Dünya bir inkılâb bekliyor, insanlık bir inkılâb bekleniyor ve bu inkılâb, sancağında düştüğü yer olan buradan, Anadolu'dan bekleniyor.

Son zamanların en popüler kavramlarından birisi de medeniyet, başta da Batı Medeniyeti ve “medenî insan” tekerlemeleri. Bugün, bütün bir dünya henüz adını söylemeye cesaret edemediği "medeniyetsizlik" dolayısıyla yaşadığı buhranın derin sancılarını iliklerine kadar hissetmekte, devletler infial ekmekte, cemiyetler cinnet biçmekte. Hâl böyle olunca, medeniyet meselesinin bugünü ve aranması gereken zaman ve mekân üstü nizâm hakkında konuşmak gerekiyor. Bugün dilden dile söylenen, tekerleme hâline getirilerek ucuzlatılan, herkesin bildiğini sandığı “Batı Medeniyetinin Çöküşü”nü şöyle etraflıca incelemeye çalışalım. Meseleyi hem ucuzluktan kurtarmaya gayret edelim, hem de hâsıl olacak farkındalığın bizlere yüklediği mesuliyeti idrak edelim.

 Muhatabı olduğumuz eğitim sistemi bizleri maalesef tekerlemeci ferdler hâline getiriyor ve yine bu eğitimden hâsıl olan popüler anlayış, insanı diğer varlıklardan ayıran biricik haslet olan düşünmek ile insan arasına aşılmaz perdeler geriyor. Medeniyet mefhumundan yola çıkarak bu perdeyi paramparça etmek ve içinde bulunduğumuz bu sisli buhranda yönümüzü tayin etmeye çalışacağız. Neye muhatabız, ne arıyoruz, ne istiyoruz, aslında aranması ve arzulanması gereken ne gibi suâllere cevab arayacağız. Bir taraftan da konumuzu işlerken, bugün muhatab olduğumuz Batı Medeniyeti ile İslâm Medeniyeti arasındaki farkları da bu araştırma içerisinde işaretlemeye çalışacağız.

Bahsedeceğimiz her bir mefhum kendi başına büyük bir külliyat konusu iken burada kısa alt başlıklar hâlinde yalnızca kendisini hatırlatabilecek tarzda ele alınmıştır.

“Eğitim sistemi” dedik, “düşünmek” dedik, “mefhum” dedik... Dil bir nev’i düşüncenin sureti olduğuna ve suret de hakikatin tecelligâhı olduğuna göre bizim evvelâ bahsimize konu olan mefhumu, yâni medeniyet mefhumunu açıp yerine koymamız gerekiyor ki, bundan sonra söyleyeceklerimizin mihrakı olarak bir kenarda bulunsun, ezberci eğitim sisteminin açtığı yaraya bir mefhum üzerinden de olsa merhem olsun…

Medeniyet

Medeniyet; adaletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san'atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli.

Sözlük kavramından yola çıkacak olur ve medeniyetin temel kaidelerini,üzerinden konuşmak üzere sıralayacak olursak:

Hukuk

Adalet

İktisadî anlayış

Ferd ve Toplum

İlim

Fenn

Sanat

…ve hepsinin ortak paydasında yer alan ahlâk.

Medeniyet mefhumundan yola çıktık ve medeniyetin bütününü hâsıl eden birçok mefhum elde etmiş bulunduk. Bütün olan medeniyete nisbetle, bütünün kendisini meydana getiren parçalardan fazlası olduğunu unutmadan tek tek bu mefhumları inceleyelim…

B-Hukuk

Medeniyet mefhumunun sözlük anlamında yer alan ilk kaide adaletseverlik olduğuna ve

Medeniyetin bir yönünü içtimâi hayatın nasıl düzenlendiğine baktığını hesaba katacak olursak, nizâmın sağlaması adına zorlayıcı müeyyidelere ihtiyaç vardır. Medeniyet en toplu ifâdesiyle belki de nizâm olarak tarif edilebilir ve bir nizâmdan bahsetmek için en başta o nizâmı sağlayan ve sürdüren hukuk sisteminden bahsetmek gerekir.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu "Hukuk Edebiyatı" adlı eserinde hukuku; “olması gereken olarak, ahlâkın pıhtılaşması ve zorlayıcı müeyyideler hâlinde kendi müesseseleriyle tecelli eden bir nizâm" diye tarif ediyor.

