İnsan paralarının ve mallarının emanet ve emniyetini nasıl iyi idare ve muhafazaya borçlu ve bunların kullanılmasında ve tüketilmesinde belli kurallara bağlı olup tasarruf lazım ise zamanın idaresi ve lisanın muhafazası hususunda da belki daha ziyâde bağlılık ve tasarruf lazımdır. Hatta diğer her şeyde meşrû kabul edilmeyen tamahkârlık ve cimrilik zamanın idaresi ve lisan hususunda bazen meşrû olabilir. Eski âlimlerin ileri gelenlerinden Theophrastos daima der idi ki:

Doğurganlığın trajik düşüşü Doğurganlığın trajik düşüşü

"Vakitten ziyade sevgili ve kıymetli hiçbir şey yoktur. Bunun için vakit ve zamanı kötüye kullanan müsriflerin diğer her türlü şeyi kötüye kullanışları ve israfları için sorumlu ve mahkûm tutulmalarından ziyade bu konuda sorumlu ve mahkûm tutulmaları gerekir."

Akıllı insan vaktin değerini, yüceliğini ve kıymetini bilir. Daima bir işle meşgul olur. Meşguliyeti sever. Onu insanın bir hakiki sevgilisi makamında tutar. Adil olan maddi meşguliyetlerine ara sıra bir fasıla vererek istifadeli ve eğlenceli kitaplar mütalaasıyla dinlenir. Bu tarz dinlenme insanın fikrini faydalı bilgiler ve güzel sözler ile doldurur ve süsler. Boş durma ve tem bellikten ortaya çıkacak ıstıraptan ve ataletten besbeter olan boş söz ve hezeyandan nefsini esirger ve muhafaza eyler. Geçmiş alimlerden birinin demiş olduğu gibi:

"İnsanın en ziyade yalnız olmadığı vakit ancak yalnız olduğu zamandır. Zira insan tuzak ve hiddette diğerlerinin fikirlerinden ve mütalaasından ziyade kendi fikirlerinden ve mütalaasından faydalanır."

Uzun uzadıya konuşmak ve tartışmaya girişmekten kaç zira uzun atışmalar ve tartışmalar hemen aynı seviyede zarar görmekten uzak değildir. Ya acze düşürür veya hatalı olur. Ehemmiyetsiz şeyler çoğunlukla tabiata hoş gelmez. Tabiata daha çok hoş gelen şeyler ise daima hatadan salim olmaz. Bunun için çok sözden kaç ki çok hataya düşmeyesin. Alemdeki kavimler arasında herhangi kavim az sevilmeyi itiyat etmiş ve zamanı iyi idare edebilmiş ve kullanabilmiş ise alemde en akıllı ve en mesut olan kavim de o kavim olmuştur.

Mesela eski kavimler arasında Lakedaimonlulardan ziyade ilerleyip yükselen ve şaşkınlık duymaya layık bulunan bir cumhuriyet görülmemiştir. Lakin zamanın idaresi ve lisan hususunda da onlardan ziyade ihtiyatkâr bir devlet olmamıştır. Bunların sözleri o kadar özlü, sual ve cevapları o kadar kısa idi ki bu tarz ifadeleri sözü kısaltma kaidesine bir misal olagelmiş tir. Hâlâ "lakonik" adıyla ve tabiriyle ecnebi gramerciler indinde makbul ve muteberdir. Bunlara komşu olan kavimlerden biri vakta ki Lakedaimonya'ya girmek üzere hücum alametleri ve tehditler gösterdiler. Düşman tarafından bunlara gönderilen bir tehditnâmeye cevap olmak üzere yalnız bu "eğer" lafzını yazıp gönderdiler. Tarihte görüldüğü üzere bunların en mühim resmi yazışmalara verdikleri cevaplar hemen aynı seviye ve boyda bir heceli kelimeden ibaret bulunur idi. Kendilerinin kanun koyucusu bulunan Likurg'un koyduğu "kanun-i sükût" kaidesine en yakın olmak üzere bu tarz ifadeyi bulmuş ve alışkanlık haline getirmişler idi.

Belagat sahibi Araplardan birine: "Sözün en güzeli hangisidir?" diye sorduklarında: "Başka bir söze muhtaç olmayandır." cevabını vermiştir. İmam Ali Hazretlerine: "Akıllı kimdir?" diye sual edenlere: "Her şeyi yerli yerince yapan." buyurdular. "Câhil kimdir?" diye sorulunca:

"İşte söyledim." cevabını verdiler.

