Ferd ile ferd, ferd ile toplum, toplum ile ferd ve toplum ile diğer toplumlar arasındaki münasebetlerde rol oynayan faktörlerin bizzat kendileri ve her faktörün diğer bir faktörle ahenginin tutturulması, insanlığın öteden beri temel meselelerindendir. Bu faktörler içinden bugün en çok ön plana çıkanı ise herhâlde tartışmasız bir şekilde iktisat-ekonomidir. Bugün hâkim olan zihniyet, temel meseleleri “Mutlak Fikir” ışığında çözüme kavuşturacağı yerde, temel meselelerin en temelinde olan insan meselesini bile iktisadî olana irca ederek insanlık tarihinde buhran çağının açılmasının vesilesi olmuştur.

Batı zihniyetinin hâkimiyetinde geçen son birkaç yüzyıllık zaman diliminde cereyan eden hadiselere bakarak, en azından yaşanmaya değer hayatın bu olmadığını rahatlıkla ifâde edebiliriz.

Bu arada hakkını da vermek gerek; hâkim olan Batı zihniyeti insanın insanlığa dair bütün keyfiyetlerini ipe çekerken, yine insana ait olan nefs vasıtasıyla onu öyle başarılı bir şekilde uyuşturmuştur ki, insanlığını yitirerek hayvanî davranışlar sergileyen, dolayısıyla da hayvandan aşağı bir hayat süren insanlık, kafasını kaldırıp da ipte sallanan cesedin bizzat kendi insanlığı olduğunu bir türlü görememiştir.

Peki, insanca yaşanmaya değer hayatın ekonomik sistemi nasıl olmalıdır? Biz bir süredir dergimizde bağlısı olduğumuz dünya görüşünün teklif ettiği devlet modeli olan “Başyücelik Devleti” üzerinde çeşitli çalışmalar yapıyoruz. Hatırlarsanız geçtiğimiz sayıda kendi hissemize düşen Başyücelik Hükümeti’nin İktisat Vekâleti’ne, ekonomik sistemleri ele alarak bir giriş yapmıştık. Bu sayıda ise genel olarak iktisadın ne olduğunu kısaca izah edip, İslâm ile İktisadî hayata değinmek niyetindeyiz. Sonrasında ise “Ebed Müddet” iddiasında kurulan ve işletilen Devlet-i Aliyye-i Ebed Müddet – Osmanlı Devleti’nin ekonomisi üzerinde durmadan evvel, Devlet-i Aliyye’nin devrinde Avrupa’da meydana gelen ekonomik değişimleri feodalizm ve merkantilizm başlıkları altında değerlendireceğiz.

Bundan sonraki sayı için de, Devlet-i Aliyye Ekonomisinin muhasebesini yapmak ve Başyücelik Devleti ekonomisinin nasıl kurulabileceği hakkında çeşitli mülâhazalar ortaya koymak niyetindeyiz.

I. İktisat Nedir?

İbda Hikemiyâtına göre iktisat; “insan ihtiyaçlarının (ki, bugün zarurî ihtiyaç kavramının yeme, içme, barınma ve giyimden ibaret olmadığını ve bir kültür meselesi olduğunu söylemek, oldukça sıradan ve ruhçuluğa bir hüccet.) temini ve giderilmesi yolunda, şuur, emek, teknik unsur, sosyal ve fizikî çevre şartlarının etkisiyle beliren şube; kendi esas, usul ve kuralları içinde, ahlâkî bütüne bağlı alt sistem.”

İktisat, kelime anlamı itibariyle aynı zamanda itidal anlamına gelir.

İktisadî hâdiseler istihsal(üretim), istihlâk(tüketim), mübadele(değişim) ve tevzi (bölüşüm, dağıtım) olmak üzere dört çeşide ayrılır. İktisat ilmi, bu hâdiselerin birbirleriyle olan ilişkileri, muvazeneleri, teşkilâtlanma ve idaresi bakımlarından şekillerini inceletmekte ve hâdiselerin matematikî olarak mümkün modellerini bulmaya çalışmaktadır.

İktisat, her ne kadar ferd ile toplum arasında kurulmak istenen muvazenenin önemli bir faktörü gibi görünüyorsa da; inanç, dünya görüşü, ahlâk ve bunların toplamından doğan hayat tarzı tarafından şekillenen bir faktör olarak karşımıza çıkar. Hâl böyle olunca da iktisat meselesine el uzatmak istediğimiz zaman, hangi inanç, hangi dünya görüşü, hangi ahlâk ve hangi hayat tarzı sorularının peşinen yanıtlanması gerekir ki, bu cevablar üzerinden iktisadın konuşulabileceği bir zemin teşkil edilebilsin.

