İbda: “Mutlak Fikir”in Gerekliliği


Ömer Emre Akcebe

Ömer Emre Akcebe

01 Ağustos 2019, 13:10

İbda Yayınları’nın 35. kuruluş yıl dönümünü idrak ediyoruz. Her ne kadar İbda fikriyâtının kökleri, Üstad Necib Fazıl ve Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ile beraber geriye doğru Altun Silsile aracılığıyla Hazret-i Ebubekir’e ve Efendimiz Aleyhisselatüvesselam’a dek uzanıyorsa da, belli günleri milâd kabul etmek, hem heyecanın tazelenmesi ve hem de ideallerin tekrar tekrar hatırlanması bakımından mühim. Bu vesileyle biz de tekrar hatırlatalım istiyoruz.

“Mutlak Fikir”in Gerekliliği
Çocuklar oyun oynarken, onun oyun olduğunu unuturlar. Kendilerine bir gerçeklik kurgularlar. Hiçbir şey saçma gelmez onlara; fakat oyun oynarken bunun oyun olduğu şuuruna ererlerse, o zaman herşey saçma gelmeye başlar. Aslında hepimiz kendimize bir gerçeklik kurgular ve şuurunda olmadan o kurgu içerisinde yaşarız.

Herkesin bağlı olduğu (yahut taklitçisi olduğu) dünya görüşüne göre bir gerçekliği var. Bu gerçeklik yalnız yaşanan ânda tecelli etmiyor; geleceği ve tarihi kendi gerçekliğine göre baştan sona tasnif ediyor ve bu şekilde idrak ediyor.

Diğer taraftan bu gerçekliklerden sadece bir tanesi hakiki olabilir, zira insanlık o hakikat, gerçekliklerin hakikisi olmadan var olamaz. Maddeciye göre madde, ruhçuya göre ise madde üstü mana. Ruhçuluğun galip hali Allahçılığa göre ise O tek Yaratıcı. Maddeye de yaratıcılık verme vehminden anlaşılıyor ki, maddecilik de bir yanılsama; maddeci de esasında ruhçu ve farkında olmadan Allahçı. O yüzden ferdi planda her sahada, ahlakta, bilimde, felsefede, sanatta tek hakikatin peşinde ve maksad da her daim aynı: Sonsuz ve mutlu bir varoluş…

Bu “diğer taraftan” parantezinden sonra mevzumuza dönelim. Son yıllarda ısrarla insanlığa dayatılmaya çalışılan ferdiyetçiliği bu “gerçeklik” perspektiften ele almak lazım. Hani diyorlar ya, ideolojilerin sonu falan diye… Bu bir bakıma da herkesin kendi gerçekliğini kendisinin imâl ettiği bir kurgulama biçimini davet eden bir yaklaşım şekli. Peki, herkes ayrı ayrı kendi gerçekliğini kurgulayacak olursa, varsayalım ki bu gerçekliği kurgulamak işinde herkes son derece mahir olsun, birinin gerçekliğinin diğerine aykırı olduğu yerde toplum hayatı nasıl teşekkül edecek? Böyle olmayacağı muhakkak. O zaman?

Bugünün dünyasına global mânâda baktığımızda, gerçeklik kurgusunun, dünya görüşlerinden ziyade tüketim toplumu meydana getirmeye çalışan global şirketler tarafından yapıldığını görmekteyiz. Merkezinde yaşamanın, insanî hasletleri muhafaza etmek suretiyle insan gibi yaşamanın değil de, yalnızca tüketmenin, hayvanlaşmak bahasına önüne ne gelirse onu tüketmek ve sermaye için bu tüketilecek şeyleri köleleşme bahasına üretmenin merkeze alındığı, dayatılmış gerçeklik kurgusu. Maksadı tüm insanlığı köleleştirmek olan bir dayatma…

Kurgunun global plandaki genel çerçevesi bu şekilde… Özele inildiğindeyse, her milletin kendisine has niteliklerine göre, bu kurgunun özünü muhafaza etmek suretiyle, birbirinden ayrıştığını görmek mümkün.

Biz bu coğrafyada yaşadığımız için Türkiye özeline gelelim. Cumhuriyetin kurulması, sonrasında gerçekleştirilen devrimler, bu dönemde şekillendirilen ve günümüze kadar yerini muhafaza eden sermaye, sanat, akademi ve bürokrasi oligarşisi… Dikkat ediyorsanız, yalnız devrim yapmak suretiyle bir gerçeklik kurgusu imâl edilmiyor; bununla beraber yeni gerçeklik kurgusu büyüsünün bozulmasını engellemek üzere sabit kalacak başroller de dağıtılıyor.