Hukuk mefhumuna baktığımızda karşımıza çıkan temel soru müeyyidelerin "neye nisbetle belirlenmesi gerektiğidir.

Batı Medeniyetinin bugün icrada olan hukuk kurallarının kaynağını bir işaretleyelim ki ulaşmaya çalıştığımız yolda üzerine basacağımız bir basamağımız olsun.

Batı Hukuku: Batının hukuk anlayışının Rönesans Döneminde şekillendiğini biliyoruz. Charles-Louis de Secondat, Baron de La Brède et de Montesquieu (18 Ocak 1689 – 10 Şubat 1755), gibi politik düşünürlerce Batı'nın hukuk normları şekillendirilmiştir. Bu hukuk sisteminin temelinde yönetim biçimi ve bu yönetim biçimini teminat altına almak üzere inşa edilmiş bir hukuk anlayışı hâkimdir diyebiliriz. Kilise, Krallık, derebeyliği dönemi üzerine inşa edilen yeni hukuk sistemi, devleti teminat altına almak kaygısı üzere kuruludur.

Hukuku bir nizâm olarak tarif ettiğimize göre Batı'nın hukuk normlarının nisbetini de işaretlememiz gerekmektedir. Bir kere bugün de ifâde edildiği üzere Avrupa'da işletilen hukuk Roma hukukudur. Tahrif edilmiş inancın müessesesi olan kilisenin baskılarından sonra kendi ilahî iyi, doğru ve güzel nisbetlerini tabiî olarak redderken, o dönemde mutlak iyi, doğru ve güzeli ölçülendiren İslâm da Avrupalı için korkulu bir rüya gibiydi. Hâl böyle olunca toprak seviyeli bir hukuk, Roma hukuku tercih edilmiş ve bu köhnemiş hukuk rejimi sanki medenîler medenîsi bir  anlayış getiriyormuş gibi dünyanın  geri kalanına empoze edilmiştir.

Aradığımız Hukuk: Hukuk konusunda bize dönecek olursak; mihraksız akıldan çıkan hukuk kuralları adaleti tesis etmek için tatbik edilirken, adaletsizlik  üretir hâle gelmiştir. Mihraksız akıldan çıkan hukuk kural ve kaidelerinin, verilecek kararın tarafları başta olmak üzere geri kalan kamu vicdanında "hak" hükmüne erişmesi mümkün değildir. İslâm dini tüm zamana ve mekâna şamil olan ilâhi son din olduğuna göre, İslâm mihrakına bağlı akıl ile işletilecek olan İslâm Hukuku, geri kalan bütün hukuk sistemlerinden üstün bir sistem olacaktır. Bugün uygulamada emsâli bulunmayan İslâm Hukuku'nun yeniden tesis edilmesi, Batı Medeniyetinin farklı formlar hâlinde yeniden tesis ettiği kula kulluğu kaldırması ve insanları gerçekten birbirlerine eşit kılıcı olması bakımından son derece önemlidir. Kötü örneğin örnek olmayacağı düsturundan yola çıkarak, yanlış anlayışlar elinde işletildiği iddia edilen İslâm Hukukunun, bu tartışmada İslâm Hukukun tatbiki adına emsâl olmadığını da ilâve edelim...

Bugüne dönecek olursak, Müslüman olan Anadolu'da uygulanan hukuk; "medenî kanunu İsviçre'den, ticaret kanunu Fransızların sömürgelerine uyguladığı ticaret kanunlarından, ceza hukuku İtalya'dan aparılan" ve hukuk üstü imtiyazlı zümrenin çıkarlarıyla çelişilen yerlerde TBMM tarafından yamanan bir hukuk sistemdir... Bırakın Müslüman bir memleketi, dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hukuk sistemi inşa edilemez ve böyle bir hukuk sistemi nizâmı değil, kaosu davet eder. Kaostan kendi kendine nizâm doğmayacağına göre bugün yaşanan itiş kakışların da kendi başına bir yere varmayacağı, ekmekten sudan çok, yeni bir dünya görüşüne, bize ait olan bir dünya görüşüne muhtaç olduğumuz artık anlaşılmalıdır.