İbda Hikemiyatından öğrendiğimiz, “ilk insan ilk peygamberdi” ve “peygamberler olmasa medeniyet olmazdı” ölçülerinden yola çıkacak olursak, ilk ekonomik sistemin de Adem Aleyhisselâm tarafından kurulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

İktisadî sistemler üzerinden konuşacak olursak, neslinden 40 bin kişiyi gördüğü rivayet edilen, kendisine fizik, kimya, tıp, eczacılık ve matematik bilgileri öğretilen Âdem Aleyhisselâm’ın, ilk ekonomik sistemin de kurucusu olduğunu söyleyerek hata etmiş olmayız herhâlde. Peşin olarak ilk ekonomik sistemin Adem Aleyhisselâm tarafından kurulduğunu kabul ettiğimiz taktirde şunu da anlamış oluruz; kurulan ilk ekonomik sistem “Mutlak Fikir” ölçülerine uygun bir ekonomik sistemdi.

İslâm ve İktisat

İnsan, “Emr Âlemi”ne ait ruhu ve “Halk Âlemi”ne ait bedeni dolayısıyla, ruhu ve nefsi, ahiret ve dünya hayatı, emirler ve yasaklar gibi derinliğine ve genişliğine iç içe geçmiş zıt kutuplar arasında dengeyi gözetmek suretiyle bir hayat sürdürür. Zıt kutuplar arasında muvazenenin kurulması ancak ve ancak “Mutlak Fikir” ile mümkündür. “İlk insan ilk peygamberdi” ölçüsünü hatırlayacak olursak; Allah, birilerinin iddia ettiği gibi âlemleri ve insanı yarattıktan sonra bir kenara çekilip seyirci kalmamış, insanlığın zıt kutuplar arasında muvazene kurabilmesi için peygamberler ve kitapları vasıtasıyla yol gösterici, ihtar edici olmuştur.

“Mutlak Fikir”, buyurduğu emir ve yasaklarla beraber, zıt kutuplar arasında muvazene kurabilmesine yardımcı olan formül gibidir, bir bakıma… Zıt kutupların üstün muvazenesinin formülü. Dolayısıyla ferd ve toplum bakımından emir ve yasaklara riayet edilmesi hâlinde, zıt kutuplar arasında muvazene kurulur ve nizâm tesis edilir.

İslâm dini, Müslümanın ve Müslüman toplumun hayât tarzını biçimlendirirken, ahlâk ile beraber ahlâkın alt şubelerinden biri olan iktisadı da şekillendirir. Emirler ve yasaklar bakımından İslâm’ın iktisadî hayata getirdiği düzenlemelere bakacak olursak karşımıza faizin haram oluşu ve zekâtın farz oluşu gibi birkaç önemli madde çıkar.

Bunun haricinde her ne kadar evvelki peygamberler döneminde de işletildiği rivayet edilse de, iktisadî hayatta son derece önemli bir yeri olan vakıf müessesesi İslâm ile beraber kurulan müesseselerdendir.

Bir diğer taraftan insan memuriyeti… İnsanlık birbiriyle didişsin, başkalarının rızkına göz diksin diye yaratılmadı. İnsanlık bir görev ile beraber yaratıldı ve bugün yaratıldığı maksadın haricindeki her maksadı kendisine misyon biliyor. Oysa ki İslâm’ın insana biçtiği memuriyet dünyayı mamur kılmak ve diğer insanlara fayda sağlamaktır. Yâni İslâm’ın ekonomiye bakışının temelinde ekonomik hayatın üzerinde işleyeceği ahlâkî zemindir.

Burada faizin haram, zekâtın farz oluşunun ardındaki sonsuz hikmetler deryasına dalmak ve her zaman yapıldığı gibi mevzunun esasını kaçırmak yerine, ilerleyen sayıda gerçek bir İslâm ekonomisinin pratikte nasıl işlediğini gözler önüne seren Devlet-i Aliyye’nin ekonomisi üzerinde durmak niyetindeyiz. Ama öncesinde Batı ekonomisinin aynı dönemdeki seyrine kısaca da olsa bir göz atmamız gerekiyor ki, bugün için yeni bir ekonomik modelden bahsedebilmek adına elimizdeki veriler diyalektik bakımdan değer kazanabilsin.

II. Devlet-i Aliyye Döneminde Avrupa Ekonomisindeki Gelişmeler

Devlet-i Aliyye’nin kurulduğu yıllarda Avrupa’da hâkim olan ekonomik örgütlenme biçimi feodalizm olarak tanımlanır. Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından millî monarşi devletlerinin kurulmasına kadar geçen zaman zarfında Avrupa içinde birçok küçük derebeylik kurulmuş ve ekonomi de bu derebeylikler üzerinden işler hâlde kalmıştır.

Millî monarşilerin kurulması, Bilim Devrimi, Coğrafî Keşifler ve Sanayi devrimi ile beraber önce merkantilist sonrasındaysa liberal ekonomiye geçilmiştir.

Feodal Ekonomi

Feodal sistemdeki iktisadî yapıyı kısaca incelemek gerekirse; yaklaşık 30 kilometrelik, kısıtlı bir mesafe çerçevesinde gerçekleşen küçük ölçekli iktisadî aktiviteyle karşılaşılır. Üretimin dayandığı başlıca temel kaynağı, tarımdır. Söz konusu sistem içerisinde belli başlı beş farklı aktör grubu etkin görünmektedir: Krallar, Asiller, Tüccarlar, Rahipler ve Serfler. Krallar parayı ve emniyeti sağlar, asiller tarımı kontrol eder, tüccarlar ticarî sistemi idare eder, ruhban sınıfı genel olarak davranışları belirler ve son olarak serfler ise sadece ve sadece hizmet etmeye odaklanmış bir işgücünü meydana getirir. Feodal iktisadî sistem şu dört ana başlık altında karakterize edilebilir:

– Asil – Vasal İlişkisi,

– Otoritenin son derece mahallî olması,

– Otoritenin arazi sahipliğine dayalı olması,

– Mülkiyet hakları

Yukarıda da belirtildiği üzere, feodal sistemin işgücü açısından dayandığı nokta, bir bakıma yarı köle durumunda hayatlarını sürdürmeye çalışan serf sınıfıdır. Avrupa genelini kasıp kavuran ve “Kara Ölüm” olarak adlandırılan veba salgını işgücünde ciddi bir eksilme meydana getirmiştir. Bununla birlikte aynı dönemlere denk gelen reform çalışmaları ve artan seyahat imkânları, bir yandan insanların hayata bakış açısını değiştirirken diğer taraftan da uluslararası ticaretin gelişmesinin önünü açmıştır. Böylece özel mülkiyet kavramı ortaya çıkmış, genel feodal düzenle çatışmalar yaşanır olmuştur. Yukarıda bahsettiğimiz bütün bu etkenlerin sonucunda da feodal sistemin çözülme sürecinin başladığı söylenebilir.

Merkantilist Ekonomi

Merkantilizm

Merkantilizme göre, yönetim ekonomide korumacı bir rol oynamalı, dış satımı desteklemeli ve dış alımı sınırlandırmalıdır. Bu fikirler üzerinde duran ekonomik sisteme merkantilist sistem denir.

Merkantilist sistem, feodalizmin külleri üzerine doğmuştur denilebilir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, Avrupa geneline bakıldığında feodalizmin sona erişinin hemen hemen her ülkede farklı tarihlere denk geldiğidir. Bu sebeple merkantilizme geçiş, hem tarih açısından hem de düşünce sistemi açısından ülkeden ülkeye değişiklik arz etmektedir. Örneğin; kıta Avrupa’sına göre siyasî birliğini daha önce tamamlamış İngiltere’de merkantilizm korumacı ve yayılmacı bir sistem olarak Sanayi Devrimi için güçlü bir millî ortam hazırlarken, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde millî birliği sağlamaya yönelik olmuştur.

Merkantilizm orta çağın sonları ile sanayi devrimi arasında kalan dönemdir (1500-1800). Avrupa’ya özgüdür, orada doğmuş ve gelişmiştir. Döneme damgasını vuran iktisadî faaliyet türü, “ticaret”tir. Ticaretteki artış geçimlik tarım anlayışını yıkarak, piyasaya yönelik tarım üretimi anlayışını doğurdu.

Sanayi üretim alanında ise; ev-sanayi şeklinde başlayan sanayi, kapitalizmin ilk biçimi ortaya çıktı(putt in out ya da verlay sistemi). Bu sistemde sermaye sahibi hammaddeyi evlerinde çalışmak isteyenlere veriyor. Daha sonra bu tip üreticiler bir üretim merkezinde toplanarak üretim gerçekleşiyor. Bu dönemim kapitalist sınıfını sanayiciler, büyük tüccarlar ve bankacılar oluşturmaktadır.