Hazret-i İmam'ın son hakîmâne cevabı, kendilerine vaki olan ikinci sualin lüzumsuzluğunu ima eylediği için tariften müstağnidir.

Kelâmın idaresi hususunda bu kadar ihtiyatkâr olan bu kavim, vakit ve zaman tasarrufu hususunda dahi az ihtiyatı davranmazlar idi. Vakti her çeşit servetten kıymetli tutarlar ve en mukaddes bir şey olmak üzere görürler ve kabul ederler idi Son derece süratle geçmekte olan vakitten istifade etmek büyük süratle cereyan eden selin önünden kütük kapmaya benzer. Cahiliyet vaktinde bile zamanın bu kadar kıymeti bilinmiş olduğu halde, içinde yaşamakta olduğumuz bu münevver asırda, vakte ne kadar riayet olunmak ve kıymeti ne kadar bilinmek lazım geldiğini tarif ve beyan etmeye lüzum yoktur.

İnsanoğlunun kısa ömrüne nazaran vakit pek kısadır ve pek hızlı geçmektedir. Lakin yine nice insanlar vardır ki vakit kendilerine pek uzun görünür, pek usandırıcı gelir. Vakitlerini nasıl geçireceklerini bilmezler. Çalışmadıklarından boş durma ve tembellikten kendilerine usanç gelerek biraz eğlenelim, vakit geçirelim derler. Halbuki kendileri vakti değil vakitin kendilerini geçirmekte olduğunu anlamazlar.

Bak! Şu bir takım işsiz, güçsüz insanlara bak! Gerek erkek gerek kadın uzun müddet hanelerinde yan gelip oturduktan veya yattıktan sonra kalkıp saatlerce aynanın önüne geçerek kendilerine çeki düzen vermeye çalışırlar. Ya bir gezinti yerine veya bir etrafı seyredilecek bir mekâna veyahut birini ziyaret etmeye giderler veya tavla, dama, kâğıt vesaire gibi türlü türlü oyunlar ve eğlenceler ile aziz vakitlerini geçirirler. Yiyip p eğlenmeye ve zevk ve sefahate dalarlar. Nefsani şehvetlerinin ve hazlarının gereklerini yerine getirirler. Yerine getirip gerçekleştirmekle memur ve mükellef oldukları insani vazifeleri ise bütün bütün unuturlar. Bu vazifelerini yerine getirmemekten dolayı dünya ve ahirette insanlar ve mutlak Yaratıcı yanında mesul olacaklarını hatır ve hayallerine bile getirmezler. Bunlar her gün her saat ve her dakika her hâl ve yaşta bulunan insanların öl düklerini gördükleri halde yine akıllarını başlarına toplamazlar.

Mesela iki üç gün evvel sağ salim gördükleri bir insanın vefat haberini alarak şaşırırlar. Halbuki kendi hallerinin de ondan başka bir şey olamayacağını düşünmezler. Bir hayır için beş kuruş, beş para sarf etmek istemedikleri halde bir sefahat için beş yüz ve belki beş bin kuruş sarf ve telef ederler. Bu yolda sarf ve telef edilen paralar ile fakirlere ve çaresizlere yardım edilse nice açlar doyar ve kendileri de belki daha ziyade zevk duyarlar idi.

İnsan ne kadar zevk ve safaya salik ve ne kadar servet ve zenginliğe sahip olsa, er geç bir gün gelecek ki hepsi unutulacak, cümlesi bizi terk edecek, yalnız hayrât ve hasenatımız var ise o baki kalacaktır.

Nice insanlar böyle sonlarını düşünmeden bütün bütün ömürlerini zevk, safa ve safahatla geçirdiler ve nihayet her şeyden mahrum kaldılar. Bir takımı da ömürlerinin ancak bir kısmını o yolda geçirebilip diğer kısmını da son derece pişmanlık ve mahrumiyet ile geçirip giderler. Akıllı olan insan işte bunları göz önüne getirerek dakika kaybetmeyip alemde adını bırakacak ve dünya ve âhirette feyiz bulacak sûrette ömür geçirmelidir.

Muallim Naci, Edep Eğitimi, Büyüyen Ay Yayınları, s. 95-99