Mutlak Gerçeklik Kurgusu
Biz, yâni Büyük Doğu İbda bağlıları, esasta, yalnız belli bir zümrenin menfaatini korumak, kollamak ve devamlılığını sağlamak üzere kurgulanmış, yâni kuralları onlar tarafından belirlenmiş, iyisi onlar için iyi, doğrusu onlar için doğru ve güzeli onlar için güzel olan ve geri kalan herkesi ikinci sınıf gören, adaletin yalnız bu kesimin çıkarına göre işlediği bu küfür-sahtelik düzeni dayatmasına karşı çıkıyoruz. Bu konuda öyle sanıyorum ki kurgunun başında olanlar dışında herkesle hemfikirizdir; veyahut hemfikir olmamız gerekir. Öyle ya, kim bir başkasının gerçekliğini yaşamak ister ki?

Peki, o zaman kimin gerçeklik kurgusu içinde yaşayacağız?

Allah’a inanıyorsak, yâni Müslümansak, iman ediyoruz ki, bu dünyayı Allah yarattı ve bizim insan gibi yaşanmaya değer bir hayat sürmemiz için de Peygamberleri vasıtasıyla bize insanı aşkın-müteâl ve herkesi şamil kurallar gönderdi. Dikkat ediyorsanız, herkesi şamil, yâni belli başlı bir zümrenin, ister sermayedar olsun ister devlet idarecisi, kimsenin kayrılmadığı ve bu kurallar karşısında herkesin eşit olduğu bir düzen.

Küfür düzeni demiştik biraz evvel hatırlarsanız. Allah’ın bildirdiği mutlak kuralları inkâr eden ve onun yerine kendi çıkarını önceleyen kurallardan müteşekkil bir gerçeklik kurgusu imâl eden, yâni hakikati örten ve onun yerine “küfür” düzenini, yani “hakikatin üstünü örten” düzeni inşâ eden.
Büyük Doğu-İbda’ya dönecek olursak. Büyük Doğu-İbda’nın misyonu, iddiası, Mutlak Fikir ölçülerini eşya ve hadislere, değişen zaman ve mekân şartlarına uygun bir şekilde tatbik etmek üzere yenilenmiş anlayışla, İslâm’a Muhatab Anlayışla, yeni bir nizâm, yeni bir cemiyet ve yeni insanla beraber ezel kadar eski ebed kadar yeni bir yaşanmaya değer bir gerçeklik kurgusu meydana getirmektir; mutlak hakikate dayalı bir gerçeklik kurgusu… İnsan yapısı olduğu için kurgu, lakin sırtını dayadığı yer, Mutlak Fikir/Mutlak Hakikat Ölçüsü İslâm… O yüzden de Mutlak Hakikat’in beşerdeki tecellisi olarak hakikat…

Kökleri Nakşî silsilesi üzerinden Allah Resûlü’ne kadar uzanan Üstad Necib Fazıl’ın Büyük Doğu külliyatı ile Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun İbda külliyatı, bir bakıma, çağımız insanlığının bugün numunesine bile tesadüf etmediği yaşanmaya değer hayat için muhtaç olduğu, “hakikate mutabık kurallar bütününün” anahtarıdır.

Bu minvalde Türkiye’de yaşanan tartışmalara da değinmemiz gerek. Son yıllarda Ak Parti’nin izlediği politikalara, sanki Mutlak Fikir ölçülerine dayanan İslâmî bir anlayışmış gibi “siyasal İslâm” adı altında saldırıldığını görüyoruz. Peki, o zaman soralım; Türkiye’de Ak Parti’den CHP’ye, HDP’den MHP’ye dek geniş bir yelpaze üzerinde verilen siyasî mücadele, yeni bir hakikat anlayışının mı, yoksa mevcut gerçeklik kurgusu içinde rol kapmanın mı kavgasıdır?

Kavganın taraflarına ve muhtevasına baktığımızda, ayrıca bu kavga süresince statükonun dayanağı konumundaki oligarşik unsurların gerilemek, güç kaybetmek şöyle dursun, güçlendiği ve kendi zaviyelerinden ilerlediğini hesaba katacak olursak, Türkiye’de cereyan eden kavganın bir düzen değişimi değil de, mevcut düzen içindeki rol kavgası olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu kavgada rol alan kimileri belki gerçekten de samimi duygular ile mevcut çerçevenin değişmesi için mücadele ediyor olabilir; fakat elinde, Büyük Doğu-İbda gibi, mevcut olanın yerine bir yeni düzeni ikâme edecek, sistemli bir dünya görüşü olmadığı sürece, bu da havanda su dövmeye döner ki, ne karşı tarafa bir zararı dokunur, ne de kendisine bir faydası…

Buhran
Bu kadar yakın plana girdikten sonra şimdi tekrar genel plana çıkmak belki zor olacak; fakat global plandaki genel kurgu ile Türkiye gibi ülkelerde aynı maksada hizmet edecek şekilde mahallîleştirilerek işletilen kurgulardan müteşekkil düzenin genel planına bir kez daha dönmek zorundayız.