Coğrafî Keşifler Çağı

Bu dönem bir keşifler çağıdır. Bulunan yeni ülkelerden Avrupa’ya değerli madenler getirilmiştir. Gelen değerli madenler Avrupa’da fiyatların hızla artmasına yol açmıştır. Bu çağ içerisinde denizcilikte de ilerlemeler ortaya çıkmıştır. Bunların yanı sıra bütün dünyada ticarî faaliyetlerle yayılma gösteren Avrupa, sömürgecilik yapmıştır ve bu da sermaye birikiminin önemli bir yolu olmuştur. Bu arada İngiltere yönüne yönelik şiddetli talep nedeniyle, büyük toprak sahiplerinin kapattıkları kamu arazileri vardır. Buna “çitleme hareketi” denir. Topraklar büyük ölçüde koyun beslemeye yönelik tahsis edilmiştir. İlk sermaye birikiminin yolları bunlardır.

Dünya ölçeğinde ticaret, değişik ülke tacirlerinin çıkarlarını çatışır hâle getirmiş, güçlü devletlerin tüccarları diğer tüccarlara karşı korunmuştur. Yâni dış ticarette tekelci zihniyet oluşmuştur. Bu sayede de güçlü devletler kurulmuştur.

Ticarî faaliyette gelişmeler yaşanırken ticarî faaliyete yönelik dinî tavırda da değişmeler olmuştur. Calvin bir eylemi değerlendirmede niyeti kıstas alarak faizi ve ticareti meşru kabul etmiştir. Yeter ki günahkâr hayatına sürükleyecek aşırı kazançlar peşinde koşulmasın. Kalvencilik ticareti yalnızca hoş görmekle yetinmemiş, ayrıca ticaret etkinliğini yüceltmiş ve ermişliğin bir işareti saymıştır. Zenginlik peşinde koşmak, bu dönemde en yüce amaç hâline gelmiştir.

Değerli madenleri ülkede tutmak ve bu madenlerin dışarıya çıkmasını engellemek merkantilizmin ana amacı olmuştur. Bunun 2 yolu vardır:

– Dış ticaret

– Sömürgecilik (kolonizasyon)

Merkantilizmin diğer bazı özellikleri de şunlardır:

– Üretimde imâlat kesiminin üstünlüğünün kabulü

– Himayecilik (korumacılık)

– Millî ekonomik birlik; Mutlak Merkeziyetçi Millî Devlet Öğretisi

Merkantilist Düşüncenin Ortaya Çıkışı

Aslında; yaklaşık olarak 16. yüzyılın başından 18. yüzyılın sonuna kadar olan dönemi kapsayan merkantilist dönemin benzer, tek bir düşünce etrafında kenetlenip, o yönde politikalar ürettiğini söylemek oldukça güç, hatta imkânsızdır. Feodalizmin kıta Avrupası genelinde ortadan kalkışının farklı farklı tarihlerde gerçekleşmesi, merkantilist düşüncenin ortaya çıkışı ve gelişmesinde de benzer farklılıkları beraberinde getirmiştir.

Ortaçağ’ın bitimini sembolize eden Reform ve Rönesans hareketleri, yeni iktisadî görüşleri ve beraberinde feodal iktisat düzeninin sonunun geldiğini de haber veriyordu. Yaşanan bu değişim, feodal yapının özelliklerine uygun bir biçimde, yerel planda gerçekleşmekteydi. Yukarıda da belirtildiği üzere ülkeden ülkeye farklılıklar gözlemlenmekteydi. Bir ada ülkesi olmasının da getirdiği avantajla millî birliğini daha önce tamamlayan İngiltere’deki iktisadî değişim, Almanya veya Fransa’dan daha farklı bir süreci yaşamaktaydı.

Denilebilir ki; Ortaçağ siyasî yapısında yaşanan kökten değişiklikler ve sonucunda millî devletlerin yavaş yavaş tarih sahnesine çıkmaya başlaması, uluslararası kapsamda yaşanan ticarî devrim ve ortaçağ iktisat sisteminde yaşanan çöküş, merkantilizm olarak adlandırılan dönemin kapılarını açmıştır. Bu dönemde bir yandan kantitatif yöntemler geliştirilirken, söz konusu dönemin sonlarına doğru liberalizme öncülük eden görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. İktisat politikalarının, bir devleti güçlü kılma yolunda hizmet verecek şekilde belirlenmesi gerektiği düşüncesi de bu değişimde etkili olan bir başka etkendir.

Merkantilizmin Nüfusa Bakışı

Merkantilistler, bir ülkenin nüfusunun artmasından yanadır. İnsan bolluğu rahatça emek bulmayı sağlamakta ve düşük ücrete yol açmakta ayrıca büyük ordulara sahip olmayı sağladığı için önemlidir. Kalabalık nüfus, işgücünü artırarak maliyetleri düşürecek bu da ihracatta avantaj sağlayacaktır. Merkantilizmin nüfus üzerine teorilerine bakarsak;

– Nüfus artışı teşvik edilmiş

– Çalışma zorunluluğu getirilmiş

– Çocuk emeği istismar edilmiş

– Köle ticareti gibi yollara başvurulmuş

– Emekçileri çalışkan kılacak yollar düşünülmüştür.

Merkantilist düşünce düşük ücret politikası olgusuna dayanır. Emek arzının ücret esnekliği negatiftir ve in-elastiktir. Ücretlerin yükselmesinin emek arzını daraltacağı, düşük ücretlerin ise halkı çalışmak zorunda bırakacağı düşünülmüştür. Bu nedenle ücretlerin yükselmemesi için bir yandan nüfusun fazla olması istenirken diğer yandan erzak fiyatlarının bolluk yıllarında bile yüksek olması istenmiştir. Istırap çekmek tedavi edicidir, fırsat verilirse emekçi tembel olur. Yüksek ücretler ayyaşlık, cinsel zevklere düşkünlük gibi durumlara yol açar. Anlaşılacağı üzere insanın nefsî arazları bile üstün bir ahlâk yerine ekonomik faktörlerce terbiye edilmeye çalışılmıştır. Ücretlerin asgarî düzeyin üzerine çıkması ahlâkî bozulmalara yol açar. Yoksulluk emekçiyi çalışkan kılar ve daha iyi yaşamasına neden olur.

Mandeville’ ye göre yoksul çocukların maliyetine kamunun katlandığı okullara gönderilmemelerini, erken yaşta işe gitmelerini öneriyordu. İşe gitmek yerine okula gitmek tembellik yaratır. Okuma, yazma, aritmetik gibi dersler iş hayatında kullanacaklar için geçerlidir. Halkın geçimi bu bilgilere dayanmadığında tembellik yaratır. Merkantilist yazarlarca yoksulu çalışkan kılacak çeşitli öneriler yapılmıştır.

John Law; zenginlerin yapacağı tasarrufu ve yoksulların çalışkan olmalarını teşvik etmek için tüketim üzerine vergi konulmasını önermiştir.

David Hume; çalışkanlığı teşvik etmek için ılımlı vergileri destekledi, aşırı vergilenmenin teşvikleri yok edeceğini düşünmüştür. Bu yazarlar optimal düzeyde hayal kırıklığı yaratacak bir reel ücret amaçlıyorlardı. Lüks malları elde etmeyi umabilecek kadar yüksek fiyat onları elde edemeyecek kadar düşük bir reel ücret.

16. Yüzyıl

Avrupa’da 16. yüzyıl, iktisat biliminin doğduğu dönem olarak kabul edilebilir. İktisadî konular ve sorunlar üzerine yazılı ilk ciddi eserler bu dönemde karşımıza çıkmaktadır. 1571 yılında ölen John Hales, ekonomi ile ilgili görüşlerin ayrı bir şube olarak ele alınması gerektiğini belirten ilk kişidir. Hales kendisinden sonra gelen LockeHumeAdam SmithJohn Stuart Mill gibi düşünürlere önderlik etmiştir.

Miktar teorisi de ilk kez yine bu yüzyıl içinde ortaya çıkmıştır. 1552 yılında ünlü bilgin Copernicus, Prusya Meclisi’ne sağlam bir para sisteminin nasıl kurulabileceğini anlatmış, 1556 yılında da Polonya Kralı’nın emriyle bu konudaki düşüncelerini yazılı ortama aktarmıştır. Copernicus’a göre, para bollaştığı zaman değerini kaybetmektedir.

Amerika kıtasının altın ve gümüş stoklarının Avrupa’ya; öncelikle de İspanya’ya akmasıyla 1550’li yıllarda Avrupa’da fiyat devrimi olarak adlandırılan ani fiyat artışları kaydedilmiştir. Değerli madenlerin bollaşması ile fiyat artışları arasındaki ilişki birçok düşünürün dikkatini çekmiş ve bir İspanyol rahip, Navarrus 1556’da teoloji konusunda yazdığı bir kitapta faiz konusunu da ele almıştır. “Para , nerede daha kıtsa orada, bol olduğu yere göre daha kıymetlidir. Para talebi nerede kuvvetli ve arzı azsa orada daha kıymetli olur” diyerek miktar teorisini ortaya koymuş; miktar teorisini, arz – talep teorisinin bir uygulaması olarak ele almıştır.

Miktar teorisinin asıl sahibi olarak ise bir Fransız hukukçusu olan Jean Bodin kabul edilmektedir. Bodin, miktar teorisini 1568’de yazdığı “Bay Malestroit’nun Paradokslarına Bir Cevap” adlı eserinde ilk kez ortaya koymuştur. Ona göre fiyat artışlarının temel olarak beş ayrı sebebi bulunmaktaydı. Altın ve gümüşün bolluğu, monopoller, ihracat ve israf sebebiyle ortaya çıkan mal kıtlıkları, kralların ve asillerin lüks içindeki yaşantıları ve madenî paranın ayarının bozulmasıdır. Bodin’e göre fiyat artışlarındaki en önemli etken, altın ve gümüş bolluğuydu. Bodin bunun yanı sıra faize dinî sebeplerle karşı çıkmış, dış ticareti onaylamış ancak ihracatın fiyatları yükseltirken, ithalatın düşüreceğini savunmuştur.

17. Yüzyıl

17. yüzyıla gelindiğinde, merkantilizm ile ilgili olarak karşımıza çıkan ilk önemli kişilik, Gerard de Malynes’dir. Döviz işlemlerinin sıkı bir kontrol altında tutulması gerektiğini savunan Malynes bu yüzden kendisinden sonra gelen merkantilistler tarafından “külçeci” (bullionist) olarak adlandırılmıştır. “Saint George for England Allegorically” adlı eserinde Malynes, iktisadî etkenleri mecazî bir dille açıklamış ve faiz ile döviz kurlarını kontrol edilmeleri gereken en tehlikeli unsurlar olarak ilk sıraya yerleştirmiştir. İngiliz İmparatorluğu’nu bir eve benzeterek, harcamaların gelirden fazla olması durumunda sıkıntı doğacağını belirtmiş; ticarî bilanço deyimini kullanmamakla birlikte bir ülke açısından ihracat ve ithalat denkliğinden söz ederek, bu denkliğin eksiye dönmesinin söz konusu ülkenin zenginliğini kaybetmesi anlamına geleceğini iddia etmiştir.

1608 ile 1654 yılları arasında yaşayan Edward Misselden adlı tacir, “Free Trade or the Means to Make Trade Flourish” adlı eserinde ticaretle bireysel olarak ilgilenen kişileri desteklemiş ve tekelci firmaları, başta da ünlü East India Company’yi şiddetle eleştirmiştir. Kitabının adında serbest ticaretten bahsetse de, bir merkantilist olarak Misselden’in kast ettiği, ihracatı artırıp ithalatı sınırlandırmak için ihracatı dizginleyen bir takım kurallardan kurtulmak ve özellikle East India Company gibi tekelci ihracatçıların etkisinin sınırlandırılmasıdır. Böylece İngiltere dışına olan değerli maden akımı sınırlandırılarak, ülke zenginliğinin artırılacağını öngörmekteydi.

İngiliz East India Company’nin yöneticilerinden olan Thomas Mun, merkantilist düşüncenin en önde gelen temsilcilerinden birisidir. “A Discourse of Trade from England unto the East Indies” ve “England’s Treasure by Foreign Trade” adlı eserleri, gerek merkantilist gerekse iktisadî düşüncenin gelişmesinde son derece etkili olmuştur. İlk kitabında o dönemki iktisadî durgunluğun sebebi olarak Mun; yabancı paralardaki devalüasyona karşın İngiliz parasının değerinin aynı kalmasını öne sürüyordu. Fakat bu durumdan çıkış İngiliz parasının da devalüe edilmesi değildi. Ona göre çare; yabancı malların az tüketilmesi, ihracatın artırılması, ithalatı ikame edecek mal üretiminin ve balıkçılığın teşvik edilmesi ve aşırı yiyecek – giyecek tüketiminin önüne geçilmesiydi. İkinci ve görece daha modern olan kitabında ise Mun, ekonomik kalkınma ile dış ticaret arasındaki ilişkiyi konu edinmiştir. İhracatın her zaman ithalattan fazla olması gerektiğini, ithal mallarını ikame edici üretime önem verilmesini ve ihraç edilen ürünlerin hammadde değil, işlenmiş son ürünler olması gerektiğini savunmuştur. Mal ihracının yanı sıra; denizcilik, bankacılık ve sigortacılık gibi hizmet satışlarının da ülkeye döviz kazandıracağını belirterek Mun, modern ödemeler dengesinin en önemli kalemlerinden biri olan görünmeyen işlemleri de ticaret dengesine eklemiş oluyordu. Önceki merkantilistlerin aksine Mun; bir ülkenin zenginlik göstergesi olarak biriktirilen külçelerin yanı sıra, eldeki mal ve kaynakların da çok önemli olduğunu söylemiş ve ticaret, hazine ve siyasî gücün bir ve aynı şeyler anlamına geldiğini iddia etmiştir. Dış politika ve özellikle dış ticaret politikası adeta bir savaş aracı olarak kabul edilmiştir. Klasik İktisat düşüncesi bunun tam tersini savunurken, 1929 Büyük Buhranı’nın hemen ardından düşünceleri öncelikli olarak kabul görmeye başlayan Keynes, merkantilizmden bu sebepten dolayı övgüyle bahsetmiştir.

Fransız kralı 14. Louis’nin maliye bakanı olan Jean Baptiste Colbert zamanında merkantilizm Fransız devletinin resmî politikası haline gelmiş ve bu yüzden Fransız merkantilizmi “Colbertizm” olarak adlandırılmıştır. Fransız merkantilizmi, İngiliz merkantilizminin aksine devlet müdahaleleriyle yönlendiriliyordu. Bir başka deyişle İngiliz merkantilizmi büyük bir hızla devlet müdahalelerinden kurtulmaya yönelmişken, Fransız merkantilizminde bu müdahaleler kurumsal hale getirilmiştir. Colbert döneminde sanayi çeşitli şekillerde desteklenmiş ve gümrük vergileriyle korunmuştur. Fransa içerisindeki eyaletler arası gümrük vergileri kaldırılmış, tek bir Fransız Gümrük Tarifesi getirilmiştir. Her şeyin devlet gözetiminde olduğu bu sistemde, Fransız sanayiinin dışa olan bağımlığını azaltmak için mümkün olan tüm tedbirler alınıyordu. Fransız sömürgeleri artıyor, ticaret gelişiyor ve Colbert feodalizmden kalan tüm düzenlemeleri ortadan kaldırarak Fransız ulus-devletinin hakimiyetini tam anlamıyla yaymak istiyordu.

Merkantilizmin tek bir tanımını yapmanın güçlüğüne delil oluşturacak olan bir diğer örnek de Alman tipi merkantilizmdir. Kammeralizm olarak adlandırılır. Kralın veya prensin hazinesi anlamına gelen “Kammer” kelimesinden türemiştir. Çünkü amaç, devlet hazinesinin zenginleştirilmesi, gelirlerin artırılmasıydı. Bu akımın ortaya çıktığı dönemde Almanya, birbirleriyle sürekli mücadele halinde olan birçok prensliğe bölünmüş durumdaydı. İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın hızla geliştiği o tarihlerde Kameralizm, Alman devlet memurlarını eğiterek iktisadî kalkınmayı sağlamaya yönelik bir araç haline gelmiştir. Kameralist düşünce de, İngiliz ve Fransız meslektaşlarına benzer görüşleri savunmuş, bazı noktalarda ise onlardan ayrılmışlardır. Altın ve gümüş biriktirerek millî zenginliğin artacağını öne sürmüş, devlet müdahalesini savunmuşlardır. Ancak; İngiltere’de tüccar ve iş adamları kısa broşürlerle merkantilist düşünceyi savunurken, Almanya, hukuk profesörleri ve maliyecilerin ortaya koyduğu son derece ayrıntılı ve uzun eserlere şahit olmuştur. Kameralistler dış ekonomik ilişkiler, ticaret ve ödemeler dengesi gibi konularla çok az ilgilenmiş, ağırlığı yurt içi tarım ve sanayi konularına vermişlerdir. İngiltere’deki sistemin aksine, birey ile devlet arasında iktisadî açıdan bir menfaat birliği olması bir yana, sürekli bir çıkar çatışması yaşanacağını ileri sürmüş, devletin mutlak otoritesi lehine fikirler geliştirmişlerdir.

18. Yüzyıl ve Merkantilizmin Zayıflaması

17. yüzyılın ortalarından itibaren, iş adamları ve tüccarların yanı sıra bazı düşünürler de iktisadî konularla ilgilenmeye başladılar. Bunun sonucunda, kişi hürriyetine daha fazla önem veren ve devletin müdahaleci sistemine karşı çıkan; dolayısıyla merkantilizme karşı gelen bir zümre ortaya çıkmış oldu. Bunlara göre, ekonomi kendi kendine şekil verebilecek, dışarıdan herhangi bir müdahaleye ihtiyaç hmeyen bir sistemdi. Dış etki ne kadar az olursa, ekonomi de o kadar iyi çalışırdı. Ayrıca kısıtlama ve müdahalelerin ortadan kalkması, hem kişiler hem de ekonomi için çok daha iyi olacaktı. Nasıl ki merkantilist düşüncenin uygulanışı ülkeden ülkeye değişiyorsa, ortaya çıkan bu yeni liberal düşüncelerin etkileri de farklı farklı olmuştur. Çok sayıda sanayici ve tüccarı içinde barındıran orta sınıfın İngiltere’de yaygın olması, liberal fikirlerin benimsenmesini hızlandırırken, daha yavaş ve dar kapsamlı olsa da Fransa ve Hollanda bu akımda İngiltere’ye eşlik etmişlerdir. Fakat, bir ulus-devlet olma yolunda diğerlerini geriden takip eden Almanya ve İtalya ise merkantilizme sıkı sıkıya bağlı kalmış ve liberal düşüncelere sınırlarını en azından bir süre daha sıkı sıkıya kapatmışlardır.

