nefretlerle yürümez; gücünü, İslâm’ı kamusal alandan, devlet idaresinden ve hayatın merkezinden kazıyıp atmaya programlanmış küresel sistemin kodlarından alır.

"Mutlak Fikir" düşmanlığı

Bugün "İslamofobi" kelimesi, sömürgeci nizamın suçlarını hafifletmek üzere tedavüle sokulmuş sentetik bir kavramdır. Ortada bir "korku" veya "cehalet" yoktur; ortada, Mutlak Fikre ve O'nun yeryüzündeki tecellisine karşı yürütülen bilinçli, sistematik ve kurumsal bir imha planı vardır. Sayyid’in, meselenin bir bilgi eksikliği olmadığını vurgulaması bu hakikatin teşhislerindendir.

Sömürgeci odaklar, Müslüman kimliğini "tehlikeli" olarak kodlarken, hedefleri gayet nettir: İslâm’ın sadece cami köşelerine ve vicdanlara hapsedilmiş ritüeller bütününe indirgenmesi. Müslümanın kendini gerçek bir siyasi özne olarak ifade etme çabası, anında "radikalizm" ya da "terör" yaftasıyla bastırılmaktadır. Bosna’dan Arakan’a, Doğu Türkistan’dan Gazze’ye uzanan soykırımlar zinciri, bu kısıtlamaların odağındaki, küresel nizamın tehdit olarak gördüğü Müslüman kimliğine kesilen cezalardır.

İçimizdeki İslamofobik "Müslümanlar": rejim bekçileri

Sayyid’in "En iyi İslamofobların bazıları Müslümandır" tespiti, "sahte kahramanlar" gerçeğinin bir tezahürü gibidir. Sömürgeci sistemin en büyük başarısı, kendi celladına aşık, zihni hadım edilmiş, isimleri Müslüman fakat zihin kodları emperyalist efendilerine ait bir aydın ve yönetici sınıfı yaratmış olmasıdır.

Müslümanların çoğunlukta olduğu topraklarda diktatörlükleri, askeri vesayeti ve otoriter rejimleri ayakta tutanlar, bizzat bu yabancılaşmış güruhtur. İslâm’ın devlet ve toplum nizamında söz sahibi olma ihtimali, dışarıdaki düşmandan ziyade, içerideki bu işbirlikçi kadroları dehşete düşürmektedir. Kendi halkının inancına, tarihine ve ruh köküne düşman kesilen bu zihniyet, küresel küfür cephesinin içerideki ileri karakolu olarak vazife görmektedir.

Güç sahibi olmak ve bu güçle Büyük Doğu-İbda'yı hakim kılmak

Küresel tahakküm sisteminin saldırılarına karşı "Biz sadece "İslam’ı" anlatalım, dinler arası diyalog kuralım" türünden pasifist yaklaşımlar, düşmanın ekmeğine yağ süren, direniş ruhunu felç eden uyuşturuculardır. Teşhisin doğru yapıldığı yerde, tedavinin şiddeti de ona göre şekillenmek zorundadır. Emperyalist saldırganlık ancak örgütlü bir şuur ve tavizsiz bir aksiyon ile bertaraf edilebilir.

Sayyid’in etno-milliyetçiliğe, ulus-devlet putuna ve neoliberal düzene karşı çıkmayı, "Müslüman karşıtlığıyla mücadelenin" şartı olarak sunması, meselenin çapını ortaya koymaktadır. Bugün Filistin direnişi, sadece bölgesel bir toprak mücadelesi vasfını çoktan aşmıştır; Filistin, küresel nizamın çatırdayan fay hatlarında yükselen İslâmî aksiyonun sancağıdır. Bangladeş'te Hasina rejimi deviren ayaklanmadan 15 Temmuz direnişine kadar kendini gösteren bu irade, ancak belli bir gaye etrafında kenetlenmiş teşkilatlı yapıların ve köklü bir fikir sistematiğinin omuzlarında zafere ulaşabilir.

Fakat bunun yanı sıra bugün Müslümanların önündeki en büyük sınav, sadece haklı olmak değil, haklılığını koruyacak ve dayatacak güce ulaşmaktır.

  • Müslüman; mühendisinden avukatına, hakiminden iktisatçısına kadar hayatın her alanında "güç sahibi" olmalıdır.

  • "Güçlü Müslüman, güçsüz Müslümandan daha eftaldir." mealindeki hadis-i şerifin hikmetine de nispetle Müslümanlar, her alanda (istikamet üzere kalmak şartıyla) en iyi şekilde güç sahibi olmalı ve kendi insanlarıyla bu alanları doldurmalıdır.

  • Kendisine yer açılmasını bekleyen değil, kendi nizamını kuran bir irade şarttır. Müslümanlar; doktorunu, hakimini, iktisatçısını yetiştirerek kendi düzenini inşa edecek iktisadi ve siyasi kudrete sahip olmalıdır.

Çözüm; dağınık ve kuvvetsiz fikirlerin peşinde koşmak değil, Büyük Doğu-İbda dünya görüşünü hakim kılacak, tam teşekküllü, iktisaden ve siyaseten güçlenmiş, teşkilatlı bir Müslüman iradesini ortaya koymaktır

Baran Dergisi

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }