Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte girişilen Batılılaştırma hamlesinin müdahalelerinden biri doğrudan Müslüman toplumun dinî ve içtimaî teşkilatlanmasına yöneldi. 30 Kasım 1925 tarihli 677 sayılı Kanun ile tekke ve zaviyeler kapatıldı; şeyhlik, dervişlik ve benzeri tarikat unvanları yasaklandı. Böylece Osmanlı cemiyetinde yalnız ibadet mahalli olarak değil, ilim, irfan, terbiye, yardımlaşma ve insan yetiştirme merkezleri olarak yaşayan müesseseler hukuk sahasının dışına itildi.

SDG’nin feshi ilan edildi: PKK Suriye’den çekildi
SDG’nin feshi ilan edildi: PKK Suriye’den çekildi
İçeriği Görüntüle

İSLÂMÎ CEMAAT HAYATINA VURULAN KİLİT HÂLÂ ANAYASADA

Aradan yüz yılı aşkın zaman geçmesine rağmen bu tasfiye kanunu sıradan bir tarihî düzenleme olarak kalmadı. 1982 Anayasası’nın 174. maddesi, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nu “inkılâp kanunları” arasında sayıyor ve hükümlerinin Anayasa’ya aykırı şekilde yorumlanamayacağını hükme bağlıyor. Başka bir ifadeyle Kemalist rejimin İslâmî cemaat hayatına karşı 1925’te kurduğu hukukî bariyer, bugün anayasal koruma altında yaşamaya devam ediyor.

Bu tercihin hangi istikamete hizmet ettiği tarihî seyir içinde daha açık görülüyor. Müslüman milletin kendi inancı etrafında teşkilatlanarak nesilden nesile aktardığı tasavvuf, irfan ve terbiye ocakları dağıtıldı; dinin cemiyet üzerindeki kurucu ve terbiye edici tesiri mümkün mertebe özel hayata sıkıştırıldı. Batıcı rejimin hedeflediği yeni insan tipinin önündeki en güçlü manevî direnç merkezlerinden biri böylece parçalandı.

CEMAATİN TÜZEL KİŞİLİĞİ TÜRKİYE HUKUKUNA YABANCI DEĞİL

Türkiye hukukunda “cemaat” esasına dayanan bir tüzel kişilik modeli aslında mevcut. Vakıflar Genel Müdürlüğüne göre Cumhuriyet’ten önce gayrimüslim Türk vatandaşları tarafından oluşturulan hayır kurumları 1936 beyannameleriyle kayda geçirilerek cemaat vakfı statüsüne kavuştu. 5737 sayılı Vakıflar Kanunu da bunları gayrimüslim cemaatlere ait özel hukuk tüzel kişileri olarak tanıyor.

Üstelik bu vakıfların yönetim kurulları kendi cemaat mensupları tarafından seçiliyor. Yani hukuk düzeni; belli bir dinî topluluğun mensubiyetini, kurumunu ve kendi içinden seçtiği yönetimi tanıyan bir modele yabancı değil. Bu yapı bugün de resmen varlığını sürdürüyor.

BATILILAŞTIRMANIN HUKUKÎ AYAĞI

Kemalist modernleşme, İslâm’ı cemiyet kurucu bir kuvvet olmaktan çıkarmayı hedefleyen bir istikamet takip etti. Tekke ve zaviyelerin kapatılması da bu büyük tasfiyenin hukukî ayaklarından biri oldu. Milletin imanını, ahlâkını ve manevî terbiyesini muhafaza eden köklü müesseseler “çağdaşlaşma” adına ortadan kaldırılırken ortaya çıkan boşluk zamanla Batı merkezli kültür, eğitim ve hayat tarzıyla dolduruldu.

Bu milletin kendi inanç ve medeniyet köklerinden doğan cemaat hayatı niçin hâlâ 1925’in Batıcı hukuk anlayışının gölgesinde tutuluyor?

Türkiye, cemaat meselesini Cumhuriyet’in kuruluş devrinden kalan korkularla değil, kendi tarihî ve içtimaî hakikatiyle yeniden ele almak zorunda. Asırlar boyunca medreseyi, tekkeyi, vakfı, mahalleyi ve cemiyeti birbirine bağlayan İslâmî teşkilatlanma geleneğinin hukuk içinde açık, kayıtlı ve denetlenebilir bir zemine kavuşması artık ertelenmemesi gereken bir meseledir.