C-Adalet

Medeniyetin temel göstergesinin nizâm olduğunu ve nizâmın sağlanması için zorlayıcı müeyyidelere, hukuk kurallarına ihtiyaç olduğunu ifâde etmiştik. Hukuk kurallarının bir kenarda varlığı tek başına bir anlam taşımayacağına göre bu kuralların tatbik edilmesi gerekir.

Adalet; hukuk kuralları bir kenara konduktan sonra, kendi başına adaleti sağlayamayacağı için adaleti sağlayacak vicdanlara ihtiyaç doğar. Bu bakımdan adalet, bir kefede hukuk kurallarının bulunduğu terazinin, diğer kefesine konan her türlü durumda vicdanın vereceği adil kararlardır. Adalet bir dünya görüşüne bağlı olmak kaydıyla vicdanın tezahürüdür.

Burada bir kavram kargaşasına mahâl vermemek adına vicdanı da tanımlayalım; "İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his. Kendinden geçme, dalma. Bir şeyi bir halde görme, bulma. Duyma, duygu. İnanç. Şuur. Hâsılı ruhun dört havassı olan irade, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye."

Hukuk kurallarının nisbet olması nedeniyle donukluğuna karşılık adalet daima dinamiktir.

Batı Adaleti: Adaletin vicdanın tezahürü olduğunu söylediğimize ve vicdan için gerekli şartların da manevîyât, idrak, inanç, şuur ve irade olduğunu ifâde ettiğimize göre bugün, Batı'nın adalet diye nitelediği şeyin bizim bahsettiğimiz adaletten çok ama çok farklı olduğunu rahatlıkla tesbit edebiliriz..

Adalet vicdanın tezahürüdür dedik fakat aynı cümleyi dünya görüşü şartına bağladık. Peki, hangi dünya görüşünün vicdanı? Batı âleminin bugünkü manzarasındaki hâkim renklere bakacak olursak karşımıza; materyalist, kapitalist, hedonist, zaman zaman faşist bir anlayış çıkar. Temelinde menfaat olan ve bu menfaate erişmek adına hiçbir kural kaide tanımayan, yalnızca bu menfaatin karşısında yer alan kişi ve kurumlara kural ve kaide dayatan bir anlayış hâkim bugün Batı'da...

Aradığımız Adalet: Adaletin sağlanmasında dünya görüşünün önemine yaptığımız vurgu malûm. Ahlâk ve onun dünya görüşü... Ahlâkın bahsimize konu olan mefhumlarla münasebetini göz ardı etmeksizin adalet mefhumundaki önemine değinelim.

Bugün uygulanan adalet hangi ahlâkî değerler nisbetinde işletiliyor, verilen kararlarda vicdan mı ağır basıyor menfaat mi, dünya menfaatinin gözetildiği yerde adalet olur mu?

Bugün Batılı ve bizim ülkemiz gibi Batıcı ülkelerde işletilen adaletin hangi ahlâki değerler manzumesine bağlı olarak işletildiğini söylemek güç. Hristiyan ahlâkı desek, böyle bir dünya görüşü ve kendisine bağlı olarak teklif edilen bir ahlâktan söz etmek mümkün değil. Öyle ya yargıçlar diledikleri şekilde karar versinler sonra gidip kilise de günah çıkartsınlar, "ben yanlış karar aldım, affet beni peder" diye... Olacak iş değil...

Temelinde inanç, itikat, dünya görüşünden hasıl olan şuur süzgeci olması gereken bir vicdan söz konusuyken, bugünkü icraata baktığımızda, toplasak çıkartsak, elimizde menfaat kalıyor, dünya menfaati. Muktedir olanların lehine işletilen bir adalet mekanizması. Hukuk kuralları neye nisbetle olursa olsun adalet mekanizması doğru anlayışın elinde işletilmediği sürece yalnızca adaletsizlik üretiyor.