Merkantilist düşünce sisteminin sağlam temeller üzerine oturmasında en önemli rollerden birisinin Thomas Mun’a ait olduğundan bahsedilmişti. Mun’un ardından iktisadî düşüncede iki yeni temayül belirmişti. Birincisi, kantitatif yöntemlerin iktisadî düşünce içinde kabul görmeye başlaması; diğeri ise, ekonomik sistem üzerindeki devlet müdahalesinin azaltılmasını savunan liberal düşüncedir.

Liberalizme Doğru

İktisadın bir bilim dalı olması yolunda önemli adımlar atılmasını sağlayan merkantilizm, liberal düşünce sisteminin de kapılarını aralamıştır. Bu geçiş döneminin en önde gelen isimleri; John LockeJosiah ChildNicholas BurbonDudley NorthJohn LawRichard CantillonGeorge Berkeley ve David Hume gibi kişilerdir. Genel olarak merkantilizmden liberalizme geçiş dönemini şekillendiren, yeni ve farklı fikirler üreterek liberal düşüncenin temellerini atan bu bilim adamlarından Dudly North, merkantilizmi tümden redderek liberalizme geçişi savunmuştur. David Hume ise, iktisadın bağımsız bir sosyal bilim olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Otomatik denge mekanizması, tam serbest ticaret, liberal dış ticaret dengesi, külçecilikten uzaklaşma, kâğıt paranın tavsiye edilir olması, para, faiz, emek vb. kavramlar üzerine derinlemesine analizler yapılmaya bu dönemde başlanmıştır. James Steuart, devlet müdahalesini savunan “son merkantilist” olarak tarihteki yerini almıştır.

Fransa’da uygulanan ve Colbertizm adı verilen merkantilist sistem, ağırlıklı olarak sanayi üretimine önem verdiğinden, tarımla uğraşan kesimin yoğun tepkisine sebep olmaktaydı. Uzun yılların getirdiği birikimin sonucu olarak, halk kurulu düzeni ortadan kaldırmak istemekteydi. Bunun sonucunda, liberalizme giden yoldaki en önemli adım atılmış ve “fizyokrasi” olarak adlandırılan iktisadî düşünce akımı ortaya çıkmıştır. Fizyokratlar; bir lidere sahip ve yazar kadrosu ile bir dergi etrafından bütünleşmiş olan ilk modern iktisadî düşünce okulu olarak kabul edilmektedirler. Kurucusu François Quesnay’dır. Doğal düzeni ve doğa kanunlarını ön plana almışlar; olayların gidişatına bırakıldığında bir şekilde kendi dengesini bulacağını iddia etmişlerdir. Bu düşünce akımının babası olarak John Locke gösterilmektedir. Dünyaca ünlü “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (Laissez faire, laissez passe) söyleminin sahibi yine fizyokratlardır.

Böylece liberal düşünceye doğru olan eğilim gittikçe artmış ve Adam Smith’in 1776 yılında yayınlanan “Ulusların Zenginliği” adlı eseriyle, klasik iktisat düşüncesi ve liberalizm tam anlamıyla başlamıştır.

İstifade Edilen Kaynaklar:

1. Salih Mirzabeyoğlu, İktisat ve Ahlâk –İktisada Giriş–, 2 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2005.

2. Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, 16. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2007

3. Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, 9. Basım, Ötüken Yayınları, İstanbul 2013

4. Abdulazîz Dûrî, Mukaddimetun Fi’t Târih El İktisâdî El Arabî – İslâm İktisat Tarihine Giriş, Trc. Sabri Orman, 1. Basım, İnsan Yayınları, İstanbul 2014

5. Sabri Orman, İslâmî İktisat, Değerler ve Modernleşme Üzerine, 1. Basım, İstanbul 2014

6. Sabri Orman, İktisat, Tarih ve Toplum, 3. Basım, Küre Yayınları, İstanbul 2010

6. Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, 1. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013

7. Vikipedi, özgür ansiklopedi

Aylık Dergisi 126. Sayı, Mart 2015