Sahte kurguların merkez noktalarını teşkil eden gelişmiş ülkelerde “refah” içinde yaşayan insanların “hapçı ve uyuşturucu bağımlısı” olmak suretiyle hayatlarını idame ettirebildiği ve geri kalan dünyada ise açlık ve sefaletin hüküm sürdüğünü göz önünde bulundurursak, mevcut kurgunun insanlık için hiç de iyi neticeler doğurmadığını rahatlıkla genelleyebiliriz.

Her ne kadar mevcut düzen evvelindeki uzun savaş yılları ve akabinde cereyan eden Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra Batı âlemine bir sükûnet gelmesinin vesilesi olmuşsa da, insanın kendi içindeki savaşı körüklemiş ve bütün beşerî müessese kaleleriyle beraber insanlığı tahrib etmiştir. Hani bizde büyük cihad ile küçük cihad ayrımı var ya, işte, bilhassa küçük savaşı kazansa yahut anlaşmalar yaparak durdurmuş olsalar bile büyük savaşı göremeyen ve görmediği için de savaşamayan ve kazanamayan insanlığın ahvâli bugün ortada.

İster haz ve aç gözlülük peşinde hayvanlaşarak insanlıktan çıkan, isterse içinde yaşamak zorunda bırakıldığı şartlar dolayısıyla insanlıktan çıkmak zorunda bırakılan insanlık... Mevcut düzenin, yâni sahte gerçeklik kurgusunun muvaffak olduğu belki de tek nokta burası; insanı insanlıktan çıkartacak buhranı imâl etmek ve buhran düzeninden nemalanmak...

Hem zaten gerçeklik kurgusunu illâ ki biri yapacaksa, bu neden ben olmayayım yahut o olmasın da sen olasın? Yâni niçin senin gerçeklerin hepimize şamil oluyor da, benimkiler yahut onunkiler olamıyor? Mutlak olanı ilk planda bulamasa bile insanlık, yakın bir vadede illâki bu suâli soracaktır, tıpkı Fransız ihtilâline sebeb olsan o sihirli suâlde olduğu gibi; “Bir krala neden ihtiyacımız olsun ki?”

15. İslâm Asrı’nın Kemâl Devresi
Saydığımız ve sayamadığımız tüm bu menfî şartlar ve gerginlik içinde, zaman geldi ve 15. İslâm Asrı’nın kemâl çığırının açıldığı gerginliklerle dolu 1440 senesine dayandı. Bu çığırda Büyük Doğu-İbda’nın rolü, bundan 1400 sene evvel Allah’ın insanlığa lütfettiği Peygamber Efendimizin getirdiği hikmetlerin ışığını, 15. İslâm asrına, yâni çağımıza aksettiren bir fikir ve aksiyon aynası olmaktır.

Dünya çapındaki gerçeklik kurgusu, başka bir ifadeyle söylersek, illüzyon düzeni, çağımızın meselelerine “daha fazla demokrasi” ve sanki demokrasi olmasa adalet olmazmış gibi hemen ona bağlı olarak “daha fazla adalet” tekerlemesinden başka bir karşılık veremiyor artık. Global mânâdaki gerçeklik kurgusunun bekâsını sağlamakla vazifeli milletlerarası müesseseler ve bu düzenin kendisini üzerine bina ettiği dayanak kavramlar da bir bir iflâs ederken, hepimizin şahit olduğu üzere onların yerine bir yenisi ihdas edilemiyor.

Çocuklar, oynadıklarının oyun olduğunu pek yakında anlayacak ve içinde bulundukları bu sahteliğin aslında ne kadar saçma sapan olduğunun “bir vesile” ile şuuruna erecekler. İşte, o zaman Üstad Necib Fazıl’ın kıtalar çapında beklendiğini müjdelediği “Mutlak Fikir”in inkılâbı gerçekleşecek ve insanoğlu asırlar sonra hakiki bir düzen ile tanışacak.
***
İbda Yayınlarının kuruluşunun 35. sene-i devriyesini bu vesileyle tebrik ederiz.


Baran Dergisi 655. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.