Pek çok yerde anlatılan Hazret-i Ömer’in gömlek hadisesi tam buraya uygun düşebilir. Halife Ömer (r.a.) konuşma yapmak üzere iken halkın arasından bir ikazla karşılaşır. Bazı kaynaklarda Selman-ı Farîsî olduğu kaydedilen kişi, devlet başkanının sırtındaki gömleğin hesabını sorar. “Dağıtılan kumaştan bize elbise çıkmadı, sen bunu nereden buldun? Hesabını vermeden konuşamazsın.” der. Hazreti Ömer, halkın arasındaki oğluna sözü bırakır. O da kendi payını babasına vererek elbise yapmasını sağladığını anlatır. Tatmin olan kişi ‘şimdi konuşabilirsin’ diyerek sözü Halife’ye bırakır.

Adaletin önünde eşitlik ve hak noktasında toplum ve idareci planındaki hassasiyete bundan mükemmel bir örnek verilebilir mi?

Aradığımız adalete tarihimizdeki altın vesikalardan daha çok örnekler vermek isterdik ancak bu denli uzatmaya maalesef mecramız uygun değil.

Aradığımız adaletin hukuk ve vicdana bakan yönlerini işaretlediğimize göre diğer bir yönü olan "bütün fikrin gerekliliğine" dikkat çekerek devam edelim. Bütün fikir olmadan parça fikirlerle adalet tesis edilemez. Dinamik dünyada, sürekli değişim dönüşüm ve bir çok iştigâl alanı mevcud iken, adalet mekanizmasının hukuk kurallarını bilmekten ibaret şekilde işletilmesi düşünülemez. Öyleyse adaletin tesisiyle yükümlü olan kişi ve kurumların Batı'nın getirdiği determinist anlayıştan kurtulması şarttır. Adaleti tesis etmekle yükümlü kişilerin liyâkatlerinin de yalnızca hukuk kural ve kaidelerine vakıf oluşlarıyla değerlendirilmesinin de mümkün olmadığı gerçeğini idrak etmek de çok uzak değildir herhâlde.

Adaletin yalnızca idare tarafından değil, cemiyet içerisinde kendi kendisine işler bir mekanizma olduğunu ve esas olanın da hukuk kurallarının cemiyet tarafından benimsenerek ortak bir vicdan hâline gelmesi olduğunun altını çizelim... Misâl olarak Asr-ı Saadet Devri, bu hâlin erişebileceği nihai nokta olarak bizlere hedef teşkil etmelidir...

C-İktisadî Anlayış

Medeniyeti tarif ederken "içtimaî münasebetler" dediğimize göre, iktisattan bahsetmemek olmaz.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu "İktisat Ve Ahlâk" eserinde iktisadı; "insan ihtiyaçlarının (ki, bugün zarurî ihtiyaç kavramının yeme, içme, barınma, ve giyimden ibaret olmadığını ve bir kültür meselesi olduğunu söylemek, oldukça sıradan ve ruhçuluğa bir hüccet.) temini ve giderilmesi yolunda, şuur, emek, teknik unsur, sosyal ve fizikî çevre şartlarının etkisiyle beliren bir şube; kendi esas, usul ve kuralları içinde, ahlâkî bütünlüğe bağlı alt sistem... "

Her medeniyetin kendi değerler bütününden meydana gelen bir iktisadî anlayışı, hayat tarzı olması icab eder. Bugün globalleşen dünya ile beraber hususî anlayışlar bir yandan bertaraf edilmekte, bir yandan da hâkim anlayış olarak dünya üzerinde insanla ilişkilenen her şey metalaştırılmaktadır.

Popüler kültürün hâkimiyeti, kendisini empoze etmekte kullandığı enstrümanlardaki zenginlik ve insanın en büyük zaafı olan nefse bakan yönü sebebiyle hızla yayılan bu anlayış, peşinden büyük bir buhranı davet ediyor olsa da, nefse hoş gelişi ve ürettiği sunî hazlar ve insanı içine çektiği buhran münasebetiyle alternatif anlayışların aranması önünde de mükemmel(!) bir perde vazifesi ifâ edebiliyor.

Batı'nın İktisadî Anlayışı: Batı'da hâkim olan iktisadî anlayış kapitalizmdir. Bahse konu olan kapitalizmin öncelikle tarifine bir bakalım...

Kapitalizm, özel mülkiyetin, üretim araçlarının büyük bölümüne sahip olduğu ve işlettiği; yatırım, gelir dağılımı, üretim, mal ve hizmet fiyatlarının arz ve talebin buluştuğu piyasa ekonomisi tarafından belirlendiği sosyal ve ekonomik sistemdir. Bu sistemde genellikle bireylerin ya da grupların oluşturduğu tüzel kişiliklerin ya da şirketlerin emek, yer, üretim aracı ve para (finans ve kredi) ticareti yapabilmeye hakkı vardır.

Kapitalist anlayışa gelecek olursak, 1648 senesinde cereyan eden İngiliz Devriminin akabinde İngiltere'de doğmuş, feodalizmin yıkılmasıyla beraber önce Avrupa ardından da bütün dünyaya yayılmış olan anlayıştır.

Coğrafî keşifler döneminde sömürgecilik ve köle ticareti üzerine şekillenen kapitalist anlayış, bugün sanki çok matah bir şeymiş gibi empoze edilmeye çalışılsa, Köle ve sömürgecilik düzeninin değişik bir formundan başka bir şey değildir.

Aradığımız İktisadî Anlayış: Ekonomik sistem bir dünya görüşüne bağlı alt sistem olduğuna, üretim ve gelir dağılımı metodu olarak ortaya çıktığına göre burada üzerinde konuşulması gereken şey istatistikî verilerden ziyâde medeniyet tabirinde de olduğu üzere iktisad mefhumunun da merkezinde yer alan insan, onun dünya görüşü ve ahlâkı olmalıdır.

İslâm Medeniyeti zıt kutupların üstün muvazenesidir. İktisat bu muvazenenin dillendirilmesi adına son derece hoş bir mefhum. İşin nefse ve rızaya bakan yönleri olması ve İslâm iktisadının nefs ile rıza uçları arasındaki üstün muvazenesi...

İktisat anlayışımızı Üstad Necib Fazıl'ın "Gençliğe Hitabe"sinden işaretlemek gerekirse:

- "Emekçiye 'Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın! ' diyecek... Kapitaliste ise 'Allah buyruğunu ve Resûl emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın! ' ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik.."

Unutmadan, iktisat planındaki ahlâkî problemler, iktisadî tüm şubelerde giderilmedikçe, tek tek çareler üretilerek hiçbir fayda sağlanamaz...

D-Ferd Ve Toplum

Medenî hayvan olmayacağına göre medeniyetin merkezinde yer alan da bizim anlayışımıza göre eşref-i mahlûkat olan "insan". Bugün medeniyeti, elindeki makine miktar ve çeşidine nisbetle değerlendiren Batıya nisbetle biz medeniyeti insanda arıyoruz.

Kayan Yıldız Sırrı-Hakikat-i Ferdiye'den, belhüm adâl denilen hayvandan aşağı insana kadar geniş bir yelpazede hayat süren insanlar ve bu insanların bir araya gelmesinden hâsıl olan toplumlar.

Batı Nazarında Ferd Ve Toplum: Bugün Batı'nın ferd ve toplum anlayışına bakacak olursak; kadavradan ibaret, mesaî saatleri içerisinde kölelik görevini ifâ eden, mesaî saatleri haricinde köleliğini fark etmemesi adına kendisine izin verilen çerçevede çeşitli dünyevî zevkler peşinde koşan, bencil, müsekkin müptelâsı, tatminsiz, hisleri iptal edilmiş, farklılıkları yontulmuş fert ve bu fertlerin toplamından müteşekkil olan toplum.

"Hürriyet" sloganıyla kula kulluğa son vermek maksadıyla yola çıkan Reform ve Rönesans hareketleri Batı'da mecrasını bulamamış ve kilisenin, krallığın, derebeylerinin tahakkümünden kurtarılan ferd ve toplum, sermayenin kulluğuna tahvil edilmiştir.

Geçmişin katı sistemine farkla, kendisine hayvanî zevkler adına özgürlük tanıyan yeni kula kulluk sisteminin hâlen farkına varamamış olan Batılı, medenî olarak addettiği bu anlayışı medeniyet adı altında taklitçilerine de büyük bir başarıyla yedirmesini bilmiştir.

Bugün özellikle Batı'nın kendi nizâmını empoze ettiği ve Batıyı taklid eden diyarlarda bu düzen derinden sarsılmakta ve pek çok nümayişe neden olmaktadır. İnsanlar artık bu sistemi istemediklerini biliyorlar lâkin insanı insan yapan düşünme melekesi kaybettirilmiş insanlar, alternatifleri bir türlü değerlendirmesini bilemiyorlar.

Aradığımız Ferd Ve Toplum:

Fertle toplum arası kalkacak artık güreş;

Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek.

Necib Fazıl

Büyük Doğu Mimarı Üstad Necib Fazıl'ın "Müjde" şiirinden naklettiğimiz kısım esasında aradığımız medeniyetin ferd ve toplum anlayışının bütün keyfiyetini gözler önüne sermektedir.

İnsanı insan gibi gören, onun ruhî bir varlık olduğunu kavrayan, eşya ve hadiselere teshir etmek için Allah'ın halifesi olarak yaratıldığını bilen, ilmihâl kitablarını yalnızca açıp bakmayan öte hâle getiren, taklitçi değil tahkikçi, Allah'ın ahlâkını bilen, gaye insan-ufuk peygamberi kılavuz edinmiş ferdlerden müteşekkil olan toplum ve bu toplumun meydana getireceği medeniyet...

Bizim medeniyet anlayışımızın merkezinde yer alan insana tek nisbet "Gaye İnsan", topluma tek nisbet "Asr-ı Saadet"...

E-İlim

Medeniyetin tarifini yaparken bir bakımdan da ilimde tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli demiştik. İlim kendini bilmektir, öyleyse hem kendisini bilecek hem de bunda tekâmül edecek. Şimdi böyle bir tarifi yaptıktan sonra bugün medenî olan hiçbir cemiyetin yeryüzünde bulunmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hem Batı hem de Batıcı toplumlarda hâsıl olan materyalist anlayış neticesinde, ruhî bir varlık olan insan kendisini bilmekten çok uzak bir konumdadır. Bugün biz biliyoruz ki İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu'ndan başka "Ben Kimim" sorusunu sormak ve cevabını aramak çilesinde olan kimse yok. Hâl böyle olunca gerçek ve yeni bir medeniyetten bahsetmek için İBDA'dan bahsetmenin ne denli şart olduğunu da böylelikle bir kez daha müşahede etmiş bulunuyoruz.

F-Fenn

Medeniyeti tanımlarken aklî ilimlerde de tekamül etmiş cemiyetlerin hâli demiştik hatırlarsanız. Peki fenn nedir?

Fenn ilmini teknik, bilgi ve metod birikimini bir gayeye yönelik olarak kullanmak adına arayan, tarayan, keşif, icad ve terkib eden  diye tanımlayabiliriz. Bu tariften yola çıkacak olursak tanımda ilk göze çarpan "gaye". Peki bugünün fen ilminin gayesi nedir?

Israrla altını çiziyoruz, bir kere daha ifâde etmek gerekirse Medeniyeti meydana getiren bütün unsurlar içiçe vaziyette. Bugün aklî ilimleri biçimlendiren âmil kapitalizm. Araştırmaların yapılması için lâzım gelen maliyetleri üstlenen kapitalizm, yalnızca kendi gelirlerini arttıracak araştırmaların yapılmasına kaynak sağlayarak hem aklî ilimlerin alanını, hem de gayesini dolaylı yoldan tesbit etmiş oluyor.

Bizim için aklî ilimler; insanda zorunluluk hükmü ile gerçekleşen ve delilin yönünü öğrenmek tarzıyla, delili incelemekle gerçekleşen ilimlerdir. Bu ilmin kuşkuları da kendi cinsindendir. Bu sebeble nazar (teorik düşünce, araştırma) hakkında şöyle derler: “Bir kısmı doğru, bir kısmı yanlış!” Bu alan, ilmî araştırma ve felsefenin çalışma alanıdır. İnsan hayatına hizmet eder. Kâinatı sebeb sonuç ilişkileri içinde kavramaya çalışır, “tecridlerle-soyutlamalarla” hakikate yol bulma gayretindedir. Yararlıdır. Ancak tek ve yektâ ilim kabul edilirse, insanın gözünü maddî olanla bağlar ve maneviyata kör eder. Aklı putlaştırır ve hakikate giden yolu keşfedeceğim derken, gider, aks-ül emel ile o yolu tıkar.

Şimdi aklî ilimlerin bizim için durumu böyleyken, Batı Medeniyeti tarafından aklın nasıl putlaştırıldığına şahitlik ediyoruz. Bizim için bütün ilimler; Allah'ın sanatının inceliklerini, başta insanda ve bütün bir kâinatta müşahede ederek, O'nun bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunun lâyıkıyla kavranması ve O'na yapılan ibadetin bu şuurda lâyıkıyla yerine getirilmesi içindir.

G-Sanat

Batı Medeniyeti sanatta tekamül etmek yerine yine benimsediği kapitalist anlayış münasebetiyle tersine tekamül ederek sanatı metalaştırmak gibi bir garabetin içine düşmüş vaziyettedir. Mücerret olanı çeşitli suretlerin terkibiyle tedaî ettirmek gibi meşakkatli bir vazifesi olan sanat, popüler kültür mantığıyla, estetikten yoksun bir garabet hâlini almıştır. Garabeti sanat ve bu garabetin faillerini sanatçı diye medya marifetiyle dikte eden Batı Medeniyeti, her türlü estetikten ve ince anlayıştan yoksundur. 

Bizim medeniyetimizin sanat anlayışını Endülüs Emevî ve Selçuklu dönemlerinden başlayarak görmek mümkündür. Bugün Batı'nın ucuz sanatının taklitçiliği yerine, bizim aradığımız sanat anlayışı, kendi sanat eserlerimizden yola çıkarak onları tekamül ettirmektir.

Sonuç

Bir medeniyet tarifi koyduk ortaya; medeniyeti bir araya getiren unsurları kendi içerisinde tanımlamaya, bu tanımlara nisbetle Batı Medeniyeti'nin hâlini gözler önüne sermeye ve bizim medeniyetten ne anladığımızı ortaya koymaya çalıştık.

Bugün Batı adamı "biz medenîyiz" diye hâkim olduğu medya kanallarından dünyanın dört bir tarafına çığıra dursun, kendi menfaatleri karşısında yer alanları barbar ilân etmeye devam etsin. Batı istediği kadar bağırsın, çağırsın. Medeniyet bir ölçüyse eğer; Batı normları, anlayışı, hayat tarzı hiçbir şekilde bu ölçüye uymuyor.

Bugün Batı'nın özellikle kendisini empoze etmeye çalıştığı ve Batıyı taklid eden ülkelerde büyük buhranlar ve infialler gerçekleşiyor.

Batı her ne kadar kendisini bu hâllerden beri görse de yeni bir anlayış ve dünya görüşü etrafında meydana gelecek bir medeniyet fışkırışından kendisi de nasibini alacaktır. Nasıl ki Devlet-i Aliyye'de İslâm aşkı ve vecdinin kaybedildiği bir demde, Avrupa'da meydana gelen Rönesans hareketi zamanla Devlet-i Aliyye'yi ve bütün bir dünyayı sarmıştır, aynı şekilde bir Rönesans hareketi bu sefer Anadolu'dan fışkıracak ve Avrupa Rönesans'ına nisbetle kıtalar çapında hızla sirayet edici olacaktır.

Dünya bir inkılâb bekliyor, insanlık bir inkılâb bekleniyor ve bu inkılâb, sancağında düştüğü yer olan buradan, Anadolu'dan bekleniyor.

O gün bir kanlı şafak, gökten üflenen ateş;

Birden, dağın sırtında atlılar belirecek.

Atlılar put şehrine gediklerden girecek;

Bir şehir ki, orada insan ayak üstü leş.

Yalnız iman ve fikir; ne sevgili ne kardeş;

Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek.

Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek.

Her şey birbirine denk, her şey birbirine eş.

Fertle toplum arası kalkacak artık güreş;

Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek.

Gökler iki şakkolmuş haberi bildirecek.

Müjdeler olsun size; doğdu batmayan güneş!

Necib Fazıl

Aylık Dergisi 114. Sayı Mart 2014